Hürriyet

24 Aralık 2011 Cumartesi

Farklı Olana Vurmanın Dayanılmaz Hafifliği


  Kategori, sınıf, ırk, dil, din, gelir düzeyi vs. Ayrımcı imgeler güdüleyen kelimelerin yalnızca bir grubunu oluşturmakta tüm bunlar. Yönetenlerin, egemenlerin, sermaye sahiplerinin ve otorite dayatanların bu ve benzeri tanımlamalara ihtiyaçları var çünkü eğer insan denen yaratıcı varlık olur da kontrolden çıkarsa Dünya'yı bile değiştirebilir. Eğer algı ve bilinç  baskıcı denetimlerin kontrolünden çıkarsa tepeden inmeci anlayışın hiç istemeyeceği sonuçlara yol açabilir, eğer sosyolojik olarak güçlü bir yapılanma ve devrim yaratılabilirse Dünya'nın Tanrılık taslayan otoriter beyinlerine olan inanç bile  sarsılabilir. Bu tespitlerden yola çıkarsak bizlerden istenen her zaman itaatkar olmamız, kurallara uymamız, rasyonel olsun veya olmasın düzene uymamızdır. Olur da çıkıntılık yapan, karşı gelen, muhalif olan çıkarsa da bir şekilde çoğunluğa uyma ve farklı olanı törpüleme mekanizmaları işlemeye başlatılmaktadır. Evet tahmin ettiğiniz üzere bu yazımızda çoğunluğun yaptıklarını onaylamayan, sürüye uymayan, yalnız kalmak pahasına da olsa dik duruşundan taviz vermeyenleri öveceğiz ve yaşadıkları sorunları özetlemeye çalışacağız. Bize sunulan ve uymamız istenen kalıpları aşıp yepyeni bir bakış açısı yakalayan kategori dışı insanların çektikleri sıkıntılara değineceğiz. Kısacası deliliği öveceğiz, sıradanlığı yereceğiz.
   
     Ne zaman  hangi konuda olursa olsun farklı bir duruş sergilemeye çalışanlara  ' Dünyayı sen mi değiştireceksin ? Bu düzen böyle işler, ya bu deveyi güdersin ya bu diyardan gidersin. ' şeklinde motivasyon kırıcı bir formda, adeta bir balyoz etkisiyle kafalarına vurulmak suretiyle, bir klişe cümle grubu sunulur.. Küçük yaşlarında ya da erişkinlik dönemlerinde elbet herkes bir kez toplum tarafından dışlandığını sezmiş kendini küçük bir an için uzaylı gibi hissetmiştir. Bu durumu ' Toplum İçinde Ezilen ve Eriyen Birey Sendromu ' olarak da özetleyebiliriz. Bu durumu kendi hayatımdan örneklerle de zenginleştirebilirim. Mesela  ilköğretim çağında gördüğümüz vatandaşlık dersinde yaşadığım örneği hatırlayıp hala gülümseyebiliyorum. Öğretmenin, '' Türkiye anayasasının dördüncü maddesi,  anayasanın ilk üç maddesinin asla değiştirilemeyeceği üzerinedir. '' demesinin üzerinden yaklaşık üç saniye geçtikten sonra benim söz alıp '' Peki dördüncü madde değiştirilirse ne olur  öğretmenim ? '' deyişim, öğretmenin ve sınıfın  bu çocuk hangi gezegenden acaba şeklindeki bakışları falan hala hatırımda. ( Yeni anayasa çalışmalarında anayasanın dördüncü maddesinin değiştirilmesi üzerine görüşler olduğunu bilmek ve Türkiye'nin benim yaşadığım anının üzerinden 12 yıl geçtikten sonra bu meseleyi tartışması da ayrı bir ironi konusu olmuştur.) Bir başka örnek de  yine ilkokul çağında yanıma yaklaşıp '' Saçın çok uzamış Nevzat kestirmen gerekir.'' diyen saygıdeğer kadın hocama, '' Ama sizin saçlarınız benimkinden daha uzun ,siz niye kestirmiyorsunuz ?'' deyişim ve yine garip bakışlar altında pasifize edilişimdir. Lise hayatım boyunca ceket giymeden okula gidişim ve otoritenin sert uyarıları altında zaman zaman zorla belirli bir kıyafet modeli içine sokuluşum da güncel bir örnek sayılabilir. Bu örneklerde anlatmak istediğim öğretmenlerimin hakkında küçük düşürücü şeyler yazmak ya da bakın ne kadar zıpır ne kadar zeki biriydim demek değil. En nihayetinde ortalama bir zeka düzeyine sahip, ortalama bir üniversitede okuyan, ortalama bir gelir grubuna ait sıradan biriyim. Bu anıları yaşadığım hocalarıma da hala sonsuz saygı duymaktayım, hepsinin ellerinden öpmekteyim. Belirtmek istediğim , hepimizin, öğretmenlerin, öğrencilerin, tüm toplumun  sıradanlığa ve tekdüzeliğe alıştırılmak istenmesi ve  kategorik olarak hücrelerimize işletilen bu mekanizmaların doğum anımızdan beri bizleri nasıl pasif, uyuşuk bireyler haline getirmeye çalıştığı gerçeğine ışık tutumaktır. Eğer günümüzde otobüslerde giyim stillerinden dolayı dayak yiyen kadınlara rastlıyorsak, İstanbul'un göbeğinde küpe taktığı için veya uzun  saçlı olduğu için dövülen erkek haberleri duyuyorsak veya sırf görüşleri belli arkadaşların sığ beyinlerine fazla geliyor diye Hrant Dink ve nicesi öldürülebiliyorsa bu ülkede, farklı olanların üzerinden balyoz gibi geçen bu sığ anlayışları sorgulamayı çocukluk dönemimizden alıp bugüne taşımakta ve gerçekçi bir şekilde yüzleşmekte de bir sıkıntı  veya beis bulunmuyor demektir.

   Kabul etmek gerekir ki hassas ruhlu, vicdani değerleri yüksek, yaşamı sorgulayan, haksızlıklara karşı çıkabilen yani toplumdan farklı refleksler geliştirebilen özgün bireylerin devrinde yaşamıyoruz. Paranın Tanrısallaşması, emeğin metalaşması ve bu paraleldeki tüm popüler trendler ruhani, hassas, vicdanı hür ve sosyal eşitliğe inanan bireylerden çok pragmatik, fırsatçı, günü kurtaran bireylerin değerlerini kutsamaya devam etmekte onlarca yıldır. Okuyan, araştıran, muhalif olan, sorgulayan kişiler adeta birer suçlu gibi hapislerde, işkence odalarında çürütülürken, belli bir inanca, kategorizasyona, sıradanlığa, şiddete tapanlar yüceldi ve güçlendi gitgide. Bu süreç en sonunda birbirine benzeyen binlerce sıradan insan yığını yarattı ve amacına da fazlasıyla ulaştı. Üniversite gibi özgür bir ortamda bile hala kendini ifade etmekte zorlanan, topluluk önünde söz almaya çekinen, otoriteye karşı yapacağı herhangi bir eleştirinin hayatını kötü şekilde etkileyeceğini düşünen bir sürü genç beyin yavaş yavaş  ve sistematik olarak çürütülmekte. Daha da kötüsü bu kişiler kendinden farklı olanları da kendine benzetmek için yoğun bir çaba harcamaktan da geri durmamakta. Tabiki bu eleştirileri sadece kendi ülkemizle sınırlı tutmak yersiz olur. Elbette bütün Dünya, özellikle Sovyet rejiminin çöküşü ve  paralelinde serbest piyasa ekonomisinin tüm insani hücrelerimize bir hastalık gibi yayılması sonucu vicdani ve ruhani değerlerini kaybetti. Pragmatizm, hedonizm, narsizm gibi belirli bir dozun üstünde gayet tehlikeli olabilmesi olası bilinç akımları dört bir yanımızı sardı, bizi özümüzden saptırdı. Ama emin olun ki bu akımların Türkiye'ye yansıması daha güçlü ve zararlı oldu. Klasik bir din - tarım toplumundan bu gelişmişlik süreçlerine geçiş hepimiz için zorlu ve yıkıcı olmaya devam etmekte. Gücü, sermayeyi ve otoriteyi ehil olmayan ellere bırakarak sağlanmaya çalışılan kalkınma sadece belirli zümrelerin yanaklarını okşarken, toplumun çoğunluğunu yaşamdan dışladı. Buna klasik yetiştiriliş tarzının etkisiyle susmaya, dogmatik öğretilerin etkisiyle kurallara uymaya, siyasal otoritelerin darbeleriyle itaat etmeye alıştırılmış karmaşık beyinlerimizi de eklersek, farklı seslere niye açık olmadığımızı, niye tepkimizi ve sesimizi yükseltirken çekingen davrandığımızı veya niye karşı fikirlerle empati kuramadığımızı daha iyi anlayabiliriz. 
     
   Güncel haberlerden takip edebildiğimiz ölçüde Dünya'nın bir çok ülkesinde ve bölgesinde isyan, haykırış ve bir hak arayışı artarak devam ediyor. Şili'de öğrenciler eğitim hakları ve reform talep ediyor. Amerika'da çoğunluğu genç yaşta olan eylemciler yönetenlerine yıllarca biriken borçların ve oluşan gelir adeletsizliğinin sebeplerini soruyor. İspanya'dan Yunanistan'a kadar neredeyse bütün Avrupa Halkları belirli haklar ve adalet için otoritelerini sorguluyor. Yine bu halklar İtalya ve Yunanistan'da yönetim değiştirirken, Rusya'da artan Putin baskısına baş kaldırıyor. Arap ülkelerini ve Ortadoğu yaklaşık bir yıldır müthiş bir muhalefet algısı geliştirmekte. Fakat ülkemize dönersek  herhangi bir adaletsizlik ve eşitsizlik yokmuş gibi herkesin sus pus ve sessiz olduğunu görüyoruz. Biraz ses çıkaran aktivist kitleler de hapisle, tutuklulukla, baskıyla ve benzeri otokratik  argümanlarla sindirilmekte. Farklı algı geliştirenler, düşünenler, sorgulayanlar toplumdan ve siyasal mecralardan bilinçli olarak o kadar uzak bırakılmışlar ki muhalefet yapmayı bile unutmuşlar. Tüm Dünya cadı kazanı gibi kaynarken ülkemiz süt liman. Herkes sessiz, kati, sıradan, uyuşuk ve tepkisiz. Yıllardır neredeyse ilköğretim çağından beri öğretilen pasiflik, korkaklık, tepkisizlik gibi yerin dibine geçesi değerler tüm beynimizi ve vicdanımızı işgal etmiş durumda. Tüm bu sistematik bilinçli olarak bir öğrenim sisteminden çok öğrenilmiş bir çaresizliğe dönüştürülmeye devam etmekte.
        
     Tüm bu zorluklara rağmen yaşamaya devam ediyoruz ama maalesef bazıları bizim kadar şanslı değildi ve ülkemiz maalesef bazıları için daha da acımasız davrandı. Hepimizin yaşadığı küçük hayal kırıklıklarının ve yenilgilerin çok ötesinde  bazılarının hayatlarına mal  olan acı deneyimler yaşandı bu ülkede. Farklı olanı, sürüden ayrılanı kurtların kaptığı onlarca acı deneyim yaşamış bir coğrafyanın çocuklarıyız netekim.  Katilleri hala bulunamayan Uğur Mumcu ve nice değerli yazarın başına ne geldiyse sıradan olmadıklarından, kimseye eyvallah etmediklerinden geldi. Hrant Dink onca tehtide rağmen kalemini yamultmadığı, düşündüğünü savunduğu için canice katledildi. Festus Okey isimli Afrikalı bir kardeşimiz Beyoğlu emniyetinde sürüden ayrıldığı veya farklı olduğu için yok edildi. Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu ve nicesi kafalarına geçirilmek istenen kalıbı kabul etmedikleri için şu an aramızda değiller. Server Tanilli siyasi görüşleri bazılarının hoşuna gitmediği için tekerli sandalyeye mahkum bir yaşam sürdü, yaşarken öldürüldü. Erdal , Deniz , Yusuf, Mahir, Hüseyin ve nicesi farklı oldukları için, otoriteye itaat etmedikleri için törpülendiler. Yavuz Çetin Türkiye'nin en yetenekli müzisyenlerinden biriyken benzer algılar ve yaşamsal çarpıklıkların ruhunu zedelemesi sonucu kendi canına kıydı. Daha yüzlerce kaybedilmiş değeri ve kişiyi sayabiliriz. Hali hazırda yaşıyor oldukları halde hayattan bir beklentileri kalmayan, sistemin acımasızca tükettiği nice güzel ruhlu adamı ve kadını çevremize biraz dikkatli baktığımızda fark etmemiz hiç zor değil. Maalesef Dünya'da farklı olan ve değerli kişiler meydanlarda devrim yaparken ülkemizde mezarlarında, cennetlerinde uyumakta. Elimizde kalan değersiz sonuç sanırım bu. Tüm bu değerlere, ezilenlere, yoldaşlara, vatandaşlara, kardeşlere selam olsun.
     
       Her şeye rağmen umuyoruz ki Dünya'ya yeni bir değişim sürecinin eşiğine geldi ve kapıdan geçiyor. Ve yine umutla bekliyoruz ki bundan öncekilerin aksine bu değişim ve devrim ülkemizi pozitif anlamda çok önemli bir etkide saracak, geliştirecek, değiştirecek. İnsani değerlerin, gelir adaletinin ve eşitliğin, sevginin, barışın değerinin anlaşıldığı bir gezegeni ve ülkeyi tüm bu olumsuzluklara rağmen düşlüyor ve özlüyoruz. 
     
       Ve son olarak kişisel önerim çevrenize bakın ve çevrenizi iyi gözlemleyin. Bir gün içinde kaç kere sıraya girdiğinizi  bir düşünün. ( Okul yemekhanesi, bankamatik kuyruğu, devlet dairesi, otobüs kuyruğu, market kuyruğu vs.) Bir gün içinde kaç kere tuşa bastığınızı bir düşünün. ( Bilgisayar, televizyon, otomatik kapı, bankamatik, otel odası vs.) Bir gün içinde kaç kere birilerine boyun eğdiğinizi düşünün.( Amir, memur, patron, hoca, şeyh vs.) Sonra bir ay içinde kaç kez fatura ödediğinize dikkat edin.(Elektrik, su, doğalgaz, internet vs) Sonra bu faturaların içeriğinin ne olduğuna göz atın, araştırın.( TRT vergisi, okuma bedeli, yazma bedeli, kazık bedeli vs.) Sonra çevrenizde istem dışında da olsa maruz kalmak zorunda olduğunuz kanserojen etkisi kanıtlanmış elektro manyetik dalgaları düşünün. ( En azından evinizden çeken wireless hatlarını kontrol edin, uydudan gelebilecek insan psikolojisini etkileyebilen H.A.A.R.P sinyalleri hayal edin vs.) Genetiği değiştirilmiş besinleri nasıl midenize indirdiğinizi düşünün. ( Her türlü meyve ve sebze vs.) Evinizin yakınına inşa edilen termik santrallerin hayatınızın kaç yılını, nefesinizin ne kadarını çalabiliyor olabileceğini düşünün. Daha sonra popüler kültür pompalayan aptal kutusu televizyonlarımızın  beyninize ve düşüncelerimize nasıl tecavüz ettiklerini düşünün.( Acun Ilıcalı'nın gününüzün kaç saatini aldığını veya Nihat Doğan'ı düşünün.Yetmediyse düşen ve çıkan dolar hisselerini ve bu sırada jöleli, fondotenli ekonomistlerin attıkları gösteriş kahkahalarını düşünün vs.) Dünya finans kaynaklarının yaklaşık yüzde 80'nin, Dünya nüfusunun yüzde 5 lik bir elit kesiminin güdümünde  olduğunu düşünün.  Evet siz aptal kurumlara kazandığınız üç kuruşun vergisini ödeyip hayatta kalmaya çalışırken, birileri haksız kazançlarına milyar dolarlar eklemekte. Ve son olarak tüm bu yaratılan aptal sistemi ve onun içinde nasıl eridiğinizi, yok olduğunuzu düşünün.
    
  Eğer bu yazıyı buraya kadar okuyabildiyseniz ve hala umarsızca gülümseyebiliyorsanız, mutluysanız, bir sıkıntı yaratamadıysak bünyenizde  size önerebileceğim herhangi etkili bir  tedavi yöntemim yok. Ama yaşam algımızın ve sistemin sığlığının farkına vardıysanız veya zaten çoktan beri bunun farkındaysanız, herşeye rağmen birlikte bir şeyleri değiştirmek için  hala yeteri kadar umut ve zamanımız var demektir. Farklı olanların kafasına inen vahşi balyozlara rağmen hala çok geç değil, farklı ve aktivist olmaya tam gaz devam derim, sizi de beklerim.
   
    Son söz de idealist fikirlerle dalga geçen otorite müptelalarına,  '' Bu kadar uğraştınız da neyi değiştirdiniz ? ''  diyenlere gelsin ve bitirelim ; 

    ' Evet belki Dünya'yı değiştiremedik, ama o da bizi değiştiremedi. '

 Sevgiler,
 Nevzat Onur Çapalov




.

                                




'' İnsanlık o kadar ilerledi ki artık görünmüyor. ''
Alıntı : R. Sharma

20 Aralık 2011 Salı

Misyon, Vizyon ve Türkiye'de Üniversite Kavramı



Vizyon ve misyon. Allah'ın belası iki sıradanlık abidesi kelime. Hangi kapitalizm müptelası şirketin, hangi içi boş topluluğun veya kurumun içine girerseniz karşınıza çıkacak olan ilk gösteriş etiketi 'Vizyon ve Misyon' dur. Bu öyle bir etikettir ki duvara asılı durmaktan ve zaman zaman bakılıp iç geçirilmekten başka bir işe yaramaz. Prosedür, sıradanlık, statüko gibi sıkıcı kavramların adeta sağlamasını yapan bu iki kullanışsız ve samimiyetsiz gereklilik, kavramsal bir vizyon yaratmaktan ziyade kurumların kurdukları hayalden ne kadar uzak olduklarının bir tür itirafıdır aslında . Tabi bu sıkıcı kavramlardan nasibini alan yüce  kuruluşlarımızdan biri de Yüksek Öğretim Kurumunun emirlerine tabi olan üniversitelerimizdir. Diğer sıkıcı kurumları ve vizyonsuzluklarını eleştirmeyi başka bir yazıya erteleyerek, spesifik olarak üniversitelerimizin  bir türlü oluşturamadıkları vizyon ve misyonlarına giydirmeye başlayalım izninizle bu yazımızda da.

 Üniversiteler, net olarak kökenine hala inilememiş olsa da, ilk işaretlerinin Eflatun ve Aristo dönemlerine uzandığına inanılan ve bu dönemlerde insanların dini ve siyasi baskı unsurları olmadan bağımsız felsefe tartışmaları yapabildiği alanlar olarak tanımlanabilir. Bu akımın yansımaları zamanla doğuda ve batıda din, astronomi, felsefe, tıp, matematik gibi alanlarda kendini göstermiş ve Dünyayı algılama, yaşamı sorgulama, özgür düşünebilme, gelişme ve bilim üretebilme gibi sonuçlara ufuk açmıştır. Kısacası üniversitelerin kuruluşunun özgür düşünülebilen, bilim üretilebilen, felsefe tartışılabilen özgür alanlar olarak başladığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Binlerce yıl önceki bu amaç ve vizyondan günümüze yani yakın Türkiye tarihine geldiğimizde ise ilk üniversite işaretlerinin Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde, askeri yenileşme hareketlerinin başladığı ve teknik bilginin öneminin anlaşıldığı 18. ve 19. yüzyılda başladığını ve militarist kaygılarla da olsa belirli bir gelişimin sağlandığını iddaa edebiliriz. Cumhuriyet tarihi ve özellikle 1950'li yıllardan sonra da şu an köklü sayılan birçok üniversitenin kurulduğu ve geliştiği söylenebilir. Peki günümüze daha da yakınlaşırsak, ülkemizin üniversitelerinin bugünkü durumlarına odaklanırsak ne görüyoruz, yüce vizyondan herhangi bir örneğe rastlayabiliyor muyuz ?

  Üniversite sorununu  hakkıyla ele alabilmek için öncelikle tüm eğitim sistemimizin çarpıklığına işaret etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Korkusuz doğan, çocukluk döneminde cesur kararlar alabilen, düşe kalka acıyla da olsa hayatı öğrenmeye ve algılamaya çalışan meraklı bireyler olan bizler, ilköğretim adı verilen bir sürece girdiğimiz günden beri maalesef pasif, korkak, otoriteye itaatkar bireyler haline getirildik. Sınıf ve okul adı verilen ortamlarda disiplin altında  baskıyla öğretilen davranışlar, ' sus ', ' otur ', ' kalk ' gibi emir kipleri içeren otoriter başlıklar ve Türkiye toplumunun kendine özgü farklı olanı törpüleme algısı hepimizi muhteşem bir düzen ve intizam içerisinde sisteme adapte etti, hapsetti, törpüledi. Bu mantık dışı  ilköğretim ve orta öğretim süreçlerinden kafası karışık bir şekilde çıkan bizler makul bir çıkar yol ararken ise otorite boş durmamış, 'Ey Türk Gençliği'ne Öğrenci Seçme Sınavı adı verilen çok daha büyük bir sürpriz hazırlamıştı. Hayatımızın tam olarak neresinde kullanacağımızı çözemediğimiz bilgi sorularını çözmek zorunda kaldık, ve bu aptal bilgileri öğrenebilmek içim dershane adı verilen kurumlara milyarlarımızı ve daha da önemlisi değeri milyarlarla ölçülemeyecek değerdeki zamanımızı yatırdık. Sonuçta da iyi veya  kötü Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi başlığı altındaki bir yüksek öğrenim kurumuna itinayla seçildik ve yerleştirildik. Peki şov bitmiş miydi ? Otorite sesini kesmiş miydi ?Artık özgür müydük ? O yüce vizyon artık bizi de kapsayabilecek miydi ? Üniversite bize yeteri bir özgürlük ve düşünme hakkını tanıyacak mıydı ? Korkarım hayır.

  Günümüz üniversitelerine baktığımda, otoritenin hala çok etkin bir şekilde hüküm sürdüğünü ve üniversitelerin özgürlükten, düşünsellikten ve bağımsızlıktan çok uzakta bir vizyona sahip olduklarını görüyorum. Öğrenci Seçme Sınavında sorgulanan saçmalıklar yetmezmiş gibi üniversitelerde de ağır teorik ve katı eğitimlerle insanların beyni çürütülmeye devam edilmekte. Çevremde gözlemlediğim ve bu ağır teorilerin müptelası olmuş, ortalamalarını bir puan daha yükseltip otoriteye yaranmaya çalışan tiplerin aslında hayatlarını boşa harcadıklarının  farkına ne zaman varacaklarını merak ediyorum. Bu sözde yüce üniversite algısı ve vizyonunun sonucunda, çok iyi integral alan ama hayatı ciddiye alamayan, son derece teknik çizimler yapabilen ama kendine belli bir gelecek planı çizemeyen, rakipleriyle yarışma uğruna bir puan daha kapabilmek için birbirlerinin üstüne çekinmeden basabilen ama kafaları yaşamın amacına basamayan, iktisat doktrinlerini ezbere bilen fakat kendini iki kelime ile bile ifade etmeyi bilemeyen apolitik ve asosyal uyuşuk bireyler haline getirildik. Bu ülkenin ve bu gezegenin, ezberci algıyla yetişen cetvel beyinli diferansiyel yürüyüşlü işe yaramaz bireylerle çok daha ileriye götürülebileceğine hangimiz inanır. Ülkenin en özgür ve bağımsız kurumu olması gereken üniversitelerin bu içler acısı hali kimin eseridir ? Yüksek Öğrenim Kurumu adı altında abes bir otorite tüm bu sistemin üstünde kara bulut gibi dolaşırken hangimiz gerçek anlamda bir yetkinlik kazanabiliriz ?

    Hakkını yememek gerekir ki bu sıradanlığa kafa tutan gerçekten vizyoner bireyler, öğrenciler de hala var. Kendi ayakları üzerinde duran öğrenci topluluklarının çalışmalar yapması, sanatla ilgili ve müzikle ilgili uğraşlar yapan güzel öğrenci kulüplerinin var olması, gönüllülük esasına dayanan muhteşem işler başaran  öğrenci grupları bulunması bu gençlik için hala çok umutlu olabileceğimizin sadece birkaç kanıtı. Bunlara tüm baskılara ve YÖK'ün maaşlı güvenlik görevlilerine rağmen apolitik olmayıp politik duruşlarını cesurca sergileyebilen aktivist öğrencileri de eklemek gerekir. Dergiler çıkaran, yayınlar yapan, projeler üreten, kongreler düzenleyen, konserler veren, felsefe kulüpleriyle işbirliği yapan, eylemlere katılan, kanıksanmış tüm sıradanlığa tepki gösteren aşmış bireylere verebileceğimiz bir akıl yok. Onlar zaten farkındalığına ulaşmış ve hayatının amacına uygun yol alan muhteşem değerler. Esas düşünülmesi gerekilen mesele üniversite, hoca, not, ezber gibi korkular arasında kıstırılmış ve otoriteye boğun eğmiş sıradan tipleri nasıl tekrar kazanabileceğimiz, kafamıza vurulan bu otorite balyozunun hipnoz etkisinden nasıl kurtulabileceğimizdir.

     Peki bu kadar karamsar bir tablo çizildikten sonra, bu zorluklar çekildikten sonra, tüm bu karanlık süreçlerden geçildikten sonra ülkemiz gençliği ne ile ödüllendiriliyor ? Vizyonu falan şimdilik boş verelim, en azından günlük ihtiyaçlarını karşılayabileceği, mutlu olabileceği bir işe ve maaşa ulaşabiliyor mu ? Korkarım buna da cevabım hayır ! Türkiye gençliğinin üniversite mezunlarının yüzde 25'i işsiz. Geri kalanlardan da herhangi bir işe sahip olup da çok mutlu olduğunu, her kurumun tabelalarında bahsettiği o muhteşem vizyona ulaştığını söyleyen herhangi biriyle henüz tanışmadım veya böyle biri maalesef yok. Her yıl milyonlarca kişi, bir devlet kurumuna girip doğduklarından beri boyun eğdikleri otoriteye hayatları boyunca boyun eğmeye devam edebileceklerini garanti edebilmek için KPSS  adı altında bir sınava müracaat ediyor. Ya da ALES denen bir sınava girip yaşıtlarıyla yaptığı yüzlerce yarışa bir yenisini  ekliyor. ( Ales'e müracat edip o saçma sapan soruları çözmeye çalışan akılsızlardan biri de benim. )  Bu sınavlarda da dolmakta olan bir havuz veya fındık satmakta olan bir bakkalla çeşitli sorunlar yaşıyor. Saçmasapan ve çoktan seçmeli olan test anlayışıyla öğrenciler belirli seçenekler arasına sıkıştırılıyor. Bireyler havuz problemini çözebilmenin hayatı çözmeye yeteceğine inandırılıyor. Yıllardır sarf ettiği enerji, orta öğretim ve üniversite eğitimi için girdiği sınavlar yetmezmiş gibi hayatının en verimli yaşlarını da KPSS saçmalığıyla çürütüyor çünkü yaşaması için başka bir çıkar yolu kalmamış olduğuna inandırılıyor. İşte 21. Yüzyıl Türkiye'sinin gençlik vizyonu bu.

   Son olarak naçizane tavsiyem lütfen sıradan olamayalım, otoriteye boğun eğmeyelim, bize doğru olduğu söylenen şeyleri olduğu gibi kabul etmeyelim. Üniversite gibi kutsal bir mekanı sadece hantal bilgileri çözüp sınavlarda yarıştığımız  sıradan bir yer haline getirmekten vazgeçelim. Sanat, müzik, felsefe,girişim, gelişim, inovasyon içeren vizyon sahibi ( boş amaçlar için kurulmuş olanlardan itina ile sakının.) öğrenci kulüplerinden yararlanalım. En önemlisi de hayat amacımız üzerine bir kez olsun düşünelim. 20'li yaşlarını yani hayatının baharını yaşayan bir bireyin boynu bükük, tutuk, çekingen tavırlara hapsedilmesini kabul etmeyelim.

  100 milyar galaksi, 12 milyar yıllık kozmik tarih, binlerce yıllık insanlık tarihi yanı başımızda tüm gizemiyle dururken, bizler hala kölesi olduğumuz bir iş edinmeyi, aptal bir devlet kurumunda hayatımızı çürütmeyi, alacağımız kıçı kırık bir emeklilik sigortasını hesaplamayı, düşten uzak bir üniversite hayatı yaşamayı falan kutsuyorsak hala, Tanrı da ne olur bizi kutsasın bir an önce.
  
                                                                                     Nevzat Onur Çapalov

'' Başkalarına bağımlı olma, başkalarının peşinden gitme.

Tekdüzelik, sıradanlıktır. ''

Alıntı : Stefano D'anna
   

11 Aralık 2011 Pazar

Ak Mı Kara Mı ? ( Objektif Ak Parti Analizi )



 Son dokuz yılda yaşadıklarımız adaletli bir kalkınma mı adaletsiz bir kalkınma mı tartışılır ama önümüzde çok net bir Adalet ve Kalkınma Partisi gerçeği var. Recep Tayyip Erdoğan'ın okuduğu bir şiir sebebiyle ceza alması, (Bir siyasetçinin okuduğu şiir yüzünden hapis yatması saçmalığı başka bir yazının konusu olur.)  Pınarhisar Cezaevi günlerine dayanan ilk kurulum projeleri, Fazilet Partisindeki görüş ayrılıkları ve Abdullah Gül'ün yenilikçi kanatta yer alması sonucu gerçek bir iktidar yürüyüşüne dönüşmüştür. Recep Tayyip Erdoğan ceza evinden yüzlerce araçlık konvoyla İstanbul Fatih'teki ofisine geçerken, üç yıl içinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olacağını düşünmüş müydü bilmem ama yeni bir parti kurulacaksa bu partinin lideri olmayı kafasına koyduğu ve kitlesinin de eğiliminin bunu onaylar yönde olduğu bir gerçekti. Nitekim bu sürecin sonunda Türkiye'de tarihin en büyük ekonomik buhranının yaşamasının da etkisiyle, halk son on yılın popüler siyaset figürlerine cezayı keşmiş ve 3 Kasım 2002'de AK Partiyi tek başına iktidara taşımıştır. 3 Kasım tarihi muhafazakar-demokrat kitle için 28 Şubat sürecinde döktükleri gözyaşlarının sevinç gözyaşlarına döndüğü tarih olarak da kabul edilebilir.
 
 Sermaye, modernleşme, teknoloji, Avrupa Birliği gibi kavramlarla bütünleşmekte zorluk çeken Refah Partisi kadrolarının aksine, Ak Parti neredeyse tüm vizyonunu bu kavramlar üzerine oturtmuş ve bu değişimi sağlarken de dini, muhafazakar kimliğinden de uzaklaşmamaya çalışmıştır. Avrupa Birliği vizyonu açısından da 17 Aralık 2004 ve 5 Ekim 2005 müzakere süreçlerinin başlama tarihleri ,1999 yılındaki Kopenhag Zirvesi'yle birlikte tarihimizin en önemli günleri arasına girmiştir. 2006 yılına kadar yine, uzman kişiler ve ekonomistler arasında görüş ayrılıkları olsa da, kısmi bir ekonomik iyileşmeden söz edilebilir. Bddk, Spk gibi yeni kurulan veya işlevselliği arttırılan bürokratik kurumlarla, bankacılık ve sermaye piyasanın kontrolü, verimli ve adil çalışması kontrol altına alınabilmiştir. Bu değişimi 2001 den 2011'e bankacılık sektörümüzün olumlu yönde ne kadar değiştiğiyle ve güçlendiğiyle de açıklayabiliriz. Ak Partinin, tek başına iktidar olmanın verdiği güçle de ilgili olarak yarattığı kısmen olumlu değişimlerden bahsetmişken, içerisindeki gerçekten donanımlı kurmaylara,  bürokratlara, bakanlara değinmeden geçemeyiz. Her ne kadar çevremde ki Ak Parti karşıtları ve fanatik parti sempazitanları kabul etmese de, Ak Parti, cahil,geri kalmış zihniyetli, beceriksiz ve sadece şansıyla ülke yöneten, üç genel seçimi de sadece  bu şansı ve halkın cahil olmasıyla kazanan bir parti değildir. Ak Parti, şu ana kadar oy atmamış olsam da ve bundan sonra da atacağıma ihtimal dahi vermiyor olsam da, kabul etmem gerekir ki, çok büyük bir siyasi projedir ve sağlam temellere dayanmaktadır.Hareketin başından beri içinde bulunan Ali Babacan gerek öz geçmişiyle gerekse şu ana kadar ki tavrı ve vizyonuyla başarısını kanıtlamıştır.Aynı şekilde Mehmet Şimşek Maliye konusunda bürokrasiyle de uyumlu hareket ederek fark yaratmıştır. Bu dönemde Merkez Bankası başkanlığı yapan  bürokratlardan Durmuş Yılmaz ve Erdem Başçı'yı başarısız ilan etmek hiç rasyonel bir yaklaşım olmayacaktır. Bankacılık sektörünün, dünyayı etkileyen küresel bir krizden sapasağlam çıkmasında yine Ak Partiyle uyumlu hareket eden Tevfik Bilgin'in katkısı yadsınamaz.Ayrıca bu dönemde yıllardır devletin içini kemiren kontra gerilla yapılanmaları ve derin devlet uzantılarıyla, her ne kadar adaletli olup olmadığı tartışılsa da, kapsamlı bir hesaplaşmaya gidilmiştir. 1990'lı yılların o korkunç atmosferinden, konjonktürün de etkisiyle kısmen kurtulduğumuz söylenebilir. Unutmadan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'na da değinmek gerekir. Dini bütünlüğü ve hassasiyeti son derece yüksek biri olmasıyla birlikte, çok iyi bir özgeçmişe sahip vizyoner bir bakandır. Gittiği gezilerde çevirmenleri düzeltecek kadar iyi bir İngilizce ve Arapça bilgisi vardır. Dünya siyaseti ve dış politikasına hakimiyetini araştırmak istersek, Stratejik Derinlik adlı kitabına bir göz gezdirmemiz yeterlidir. Yabancı ve Türk birçok bilimsel makalenin atıfta bulunduğu bu eser bize kendisi hakkında çok detaylı bir fikir verebilir. Bu önemli isimlere hareketin içinde bulunup sonradan ayrılan Ertuğrul Yalçınbayır ve Abdüllatif Şener gibi isimleri, hala partinin fikir babalarından olan,akıl danışılan Ergun Özbudun gibi danışmanları ekleyebiliriz. Kısaca özetlersek, bir zamanlar dışlanan, cahil görünen, geri kafalı diye tabir edilip tasviye edilmek istenen bu kişiler derslerine çok iyi çalıştılar. Eğer muhalefet önümüzdeki seçimlerde de benzer yenilgilerle karşılaşmak istemiyorsa rakibini iyi tanımalı ve en az onun kadar dersine çalışmalıdır. Son olarak olumlu olan bir gelişme olarak ordunun ve kışlanın siyasetten tasviye edilmiş olmasını sayabilir. Demokrasiye inanmış bireylerin askerin yol göstermesine ihtiyacı olmadığı gerçeğini onlarca acı deneyim sonucu öğrenmiş bulunmaktayız. Bir vatandaş olarak ülkenin kafasına inen darbelerin herhangi haklı bir nedeni olabileceğine inanmayanlardanım. O yüzden son on yıldaki anti militaristleşmeyi sonuna kadar destekliyorum.
 
 Dünyada var olan hiç bir ideolojik ve siyasi akımın salt doğrulardan veya yanlışlardan oluşabileceğini düşünmüyorum. Bu paralelde yöneticilerden kusursuz fikir ve icra ütopyaları beklemek sosyolojinin, felsefenin, siyaset biliminin özüne aykırı olmakla birlikte yaşamın da temel kurallarına aykırıdır. Sistemler de, ideolojiler de, bireyler de, makaleler de, doktrinler de kusurlu yanlarıyla  doğru yanlarının harmanlanmasından oluşmuştur. Bu felsefeden yola çıkıp Ak Partinin adaletli ve ak görünen yüzüne biraz daha dikkatli baktığımızda ise gerçekten eleştirebilecek yüzlerce konu da açabiliriz.
 
 Ekonominin büyümesi rasyonel rakamlarla kanıtlanabilirken, bu büyümenin halkın cebine nasıl yansıdığı konusu hala Ak Parti tarafından cevaplanması gereken zor bir sorudur. Gelir düzeyi açısından tahmini açlık sınırı ile  asgari ücretin neredeyse eşit olduğu bir ülkede gerçekten adaletli bir ekonomik kalkınmadan söz edilebilir mi? Sendikal haklar, işçilerin ve memurların geçim sıkıntıları gibi siyasal ve ekonomik olguların yanında aslında daha da derin sosyal yaralarımız olduğu gerçeğini hangi Ak Partili bize nasıl açıklayabilir? Kadına şiddetin son on yılda yüzde 1400 arttığı istatistiklerle kanıtlanmış bir ülkede, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı bu durumu bize nasıl açıklar acaba ? Otobüste, giyimlerinden dolayı dayak yiyen kadın haberlerinden daha kaç tane daha duymamız gerekir ki artık dogmatik zihinli egemen güçlerin sosyal hayatımızı zindan ettiğini gerçekten anlayalım, bunun farkına varalım ? Dolar milyarderi sayımız artarken açlık sınırında yaşayan vatandaşlarımızın sayısının da aynı oranlarda artması nasıl bir sosyal devlet ilkesinin tezahürüdür ? 72 tane gazeticinin tutuklu yargılandığı bir ülkede gerçekten adaletten ve demokrasiden söz edebilir miyiz peki ? 

 Basının,medyanın kontrol altına alınıp susturulmaya çalışılmasından ve tek tipleştirilmesinden hepimiz haberdarız. Kck operasyonları ile adeta ırkçı ve faşist baskılarla nice değerli insanlar suçsuz yere tutuklanırlarken, Ergenekon adı altında suçlu veya suçsuz ayrımı yapılmaksızın insanlar hapiste çürürlerken(Yıllarca bu ülkenin kanını emen kont ragerilla yapılarının, mafya örgütlenmelerinin liderlerini savunmuyorum. Haksız yere aylardır hapis yatanlardan söz ediyorum ) , bize bilinçli olarak empoze edilen popüler kültür metalarının etkisine rağmen hala gerçeklerin farkına varabiliyoruz çok şükür. Zor da olsa, tüm çıplaklığıyla bu faşizan baskıların hala farkına varabiliyoruz ve direniyoruz. Başbakana sormamız gerekir, ekonomimiz ortalama yüzde yedi büyürken vicdanımız yüzde kaç küçüldü acaba ?



 
 Tekrar ediyor gibi olacağım ama hiçbir ideoloji kusursuz değildir. Salt doğrulardan oluşamaz, tümüyle yanlış da olamaz. Son dönemlerin fanatik eğilimleri ve kısır bakış açılarından ziyade objektif bir tutumla ülkeye bakmaya çalışırsam,nacizane bilgim ve kişisel meraklarımla görebildiğim sonuç budur. Ak Partinin dünya görüşünden çok uzakta da olsam, yaptıkları hoşuma gitmiyor da olsa, belli başlı konularda başarılı ve vizyoner oldukları gerçeğini görmezden gelemeyiz. Bu görüşün bizi yozlaştıracağını, dogmatikleştireceğini, Ak Partiyi övmenin bizi haksız düzenin bir parçası yapacağını düşünmüyorum. Aksine eğer Ak Parti ile bir rekabet içindeysek,bu objektif bakışın bize rakibi tanıma ve tahlil etmede yardımcı olacağını savunuyorum. Tarihe, siyasete, yaşama  tamamen fanatik pencerelerden bakmak bizi birbirimize yakınlaştırmayacak aksine uzaklaştıracaktır. Eğer amacımız bu ülkede mutluluk ve bolluk içinde yaşama idealiyse, bunu sağlamanın en önemli yolunun empati kurmak ve birbirimize saygı duymak olduğunu düşünüyorum. Önce kendimize ,sonra da karşımızdakine veya rakibimize saygı duyabilmek. İşte bütün mesele bu, çünkü insan olabilmenin temeli bu. 
                                                                                               
                                                                                     Nevzat Onur Çapalov



Kalkınmanın Vatandaşa ve Sosyal Hayata  Yansımadığının İpuçları :

                                                              Türkiye
Uluslar Arası Demokrasi Endeks Sırası :   89
Ekonomik Özgürlük Endeks Sırası        :   67
Basın Özgürlüğü Endeks Sırası              :  106
Kadın Erkek Eşitliği Endeks Sırası         :  83
İnsan Gelişimi Endeks Sırası                   : 85
Genel Hane Halkı Refah Endeks Sırası   : 80

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde Türkiye'ye ait bekleyen dava sayısı : 15400

İstatistik Kaynakları : Economist Intellige Unit, Wall Street Journal, Freedom House Report, Human Devolopment Report, Legatum Index.

9 Aralık 2011 Cuma

Yalnızlık Senfonisi

 Yalnızlık. Başlı başına yoksunluk ve düşkünlük hissettiren bir kelime. Etimolojisinin ötesinde sadece söylenişiyle bile hüzünlü tınlıyor kulakta. Peki gerçek bu mu ? Yalnızlık bize inandırıldığı kadar kötü ve bedbaht bir duygu mu ?Yalnızlık olgusu günümüzün aşırı sosyal ve paylaşımcı trendleriyle yerin daha da mı dibine geçiyor ? Bence tam aksi.
   
 Evet yadsınamayacak bir gerçek şu ki insan sosyal bir varlıktır. Buna daha bir çok klasik tanımı da ekleyebilir, uzatabiliriz. Ama uzatmayıp bu kuru rasyonellikten biraz uzaklaşabilirsek belki yalnızlığın da güzel ve keyifli yanları olduğunu keşfedebiliriz. Öncelikle ele almamız gereken husus şu ki yalnız doğduk. Evet teorik olarak iki kişinin katkısı olduğunu yadsımıyorum ama ortaya çıkan sonuç bazı benzerliklerine rağmen bambaşka, yalnız, kendine özgü bir birey. Evet annemizin rahmindeki amniyotik sıvıda 9 ay  mucizevi şekilde yaşamış olabiliriz, evet doğduğumuz andan itibaren bizi sevenlerin koruma kalkanı altına girmiş de olabiliriz ama ne olursa olsun sonuçta yapayalnızdık. Dünyaya merhaba dediğimiz andaki hıçkırıkta da yalnızdık, mışıl mışıl keyifle aldığımız ilk uykumuzda da. İlk açlık dürtümüzle süt isterken de yalnızdık, ilk yürüme deneyimimiz yerçekimi tarafından tiye alınırken de. Mahallede ilk dayağı yalnız başımızayken yedik, yanımızda ne çok güvendiğimiz kankalarımız ne de bizim kutsal koruyucumuz babamız vardı.Yalnız başımıza dayağı yedik ve böylece kavga etmeyi öğrendik.İlk ergenlik aşk acılarını kimseyle paylaşamadık, herhalde bu konu hakkındaki tek görgü tanığı kafamızı gömüp göz yaşına boğduğumuz yastık olmuştur. Ailemizle ilk kavgamızı ettikten sonra sinirden yumrukladığımız dolapta her şeye tanıktı belki, ama sonuç olarak baştan aşağı yalnızdık hep.Tabi birçok şeyi de yalnızlıktan öğrendik sanırım.Yalnızlık, özgürlük ve korkusuzluktu bir nevi,yalnızların kaybedecek bir şeyleri yoktu.Yalnızlık muhteşemdi aslında.
 
 Günümüz trendleri sayesinde bir tıkla yüzlerce kişiye ulaşıyor olabiliriz, okulda, kafede onlarca kişiyle konuşuyor, görüşüyor olabiliriz hatta tüm bu davranış biçimleri bize yalnızlığımızı kısmen unutturuyor da olabilir ama sonuçta yine sırılsıklam yalnızız. Düşünseniz ya kaç kişiye dostum dediniz ve sonra aslında hiçbir şeyiniz olamayacaklarını anladınız, ya da kaç sevgilinize 'hayatım' dediniz ve şu an hayatlarınızın kenarlarında bile değiller ? Ama siz hala buradasınız, ben hala buradayım. Hayatımın tam ortasındayım. Kısacası size kazık atmayacağına kefil olabileceğim tek kişi yine sizsiniz. Tüm dünya karmaşasından geriye kalan yine insanın kendisi olacaktır.
 
 Yalnızlık öğreticidir, umursamazdır, korkusuzdur, kaybetmeyi akla getirmeyecek kadar idealisttir.Sosyal toplulukların, mecraların, kalabalıkların hipnotik etkisi bizi mutlu hissettiğimize inandırabilir, ama eğer aynaya baktığımızda her sabah  mutlu bir gülümsemeyle selamlayamıyorsak kendimizi, ya da bir günü bile yalnız geçirmeye tahammül edemiyorsak baş başa, kendimizle. O zaman bu hipnotik etki ve içten olmayan sosyal gösteriş kahkahaları bizi kendimize yabancılaştırıyor demektir.
   
 Elbette kollektivist bilinç gereklidir, toplumsal hareketten güç doğar ama unutmayalım ki her büyük hareketin bir yalnız kovboyu, yöneticisi, cesur yüreği  de vardır. Dahilere, vizyon yaratmış çağ değiştirmiş liderlere, farkındalık yaratmış sanatçılara baktığımızda göreceğimiz ortak yan onları besleyen ve tetikleyen yalnızlıklarıdır.
 
 Artık bir sonuca bağlamamız gerekirse, çok üzgünüm ama bize dışarıdan gelecek hiç bir yardım yok, bize sahip çıkacak hiç kimsemiz yok, büyülü değneğiyle bize dokunacak bir şans meleği yok. Yalnızca kullanabileceğimiz müthiş bir aklımız ve benliğimiz var. Bu karmaşa içinde bu yaşam savaşını sadece biz vereceğiz ve sonuçlar da bizim şaheserlerimiz olacak. Tek gerçek var o da yalnızlığımız ve kendimiz.Bu sonsuz bir yalnızlık senfonisi. Maestro da biziz piyanist de. O yüzden aynadaki yansımamızı önemsemeliyiz. O bizim tek gerçek sevgilimiz ve dostumuz. Yarattığımız ve sonra da deliler gibi taptığımız bütün genel geçer değerleri bizim sonsuz algımız yarattı. Her şeyden daha önemli ve değerli olan yücelerin yücesi algımız. Sonsuza kadar kaçabileceğimiz,sığınabileceğimiz başka bir benlik ya da beden bulamayacağımıza göre, eğer yalnızsanız üzülmeyin, sıkılmayın, daralmayın. Sadece tadını çıkarın !

                                                                   


'' Yalnız yaşayan kuşun özelliği beş katmanlıdır: Birincisi, en yüksek noktaya doğru uçar İkincisi, kendisine eşlik edenlere göz yummaz Üçüncüsü, gagasını gökyüzünü hedeflemiştir Dördüncüsü, belirli bir rengi yoktur Beşincisi, en ahenkli şakıyan odur.
Gözlerini kapat ve varlığını  iyice hisset, kendine eşlik etmenin keyfini çıkar. Tek başına olmanın arayışında ol. Bir liderin bütünlüğünü oluşturma ve güç elde etme yöntemi budur. ''

   Nevzat Onur Çapalov

   Alıntı : (Stefano D'anna)

4 Aralık 2011 Pazar

Ülkenin Genel Durumu Üzerine Görüşler

 Türkiye tanım olarak, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir. Parlamenter sistemle yönetilir. Laiklik ilkesini anayasasıyla benimsemiştir ki bunun sonucunda yaygın bir dini olmasıyla birlikte resmi bir dini yoktur. Ulus devlet olarak tanımlanır, üniterdir. Evet kağıt üzerinde belli başlıklarla böyle sıralayabileceğimiz ülkemize temel birkaç maddenin dışında kapsamlı bir tahlil yapmak istersek Türkiye'nin yukarıda bahsedilen teorilerle ve zihinlere  çizilen sınırlarla 88 yıl boyunca boğuşmuş, pratikte ise ideal, vizyonel bir bakış açısını bir türlü kazanamamış olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz.Yani 88 yıllık cumhuriyet denemesinden yola çıkarak bir sonuca varmaya çalışırsak, Türkiye'yi rahatlıkla, antidemokratik, asosyal, hukuksuz ve hantal bir devlet olarak da tanımlayabiliriz.Osmanlı siyasal kültüründen gelen gelenekçi-liberal devletçi-seçkinci rekabeti, boyut ve çağ değişmiş olmasına rağmen benzer özelliklerle günümüze de yansımakta. İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilaf arasındaki diyalektiğin benzerlerini, yılların ve algıların değişmesiyle birlikte, Cumhuriyet Halk Partisi- Demokrat Parti,Cumhuriyet Halk Partisi-Adalet Partisi, Sosyal Demokrat Halkçı Parti - Anavatan Partisi ve günümüzde de Adalet ve Kalkınma Partisi-Cumhuriyet Halk Partisi şeklinde görebiliriz. Rekabet, ekonomi, siyaset ve sanat da dahil birçok alanda, tolere edilebilir bir seviyede tutulduğu sürece, kaliteyi ve niteliği arttırabilir.Gelgelelim yakın siyasi tarihimizdeki gibi vizyonel ve gelişmeci bir bakış açısından çok adeta bir kör dövüşü şeklinde sürdürüldüğünde kaliteyi bozmasının yanında bireylerin ve  toplumun psikolojisi ve sosyolojisini de bozduğu yadsınamaz bir gerçek.

 Kısa tarih yolculuğundan dönüp günümüze odaklanırsak, güçlü bir Adalet ve Kalkınma Partisi'ni,güçlenmeye çalışan bir Cumhuriyet Halk Partisi'ni, yerinde sayan bir  Milliyetçi Hareket Partisi'ni ve parlamentoda önemli sayıda vekili bulunan bir  Barış ve Demokrasi Partisi'ni görebiliriz.

 Bugünkü gündem de aslında geçmiş yıllarınkinden pek farklı değil. Bir yanda ülkenin güç odaklarını yönlendiren, kaynaklarını elinde bulunduran egemen güçler ve onların geçmişe dayanan kontrgerilla yapılanmaları. Bir yanda 90 'lı yıllara dayanan hala çözülememiş devlet -mafya siyaset üçgenleri ve terör. Bir yanda hukuksal denklemi hala çözülememiş faili meçhul cinayet dosyaları. Bir yanda demokrasi adı altında tüm bu örgütlenmelerle savaştığını iddaa eden iktidar. Diğer yanda bu hesaplaşmanın çok da adil olmadığından şikayet eden ana muhalefet ve tüm bu karmaşının içerisinde öncelikli derdi siyaset veya genel ülke ve dünya durumu olmayan, akşam yeni başlayacak dizisine veya yarışmasına odaklanmış, tüm bu siyaset denklemlerinden uzak, apolitik, uyuşuk, popüler kültür müptelası bir kitle.

 Velhasıl Kaderimizden mi beceriksiz yöneticilerimizden mi bilinmez siyasal yaşamımız yine arapsaçına dönmüş durumda. Bu karmaşa sosyolojik ve psikolojik olarak hepimiz hayatlarını, ilgileniyor olsak veya olmasak da direkt olarak  etkiliyor. Sanayi ve Fransız Devrimi'ni kaçırmış, İnkılap Devrimleri'ni uygulama açısından birçok yöntem yanlışı yapmış, ekonomik sınıflarını bile tam olarak oluşturamamış üstüne üstlük bu karmaşaları yaşarken 3 resmi, 2 postmodern ve en az 5 tane de proje aşamasında kalan (iyi ki de kalan ) darbelere maruz kalmış bir ülkenin vatandaşları olarak gitgide kafası daha da karışan, yüzkasları gergin, kalbi donuk, vicdanı kayıp bireyler olduk.Ülkeye ve çevreme baktığımda genelde mutsuzluk ve bitkinlik görüyorum. Hayal kuramayan, dünyadan habersiz, bilişim çağının bile sadece eğlenceli ve tasasız kısımlarını içselleştirmiş, bilimsellikten uzak, statükocu, yerinde sayan sıkıcı tipler haline getirildik.Farklı olanların otomatizasyon dahilinde törpülendiği, standartın dışına çıkanın cezalandırıldığı garip bir gelişmişlik çağı ve algısında yaşıyoruz. Artık bu toprağın çocuklarının da mutlu olma zamanı gelmedi mi ? Artık biraz kıpırdanıp üzerimizdeki ölü toprağını atmamız gerekmez mi ? Karmaşa, beceriksiz yöneticiler, savaş, kan ve otorite bu toprağın vazgeçilmezi mi ? Yaşarken ölmek kaderimiz mi ?


Nevzat Onur Çapalov

3 Aralık 2011 Cumartesi

Kusursuzluk Sendromu

 Yaşadığımız son on yılın materyalist etkisinden midir yoksa kendi doğal mecrasında yürüyen sosyolojik bir süreç midir bilmem çevremde tanıdığım, gözlemlediğim çoğu birey kusursuzluğu arıyor ve kusurlarını mümkün olduğunca örtmeye çalışıyor. Okulda, durakta , sinemada, internette velhasıl neredeyse bütün sosyal mecralarda (buna web de dahil) ve yine neredeyse herkes, kusursuz imajı çizmek peşinde. Sosyal medya, google, youtube hatta şu anda üzerine yazmakta olduğum blog dahil tüm sibernetik-enformatik trendler de insanları kusurlarını törpüleyip kusursuzluklarını sergilemeye doğru güdülemekte ve motive etmekte. Çünkü günümüzde hayatlarımıza, fikirlerimize, evlerimizin içine ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay ve bu kolaylık hepimizin üstünde bir kusursuz olma baskısı oluşturuyor. İlk çağlardan beri hem dış dünyanın yıkıcı etkilerinden korunmak, hem kendine özel bir yaşam alanı oluşturmak için ev denen mimari bir yapıyı geliştirmiş olan insanoğlu, 2000' li yılların başından beri gelişen yeni iletişim trendleri ve genel algıyla bu geleneği yıkıp, her şeyini sergileme, kendine ait herhangi özel bir alan bırakmama ve sosyolojik olarak globalleşme gibi bir davranış biçimi geliştirmekte. Buna yeni çağın kişisel gelişim güdülemesini, insanlara yüzyıllar önce kaybettikleri özgüvenlerini tekrar kazandırmaya çalışan sihirli  kişisel gelişim kitapları, birbirlerine gösteriş satan öğrenci topluluklarını ve o toplulukların soğuk, içi boş seminerlerini falan da eklersek kitlesel bir kafayı yeme psikozuyla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Elde ettiğimiz sonucu da kafası ve boynu dik, gurulu ve kibirli, kıyafetleri parıltılı, gösterişli, kusursuz imajı çizen, bilmem kaç tane aptal toplulukta yöneticilik yapan ve bu mecralarda yaptıklarını çok önemseyen, çalıştığı işini ve seviştiği eşini sosyal medyasında paylaşan, tercihen Blackberry veya i-Phone sahibi  içeriği boş, görünüşü hoş bireyler olarak tasvir edebiliriz.Bu bireyleri bir barda, kafede, okulda falan görseniz, konuşsanız, bir kaç kelam etseniz, kendilerinin herhangi bir fizyolojik ihtiyaçları olmadığını, hayatta hiç kaybetmediklerini, hatta 10 milyon dolarlık bir servetleri olduğunu falan sanabilirsiniz. Ama biraz daha zaman geçirdiğimizde makyajlarının, onların yıkık iç dünyalarını saklamakta çok da başarılı olmadıklarını anlarız.Oysa onlarda hepimiz gibi günde üç öğün yemek yerler, bu yediklerini sindirim sistemleri vasıtasıyla dışarı atarlar, sabah uyandıklarında iğrenç bir ağız kokusu salgılarlar, lavobada burunlarını temizlerler, iki gün yıkanmadıklarında saçları yağlanır. Lakin gelgelelim bu gerçeklerinin hiçbirini sosyal paylaşım sitelerinde Blakberry' leri yoluyla paylaşmazlar. Onların derdi gösteriş ve kusursuzluk etiketlemektir ki bu da günümüz yaşam algısının bize dayattığı postmodern tüketim çılgınlığı ve materyalizminin kusursuz bir yansımasıdır. Oysa nitelik en az nicelik kadar önemlidir ve niteliği yansıtan en önemli organ da fondotenli suratlarımız, liposakşınlı kalçalarımız, jöleli saçlarımız, kirli sakallı karizmatik yüzlerimiz, takım elbiseli vücutlarımız değil kusursuza yakın işleyen beynimizdir. İnsan kusurlarından kaçmamalı onlarla yüzleşip donanım haline dönüştürmeli, tuvaletini yaparken bile keyif alabilmeli, kısacası kendi olmalıdır. Bizi kusursuzluğa güdüleyenler aldığımız kişisel gelişim kitapları, gittiğimiz yaşam koçları, kullandığımız elektronik cihazlar, etiketlediğimiz gösterişler, patlattığımız tüketim çılgınlığı ve daha binlerce araç vasıtasıyla servetlerine servet katarken, hipnotik uykudaki bizler kafayı yemekle yememek arasında vals yapmaktayız. 3. sınıf  bir dünya ülkesinin teknolojiyle buluşmasından kaynaklanan bu aptal kompleksler kafamızın içini  yemeden biz onları yiyip yok etmeliyiz.

Kendin ol, kusurlarını sev. Vals sıkıcıdır, takım elbiseli ciddi tipler sıkıcıdır, kusursuzluk sıkıcıdır.


'' Tek becerebildiğimiz, yarattığımız cehennemde daha çok yaşasın diye insan ömrünü uzatabilmiş olmamız.''

Nevzat Onur Çapalov

(Alıntı :Gündüz Vassaf- Cennetin Dibi )