Hürriyet

24 Aralık 2011 Cumartesi

Farklı Olana Vurmanın Dayanılmaz Hafifliği


  Kategori, sınıf, ırk, dil, din, gelir düzeyi vs. Ayrımcı imgeler güdüleyen kelimelerin yalnızca bir grubunu oluşturmakta tüm bunlar. Yönetenlerin, egemenlerin, sermaye sahiplerinin ve otorite dayatanların bu ve benzeri tanımlamalara ihtiyaçları var çünkü eğer insan denen yaratıcı varlık olur da kontrolden çıkarsa Dünya'yı bile değiştirebilir. Eğer algı ve bilinç  baskıcı denetimlerin kontrolünden çıkarsa tepeden inmeci anlayışın hiç istemeyeceği sonuçlara yol açabilir, eğer sosyolojik olarak güçlü bir yapılanma ve devrim yaratılabilirse Dünya'nın Tanrılık taslayan otoriter beyinlerine olan inanç bile  sarsılabilir. Bu tespitlerden yola çıkarsak bizlerden istenen her zaman itaatkar olmamız, kurallara uymamız, rasyonel olsun veya olmasın düzene uymamızdır. Olur da çıkıntılık yapan, karşı gelen, muhalif olan çıkarsa da bir şekilde çoğunluğa uyma ve farklı olanı törpüleme mekanizmaları işlemeye başlatılmaktadır. Evet tahmin ettiğiniz üzere bu yazımızda çoğunluğun yaptıklarını onaylamayan, sürüye uymayan, yalnız kalmak pahasına da olsa dik duruşundan taviz vermeyenleri öveceğiz ve yaşadıkları sorunları özetlemeye çalışacağız. Bize sunulan ve uymamız istenen kalıpları aşıp yepyeni bir bakış açısı yakalayan kategori dışı insanların çektikleri sıkıntılara değineceğiz. Kısacası deliliği öveceğiz, sıradanlığı yereceğiz.
   
     Ne zaman  hangi konuda olursa olsun farklı bir duruş sergilemeye çalışanlara  ' Dünyayı sen mi değiştireceksin ? Bu düzen böyle işler, ya bu deveyi güdersin ya bu diyardan gidersin. ' şeklinde motivasyon kırıcı bir formda, adeta bir balyoz etkisiyle kafalarına vurulmak suretiyle, bir klişe cümle grubu sunulur.. Küçük yaşlarında ya da erişkinlik dönemlerinde elbet herkes bir kez toplum tarafından dışlandığını sezmiş kendini küçük bir an için uzaylı gibi hissetmiştir. Bu durumu ' Toplum İçinde Ezilen ve Eriyen Birey Sendromu ' olarak da özetleyebiliriz. Bu durumu kendi hayatımdan örneklerle de zenginleştirebilirim. Mesela  ilköğretim çağında gördüğümüz vatandaşlık dersinde yaşadığım örneği hatırlayıp hala gülümseyebiliyorum. Öğretmenin, '' Türkiye anayasasının dördüncü maddesi,  anayasanın ilk üç maddesinin asla değiştirilemeyeceği üzerinedir. '' demesinin üzerinden yaklaşık üç saniye geçtikten sonra benim söz alıp '' Peki dördüncü madde değiştirilirse ne olur  öğretmenim ? '' deyişim, öğretmenin ve sınıfın  bu çocuk hangi gezegenden acaba şeklindeki bakışları falan hala hatırımda. ( Yeni anayasa çalışmalarında anayasanın dördüncü maddesinin değiştirilmesi üzerine görüşler olduğunu bilmek ve Türkiye'nin benim yaşadığım anının üzerinden 12 yıl geçtikten sonra bu meseleyi tartışması da ayrı bir ironi konusu olmuştur.) Bir başka örnek de  yine ilkokul çağında yanıma yaklaşıp '' Saçın çok uzamış Nevzat kestirmen gerekir.'' diyen saygıdeğer kadın hocama, '' Ama sizin saçlarınız benimkinden daha uzun ,siz niye kestirmiyorsunuz ?'' deyişim ve yine garip bakışlar altında pasifize edilişimdir. Lise hayatım boyunca ceket giymeden okula gidişim ve otoritenin sert uyarıları altında zaman zaman zorla belirli bir kıyafet modeli içine sokuluşum da güncel bir örnek sayılabilir. Bu örneklerde anlatmak istediğim öğretmenlerimin hakkında küçük düşürücü şeyler yazmak ya da bakın ne kadar zıpır ne kadar zeki biriydim demek değil. En nihayetinde ortalama bir zeka düzeyine sahip, ortalama bir üniversitede okuyan, ortalama bir gelir grubuna ait sıradan biriyim. Bu anıları yaşadığım hocalarıma da hala sonsuz saygı duymaktayım, hepsinin ellerinden öpmekteyim. Belirtmek istediğim , hepimizin, öğretmenlerin, öğrencilerin, tüm toplumun  sıradanlığa ve tekdüzeliğe alıştırılmak istenmesi ve  kategorik olarak hücrelerimize işletilen bu mekanizmaların doğum anımızdan beri bizleri nasıl pasif, uyuşuk bireyler haline getirmeye çalıştığı gerçeğine ışık tutumaktır. Eğer günümüzde otobüslerde giyim stillerinden dolayı dayak yiyen kadınlara rastlıyorsak, İstanbul'un göbeğinde küpe taktığı için veya uzun  saçlı olduğu için dövülen erkek haberleri duyuyorsak veya sırf görüşleri belli arkadaşların sığ beyinlerine fazla geliyor diye Hrant Dink ve nicesi öldürülebiliyorsa bu ülkede, farklı olanların üzerinden balyoz gibi geçen bu sığ anlayışları sorgulamayı çocukluk dönemimizden alıp bugüne taşımakta ve gerçekçi bir şekilde yüzleşmekte de bir sıkıntı  veya beis bulunmuyor demektir.

   Kabul etmek gerekir ki hassas ruhlu, vicdani değerleri yüksek, yaşamı sorgulayan, haksızlıklara karşı çıkabilen yani toplumdan farklı refleksler geliştirebilen özgün bireylerin devrinde yaşamıyoruz. Paranın Tanrısallaşması, emeğin metalaşması ve bu paraleldeki tüm popüler trendler ruhani, hassas, vicdanı hür ve sosyal eşitliğe inanan bireylerden çok pragmatik, fırsatçı, günü kurtaran bireylerin değerlerini kutsamaya devam etmekte onlarca yıldır. Okuyan, araştıran, muhalif olan, sorgulayan kişiler adeta birer suçlu gibi hapislerde, işkence odalarında çürütülürken, belli bir inanca, kategorizasyona, sıradanlığa, şiddete tapanlar yüceldi ve güçlendi gitgide. Bu süreç en sonunda birbirine benzeyen binlerce sıradan insan yığını yarattı ve amacına da fazlasıyla ulaştı. Üniversite gibi özgür bir ortamda bile hala kendini ifade etmekte zorlanan, topluluk önünde söz almaya çekinen, otoriteye karşı yapacağı herhangi bir eleştirinin hayatını kötü şekilde etkileyeceğini düşünen bir sürü genç beyin yavaş yavaş  ve sistematik olarak çürütülmekte. Daha da kötüsü bu kişiler kendinden farklı olanları da kendine benzetmek için yoğun bir çaba harcamaktan da geri durmamakta. Tabiki bu eleştirileri sadece kendi ülkemizle sınırlı tutmak yersiz olur. Elbette bütün Dünya, özellikle Sovyet rejiminin çöküşü ve  paralelinde serbest piyasa ekonomisinin tüm insani hücrelerimize bir hastalık gibi yayılması sonucu vicdani ve ruhani değerlerini kaybetti. Pragmatizm, hedonizm, narsizm gibi belirli bir dozun üstünde gayet tehlikeli olabilmesi olası bilinç akımları dört bir yanımızı sardı, bizi özümüzden saptırdı. Ama emin olun ki bu akımların Türkiye'ye yansıması daha güçlü ve zararlı oldu. Klasik bir din - tarım toplumundan bu gelişmişlik süreçlerine geçiş hepimiz için zorlu ve yıkıcı olmaya devam etmekte. Gücü, sermayeyi ve otoriteyi ehil olmayan ellere bırakarak sağlanmaya çalışılan kalkınma sadece belirli zümrelerin yanaklarını okşarken, toplumun çoğunluğunu yaşamdan dışladı. Buna klasik yetiştiriliş tarzının etkisiyle susmaya, dogmatik öğretilerin etkisiyle kurallara uymaya, siyasal otoritelerin darbeleriyle itaat etmeye alıştırılmış karmaşık beyinlerimizi de eklersek, farklı seslere niye açık olmadığımızı, niye tepkimizi ve sesimizi yükseltirken çekingen davrandığımızı veya niye karşı fikirlerle empati kuramadığımızı daha iyi anlayabiliriz. 
     
   Güncel haberlerden takip edebildiğimiz ölçüde Dünya'nın bir çok ülkesinde ve bölgesinde isyan, haykırış ve bir hak arayışı artarak devam ediyor. Şili'de öğrenciler eğitim hakları ve reform talep ediyor. Amerika'da çoğunluğu genç yaşta olan eylemciler yönetenlerine yıllarca biriken borçların ve oluşan gelir adeletsizliğinin sebeplerini soruyor. İspanya'dan Yunanistan'a kadar neredeyse bütün Avrupa Halkları belirli haklar ve adalet için otoritelerini sorguluyor. Yine bu halklar İtalya ve Yunanistan'da yönetim değiştirirken, Rusya'da artan Putin baskısına baş kaldırıyor. Arap ülkelerini ve Ortadoğu yaklaşık bir yıldır müthiş bir muhalefet algısı geliştirmekte. Fakat ülkemize dönersek  herhangi bir adaletsizlik ve eşitsizlik yokmuş gibi herkesin sus pus ve sessiz olduğunu görüyoruz. Biraz ses çıkaran aktivist kitleler de hapisle, tutuklulukla, baskıyla ve benzeri otokratik  argümanlarla sindirilmekte. Farklı algı geliştirenler, düşünenler, sorgulayanlar toplumdan ve siyasal mecralardan bilinçli olarak o kadar uzak bırakılmışlar ki muhalefet yapmayı bile unutmuşlar. Tüm Dünya cadı kazanı gibi kaynarken ülkemiz süt liman. Herkes sessiz, kati, sıradan, uyuşuk ve tepkisiz. Yıllardır neredeyse ilköğretim çağından beri öğretilen pasiflik, korkaklık, tepkisizlik gibi yerin dibine geçesi değerler tüm beynimizi ve vicdanımızı işgal etmiş durumda. Tüm bu sistematik bilinçli olarak bir öğrenim sisteminden çok öğrenilmiş bir çaresizliğe dönüştürülmeye devam etmekte.
        
     Tüm bu zorluklara rağmen yaşamaya devam ediyoruz ama maalesef bazıları bizim kadar şanslı değildi ve ülkemiz maalesef bazıları için daha da acımasız davrandı. Hepimizin yaşadığı küçük hayal kırıklıklarının ve yenilgilerin çok ötesinde  bazılarının hayatlarına mal  olan acı deneyimler yaşandı bu ülkede. Farklı olanı, sürüden ayrılanı kurtların kaptığı onlarca acı deneyim yaşamış bir coğrafyanın çocuklarıyız netekim.  Katilleri hala bulunamayan Uğur Mumcu ve nice değerli yazarın başına ne geldiyse sıradan olmadıklarından, kimseye eyvallah etmediklerinden geldi. Hrant Dink onca tehtide rağmen kalemini yamultmadığı, düşündüğünü savunduğu için canice katledildi. Festus Okey isimli Afrikalı bir kardeşimiz Beyoğlu emniyetinde sürüden ayrıldığı veya farklı olduğu için yok edildi. Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu ve nicesi kafalarına geçirilmek istenen kalıbı kabul etmedikleri için şu an aramızda değiller. Server Tanilli siyasi görüşleri bazılarının hoşuna gitmediği için tekerli sandalyeye mahkum bir yaşam sürdü, yaşarken öldürüldü. Erdal , Deniz , Yusuf, Mahir, Hüseyin ve nicesi farklı oldukları için, otoriteye itaat etmedikleri için törpülendiler. Yavuz Çetin Türkiye'nin en yetenekli müzisyenlerinden biriyken benzer algılar ve yaşamsal çarpıklıkların ruhunu zedelemesi sonucu kendi canına kıydı. Daha yüzlerce kaybedilmiş değeri ve kişiyi sayabiliriz. Hali hazırda yaşıyor oldukları halde hayattan bir beklentileri kalmayan, sistemin acımasızca tükettiği nice güzel ruhlu adamı ve kadını çevremize biraz dikkatli baktığımızda fark etmemiz hiç zor değil. Maalesef Dünya'da farklı olan ve değerli kişiler meydanlarda devrim yaparken ülkemizde mezarlarında, cennetlerinde uyumakta. Elimizde kalan değersiz sonuç sanırım bu. Tüm bu değerlere, ezilenlere, yoldaşlara, vatandaşlara, kardeşlere selam olsun.
     
       Her şeye rağmen umuyoruz ki Dünya'ya yeni bir değişim sürecinin eşiğine geldi ve kapıdan geçiyor. Ve yine umutla bekliyoruz ki bundan öncekilerin aksine bu değişim ve devrim ülkemizi pozitif anlamda çok önemli bir etkide saracak, geliştirecek, değiştirecek. İnsani değerlerin, gelir adaletinin ve eşitliğin, sevginin, barışın değerinin anlaşıldığı bir gezegeni ve ülkeyi tüm bu olumsuzluklara rağmen düşlüyor ve özlüyoruz. 
     
       Ve son olarak kişisel önerim çevrenize bakın ve çevrenizi iyi gözlemleyin. Bir gün içinde kaç kere sıraya girdiğinizi  bir düşünün. ( Okul yemekhanesi, bankamatik kuyruğu, devlet dairesi, otobüs kuyruğu, market kuyruğu vs.) Bir gün içinde kaç kere tuşa bastığınızı bir düşünün. ( Bilgisayar, televizyon, otomatik kapı, bankamatik, otel odası vs.) Bir gün içinde kaç kere birilerine boyun eğdiğinizi düşünün.( Amir, memur, patron, hoca, şeyh vs.) Sonra bir ay içinde kaç kez fatura ödediğinize dikkat edin.(Elektrik, su, doğalgaz, internet vs) Sonra bu faturaların içeriğinin ne olduğuna göz atın, araştırın.( TRT vergisi, okuma bedeli, yazma bedeli, kazık bedeli vs.) Sonra çevrenizde istem dışında da olsa maruz kalmak zorunda olduğunuz kanserojen etkisi kanıtlanmış elektro manyetik dalgaları düşünün. ( En azından evinizden çeken wireless hatlarını kontrol edin, uydudan gelebilecek insan psikolojisini etkileyebilen H.A.A.R.P sinyalleri hayal edin vs.) Genetiği değiştirilmiş besinleri nasıl midenize indirdiğinizi düşünün. ( Her türlü meyve ve sebze vs.) Evinizin yakınına inşa edilen termik santrallerin hayatınızın kaç yılını, nefesinizin ne kadarını çalabiliyor olabileceğini düşünün. Daha sonra popüler kültür pompalayan aptal kutusu televizyonlarımızın  beyninize ve düşüncelerimize nasıl tecavüz ettiklerini düşünün.( Acun Ilıcalı'nın gününüzün kaç saatini aldığını veya Nihat Doğan'ı düşünün.Yetmediyse düşen ve çıkan dolar hisselerini ve bu sırada jöleli, fondotenli ekonomistlerin attıkları gösteriş kahkahalarını düşünün vs.) Dünya finans kaynaklarının yaklaşık yüzde 80'nin, Dünya nüfusunun yüzde 5 lik bir elit kesiminin güdümünde  olduğunu düşünün.  Evet siz aptal kurumlara kazandığınız üç kuruşun vergisini ödeyip hayatta kalmaya çalışırken, birileri haksız kazançlarına milyar dolarlar eklemekte. Ve son olarak tüm bu yaratılan aptal sistemi ve onun içinde nasıl eridiğinizi, yok olduğunuzu düşünün.
    
  Eğer bu yazıyı buraya kadar okuyabildiyseniz ve hala umarsızca gülümseyebiliyorsanız, mutluysanız, bir sıkıntı yaratamadıysak bünyenizde  size önerebileceğim herhangi etkili bir  tedavi yöntemim yok. Ama yaşam algımızın ve sistemin sığlığının farkına vardıysanız veya zaten çoktan beri bunun farkındaysanız, herşeye rağmen birlikte bir şeyleri değiştirmek için  hala yeteri kadar umut ve zamanımız var demektir. Farklı olanların kafasına inen vahşi balyozlara rağmen hala çok geç değil, farklı ve aktivist olmaya tam gaz devam derim, sizi de beklerim.
   
    Son söz de idealist fikirlerle dalga geçen otorite müptelalarına,  '' Bu kadar uğraştınız da neyi değiştirdiniz ? ''  diyenlere gelsin ve bitirelim ; 

    ' Evet belki Dünya'yı değiştiremedik, ama o da bizi değiştiremedi. '

 Sevgiler,
 Nevzat Onur Çapalov




.

                                




'' İnsanlık o kadar ilerledi ki artık görünmüyor. ''
Alıntı : R. Sharma

Hiç yorum yok: