Hürriyet

20 Aralık 2011 Salı

Misyon, Vizyon ve Türkiye'de Üniversite Kavramı



Vizyon ve misyon. Allah'ın belası iki sıradanlık abidesi kelime. Hangi kapitalizm müptelası şirketin, hangi içi boş topluluğun veya kurumun içine girerseniz karşınıza çıkacak olan ilk gösteriş etiketi 'Vizyon ve Misyon' dur. Bu öyle bir etikettir ki duvara asılı durmaktan ve zaman zaman bakılıp iç geçirilmekten başka bir işe yaramaz. Prosedür, sıradanlık, statüko gibi sıkıcı kavramların adeta sağlamasını yapan bu iki kullanışsız ve samimiyetsiz gereklilik, kavramsal bir vizyon yaratmaktan ziyade kurumların kurdukları hayalden ne kadar uzak olduklarının bir tür itirafıdır aslında . Tabi bu sıkıcı kavramlardan nasibini alan yüce  kuruluşlarımızdan biri de Yüksek Öğretim Kurumunun emirlerine tabi olan üniversitelerimizdir. Diğer sıkıcı kurumları ve vizyonsuzluklarını eleştirmeyi başka bir yazıya erteleyerek, spesifik olarak üniversitelerimizin  bir türlü oluşturamadıkları vizyon ve misyonlarına giydirmeye başlayalım izninizle bu yazımızda da.

 Üniversiteler, net olarak kökenine hala inilememiş olsa da, ilk işaretlerinin Eflatun ve Aristo dönemlerine uzandığına inanılan ve bu dönemlerde insanların dini ve siyasi baskı unsurları olmadan bağımsız felsefe tartışmaları yapabildiği alanlar olarak tanımlanabilir. Bu akımın yansımaları zamanla doğuda ve batıda din, astronomi, felsefe, tıp, matematik gibi alanlarda kendini göstermiş ve Dünyayı algılama, yaşamı sorgulama, özgür düşünebilme, gelişme ve bilim üretebilme gibi sonuçlara ufuk açmıştır. Kısacası üniversitelerin kuruluşunun özgür düşünülebilen, bilim üretilebilen, felsefe tartışılabilen özgür alanlar olarak başladığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Binlerce yıl önceki bu amaç ve vizyondan günümüze yani yakın Türkiye tarihine geldiğimizde ise ilk üniversite işaretlerinin Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde, askeri yenileşme hareketlerinin başladığı ve teknik bilginin öneminin anlaşıldığı 18. ve 19. yüzyılda başladığını ve militarist kaygılarla da olsa belirli bir gelişimin sağlandığını iddaa edebiliriz. Cumhuriyet tarihi ve özellikle 1950'li yıllardan sonra da şu an köklü sayılan birçok üniversitenin kurulduğu ve geliştiği söylenebilir. Peki günümüze daha da yakınlaşırsak, ülkemizin üniversitelerinin bugünkü durumlarına odaklanırsak ne görüyoruz, yüce vizyondan herhangi bir örneğe rastlayabiliyor muyuz ?

  Üniversite sorununu  hakkıyla ele alabilmek için öncelikle tüm eğitim sistemimizin çarpıklığına işaret etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Korkusuz doğan, çocukluk döneminde cesur kararlar alabilen, düşe kalka acıyla da olsa hayatı öğrenmeye ve algılamaya çalışan meraklı bireyler olan bizler, ilköğretim adı verilen bir sürece girdiğimiz günden beri maalesef pasif, korkak, otoriteye itaatkar bireyler haline getirildik. Sınıf ve okul adı verilen ortamlarda disiplin altında  baskıyla öğretilen davranışlar, ' sus ', ' otur ', ' kalk ' gibi emir kipleri içeren otoriter başlıklar ve Türkiye toplumunun kendine özgü farklı olanı törpüleme algısı hepimizi muhteşem bir düzen ve intizam içerisinde sisteme adapte etti, hapsetti, törpüledi. Bu mantık dışı  ilköğretim ve orta öğretim süreçlerinden kafası karışık bir şekilde çıkan bizler makul bir çıkar yol ararken ise otorite boş durmamış, 'Ey Türk Gençliği'ne Öğrenci Seçme Sınavı adı verilen çok daha büyük bir sürpriz hazırlamıştı. Hayatımızın tam olarak neresinde kullanacağımızı çözemediğimiz bilgi sorularını çözmek zorunda kaldık, ve bu aptal bilgileri öğrenebilmek içim dershane adı verilen kurumlara milyarlarımızı ve daha da önemlisi değeri milyarlarla ölçülemeyecek değerdeki zamanımızı yatırdık. Sonuçta da iyi veya  kötü Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi başlığı altındaki bir yüksek öğrenim kurumuna itinayla seçildik ve yerleştirildik. Peki şov bitmiş miydi ? Otorite sesini kesmiş miydi ?Artık özgür müydük ? O yüce vizyon artık bizi de kapsayabilecek miydi ? Üniversite bize yeteri bir özgürlük ve düşünme hakkını tanıyacak mıydı ? Korkarım hayır.

  Günümüz üniversitelerine baktığımda, otoritenin hala çok etkin bir şekilde hüküm sürdüğünü ve üniversitelerin özgürlükten, düşünsellikten ve bağımsızlıktan çok uzakta bir vizyona sahip olduklarını görüyorum. Öğrenci Seçme Sınavında sorgulanan saçmalıklar yetmezmiş gibi üniversitelerde de ağır teorik ve katı eğitimlerle insanların beyni çürütülmeye devam edilmekte. Çevremde gözlemlediğim ve bu ağır teorilerin müptelası olmuş, ortalamalarını bir puan daha yükseltip otoriteye yaranmaya çalışan tiplerin aslında hayatlarını boşa harcadıklarının  farkına ne zaman varacaklarını merak ediyorum. Bu sözde yüce üniversite algısı ve vizyonunun sonucunda, çok iyi integral alan ama hayatı ciddiye alamayan, son derece teknik çizimler yapabilen ama kendine belli bir gelecek planı çizemeyen, rakipleriyle yarışma uğruna bir puan daha kapabilmek için birbirlerinin üstüne çekinmeden basabilen ama kafaları yaşamın amacına basamayan, iktisat doktrinlerini ezbere bilen fakat kendini iki kelime ile bile ifade etmeyi bilemeyen apolitik ve asosyal uyuşuk bireyler haline getirildik. Bu ülkenin ve bu gezegenin, ezberci algıyla yetişen cetvel beyinli diferansiyel yürüyüşlü işe yaramaz bireylerle çok daha ileriye götürülebileceğine hangimiz inanır. Ülkenin en özgür ve bağımsız kurumu olması gereken üniversitelerin bu içler acısı hali kimin eseridir ? Yüksek Öğrenim Kurumu adı altında abes bir otorite tüm bu sistemin üstünde kara bulut gibi dolaşırken hangimiz gerçek anlamda bir yetkinlik kazanabiliriz ?

    Hakkını yememek gerekir ki bu sıradanlığa kafa tutan gerçekten vizyoner bireyler, öğrenciler de hala var. Kendi ayakları üzerinde duran öğrenci topluluklarının çalışmalar yapması, sanatla ilgili ve müzikle ilgili uğraşlar yapan güzel öğrenci kulüplerinin var olması, gönüllülük esasına dayanan muhteşem işler başaran  öğrenci grupları bulunması bu gençlik için hala çok umutlu olabileceğimizin sadece birkaç kanıtı. Bunlara tüm baskılara ve YÖK'ün maaşlı güvenlik görevlilerine rağmen apolitik olmayıp politik duruşlarını cesurca sergileyebilen aktivist öğrencileri de eklemek gerekir. Dergiler çıkaran, yayınlar yapan, projeler üreten, kongreler düzenleyen, konserler veren, felsefe kulüpleriyle işbirliği yapan, eylemlere katılan, kanıksanmış tüm sıradanlığa tepki gösteren aşmış bireylere verebileceğimiz bir akıl yok. Onlar zaten farkındalığına ulaşmış ve hayatının amacına uygun yol alan muhteşem değerler. Esas düşünülmesi gerekilen mesele üniversite, hoca, not, ezber gibi korkular arasında kıstırılmış ve otoriteye boğun eğmiş sıradan tipleri nasıl tekrar kazanabileceğimiz, kafamıza vurulan bu otorite balyozunun hipnoz etkisinden nasıl kurtulabileceğimizdir.

     Peki bu kadar karamsar bir tablo çizildikten sonra, bu zorluklar çekildikten sonra, tüm bu karanlık süreçlerden geçildikten sonra ülkemiz gençliği ne ile ödüllendiriliyor ? Vizyonu falan şimdilik boş verelim, en azından günlük ihtiyaçlarını karşılayabileceği, mutlu olabileceği bir işe ve maaşa ulaşabiliyor mu ? Korkarım buna da cevabım hayır ! Türkiye gençliğinin üniversite mezunlarının yüzde 25'i işsiz. Geri kalanlardan da herhangi bir işe sahip olup da çok mutlu olduğunu, her kurumun tabelalarında bahsettiği o muhteşem vizyona ulaştığını söyleyen herhangi biriyle henüz tanışmadım veya böyle biri maalesef yok. Her yıl milyonlarca kişi, bir devlet kurumuna girip doğduklarından beri boyun eğdikleri otoriteye hayatları boyunca boyun eğmeye devam edebileceklerini garanti edebilmek için KPSS  adı altında bir sınava müracaat ediyor. Ya da ALES denen bir sınava girip yaşıtlarıyla yaptığı yüzlerce yarışa bir yenisini  ekliyor. ( Ales'e müracat edip o saçma sapan soruları çözmeye çalışan akılsızlardan biri de benim. )  Bu sınavlarda da dolmakta olan bir havuz veya fındık satmakta olan bir bakkalla çeşitli sorunlar yaşıyor. Saçmasapan ve çoktan seçmeli olan test anlayışıyla öğrenciler belirli seçenekler arasına sıkıştırılıyor. Bireyler havuz problemini çözebilmenin hayatı çözmeye yeteceğine inandırılıyor. Yıllardır sarf ettiği enerji, orta öğretim ve üniversite eğitimi için girdiği sınavlar yetmezmiş gibi hayatının en verimli yaşlarını da KPSS saçmalığıyla çürütüyor çünkü yaşaması için başka bir çıkar yolu kalmamış olduğuna inandırılıyor. İşte 21. Yüzyıl Türkiye'sinin gençlik vizyonu bu.

   Son olarak naçizane tavsiyem lütfen sıradan olamayalım, otoriteye boğun eğmeyelim, bize doğru olduğu söylenen şeyleri olduğu gibi kabul etmeyelim. Üniversite gibi kutsal bir mekanı sadece hantal bilgileri çözüp sınavlarda yarıştığımız  sıradan bir yer haline getirmekten vazgeçelim. Sanat, müzik, felsefe,girişim, gelişim, inovasyon içeren vizyon sahibi ( boş amaçlar için kurulmuş olanlardan itina ile sakının.) öğrenci kulüplerinden yararlanalım. En önemlisi de hayat amacımız üzerine bir kez olsun düşünelim. 20'li yaşlarını yani hayatının baharını yaşayan bir bireyin boynu bükük, tutuk, çekingen tavırlara hapsedilmesini kabul etmeyelim.

  100 milyar galaksi, 12 milyar yıllık kozmik tarih, binlerce yıllık insanlık tarihi yanı başımızda tüm gizemiyle dururken, bizler hala kölesi olduğumuz bir iş edinmeyi, aptal bir devlet kurumunda hayatımızı çürütmeyi, alacağımız kıçı kırık bir emeklilik sigortasını hesaplamayı, düşten uzak bir üniversite hayatı yaşamayı falan kutsuyorsak hala, Tanrı da ne olur bizi kutsasın bir an önce.
  
                                                                                     Nevzat Onur Çapalov

'' Başkalarına bağımlı olma, başkalarının peşinden gitme.

Tekdüzelik, sıradanlıktır. ''

Alıntı : Stefano D'anna
   

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Yazınız çok kaliteli, başarılarınızın devamını diliyorum...