Hürriyet

3 Aralık 2011 Cumartesi

Kusursuzluk Sendromu

 Yaşadığımız son on yılın materyalist etkisinden midir yoksa kendi doğal mecrasında yürüyen sosyolojik bir süreç midir bilmem çevremde tanıdığım, gözlemlediğim çoğu birey kusursuzluğu arıyor ve kusurlarını mümkün olduğunca örtmeye çalışıyor. Okulda, durakta , sinemada, internette velhasıl neredeyse bütün sosyal mecralarda (buna web de dahil) ve yine neredeyse herkes, kusursuz imajı çizmek peşinde. Sosyal medya, google, youtube hatta şu anda üzerine yazmakta olduğum blog dahil tüm sibernetik-enformatik trendler de insanları kusurlarını törpüleyip kusursuzluklarını sergilemeye doğru güdülemekte ve motive etmekte. Çünkü günümüzde hayatlarımıza, fikirlerimize, evlerimizin içine ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay ve bu kolaylık hepimizin üstünde bir kusursuz olma baskısı oluşturuyor. İlk çağlardan beri hem dış dünyanın yıkıcı etkilerinden korunmak, hem kendine özel bir yaşam alanı oluşturmak için ev denen mimari bir yapıyı geliştirmiş olan insanoğlu, 2000' li yılların başından beri gelişen yeni iletişim trendleri ve genel algıyla bu geleneği yıkıp, her şeyini sergileme, kendine ait herhangi özel bir alan bırakmama ve sosyolojik olarak globalleşme gibi bir davranış biçimi geliştirmekte. Buna yeni çağın kişisel gelişim güdülemesini, insanlara yüzyıllar önce kaybettikleri özgüvenlerini tekrar kazandırmaya çalışan sihirli  kişisel gelişim kitapları, birbirlerine gösteriş satan öğrenci topluluklarını ve o toplulukların soğuk, içi boş seminerlerini falan da eklersek kitlesel bir kafayı yeme psikozuyla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Elde ettiğimiz sonucu da kafası ve boynu dik, gurulu ve kibirli, kıyafetleri parıltılı, gösterişli, kusursuz imajı çizen, bilmem kaç tane aptal toplulukta yöneticilik yapan ve bu mecralarda yaptıklarını çok önemseyen, çalıştığı işini ve seviştiği eşini sosyal medyasında paylaşan, tercihen Blackberry veya i-Phone sahibi  içeriği boş, görünüşü hoş bireyler olarak tasvir edebiliriz.Bu bireyleri bir barda, kafede, okulda falan görseniz, konuşsanız, bir kaç kelam etseniz, kendilerinin herhangi bir fizyolojik ihtiyaçları olmadığını, hayatta hiç kaybetmediklerini, hatta 10 milyon dolarlık bir servetleri olduğunu falan sanabilirsiniz. Ama biraz daha zaman geçirdiğimizde makyajlarının, onların yıkık iç dünyalarını saklamakta çok da başarılı olmadıklarını anlarız.Oysa onlarda hepimiz gibi günde üç öğün yemek yerler, bu yediklerini sindirim sistemleri vasıtasıyla dışarı atarlar, sabah uyandıklarında iğrenç bir ağız kokusu salgılarlar, lavobada burunlarını temizlerler, iki gün yıkanmadıklarında saçları yağlanır. Lakin gelgelelim bu gerçeklerinin hiçbirini sosyal paylaşım sitelerinde Blakberry' leri yoluyla paylaşmazlar. Onların derdi gösteriş ve kusursuzluk etiketlemektir ki bu da günümüz yaşam algısının bize dayattığı postmodern tüketim çılgınlığı ve materyalizminin kusursuz bir yansımasıdır. Oysa nitelik en az nicelik kadar önemlidir ve niteliği yansıtan en önemli organ da fondotenli suratlarımız, liposakşınlı kalçalarımız, jöleli saçlarımız, kirli sakallı karizmatik yüzlerimiz, takım elbiseli vücutlarımız değil kusursuza yakın işleyen beynimizdir. İnsan kusurlarından kaçmamalı onlarla yüzleşip donanım haline dönüştürmeli, tuvaletini yaparken bile keyif alabilmeli, kısacası kendi olmalıdır. Bizi kusursuzluğa güdüleyenler aldığımız kişisel gelişim kitapları, gittiğimiz yaşam koçları, kullandığımız elektronik cihazlar, etiketlediğimiz gösterişler, patlattığımız tüketim çılgınlığı ve daha binlerce araç vasıtasıyla servetlerine servet katarken, hipnotik uykudaki bizler kafayı yemekle yememek arasında vals yapmaktayız. 3. sınıf  bir dünya ülkesinin teknolojiyle buluşmasından kaynaklanan bu aptal kompleksler kafamızın içini  yemeden biz onları yiyip yok etmeliyiz.

Kendin ol, kusurlarını sev. Vals sıkıcıdır, takım elbiseli ciddi tipler sıkıcıdır, kusursuzluk sıkıcıdır.


'' Tek becerebildiğimiz, yarattığımız cehennemde daha çok yaşasın diye insan ömrünü uzatabilmiş olmamız.''

Nevzat Onur Çapalov

(Alıntı :Gündüz Vassaf- Cennetin Dibi )

Hiç yorum yok: