Hürriyet

15 Aralık 2012 Cumartesi

Şahbaz


Son on yılda artmakta olan ve her gün canımızı yakan bir terör olgusuyla, Uludere’de vatandaşını katleden ve özür bile dileyemeyen bir devlet kavramıyla, periyodik olarak yaşam şartlarını zorlaştıran bir zam gerçeğiyle, asgari ücretle kabul edilebilir açlık sınırının altında yaşayan aileleriyle, yüzde 20sinden fazlası işsiz olan üniversite mezunu kaliteli işsizleriyle, neredeyse bütün komşularıyla yaşadığı gerginlikler ve savaş çığırtkanlıklarıyla, kadın cinayeti, tecavüz ve töre gibi yıllardır çözülemeyen feodal tabularıyla, çarpık yapılaşma ve kentleşme gibi sorunlarıyla, adil ve vizyoner bir gelir dağılımı sağlayamayan iktidar ve bakanlıklarıyla, kan soslu kont-gerilla yapılanmaları ve  yerleşik gladyolarıyla, bir türlü adil bir sonuca ulaştırılamayan Hrant Dink, Pınar Selek, Sivas Davaları, onlarca cinayet  davası ve azınlıkların haklarının gasp eden nevrozlarıyla, kurum sınavlarından atamalara ve iş bulmaya kadar her alanda dönen torpil ve haksızlıklarıyla, milyarlarca liralık boyutlara ulaşan milyonlarca banka maduru kredi ve kredi kartı borçlusuyla, ideal bir hale getirilemeyen partiler ve seçim yasasıyla, vaat edildiği halde bir türlü açılamayan Avrupa Birliği fasılları ve ulaşılamayan Avrupa Birliği vizyonuyla ve son olarak madden ve manen tükenmiş bireyleriyle mutlu, huzurlu, bolluk, bereket ve barış içinde yaşayan bir toplum ve coğrafya olduğumuz Başbakanımız dışındaki hiç kimse tarafından  iddaa ve kabul edilemez.

Öte yandan bunca derde ve yapısal soruna rağmen, ülkeyi tüm güçleri ve erkleriyle ablukaya alabilmiş yüce yönetenlerimiz gündeminin ; filtreli internet kullanımı, yeni şehirler ve yerel yönetimler yasası, yeni yök yasası, yeni iş kanunu yasası, yeni özelleştirme yasası, kürtaj yasası, devlet tiyatrolarının kapatılması kanunu ve iç tüzüğü, konforlu kadrolaşma şartlarının sağlanması, kadın vajinası ve kadının Müslüman-sunni ahlakına uygun olup olmadığı olgusu, yeni patriot füzeleri, başkanlık sistemine geçişin ve iktidarı pekiştirmenin yolları, stratejik maden yataklarının özelleştirme süreci, halkın ahlakına uygun olmadığı düşünülen dizilerin yayından kaldırılması ve daha nice anlamsız konular gibi halkın ve halkı oluşturan bireylerin pek de esas gündemi olmayan şeylerle dolu olduğunu görüyoruz.

Kısacası, yıllarca halktan kopuk, tepeden inmeci diye tanımladıkları iktidarların konumlarına eriştiklerinde, kendilerinin de halkın gündeminden kopup rant ve politik genleşme derdine düştüklerini rahatlıkla gözlemleyebiliyoruz bu yüce yönetenlerin. Her zaman ve her yerde halkının arkasına sığınan ve aldığı oy oranının kendisine tanrısal bir güç verdiğini sanan bu sanrısal yönetenler, ironi şudur ki aslında halkın ve ortalama bir bireyin dertlerine en uzak konumdalar. Bu kopukluk Uludere de, Tandoğanda da, Çağlayanda da, Hopada da  her gün daha fazla hissedilir oluyor.

Kısacası Şahken şahbaz olanların ülkesinde hayata tutunmaya çalışan bireyleriz ve bu gerçekten çok zor. Ama bugünkü sessizlik veya kabullenmişlik hali sonsuza kadar sürmeyecek. Bu ülkenin ve yaşamsal değerimizin hiçe sayılmasına elbet bir gün gereken tepki koyulacak. Bu ülke bundan önceki onlarca beceriksiz iktidara kalmadığı gibi dönemin egemenlerine de kalmayacak. Hak sonunda yerini bulacak.

Belki bugün değil ama yarın mutlaka yıkmaya hazır olacağız, bu şah bu şahbaz devrini. 






Sevgiler,
Nevzat Onur Çapalov 

25 Kasım 2012 Pazar

Vicdani Net

Vicdanî ret : Bir bireyin politik görüşleri, ahlaki değerleri veya dinsel inançları doğrultusunda zorunlu askerliği reddetmesidir. 

 ‘ Her Türk asker doğar ’, ‘ Her şey vatan için ’, ‘ Ne mutlu Türküm diyene’, Şehitler ölmez, vatan bölünmez’ gibi kalıplaşmış inançlar ve dogmalarla büyütülmüş bir toplumun görece açık fikirli gençleriyiz. Ama ne kadar açık fikirli olursak olalım, ne kadar özgür düşünceye önem verirsek verelim, bilinçaltımızın bu taşlaşmış kalıplar ve onların türevleriyle dolu olduğu gerçeğini yadsıyamayız. Evet beyinlerimiz, kitaplarımız, resmi tarihimiz, ailelerimiz, öğretmenlerimiz, okullarımız, siyasetçilerimiz, önderlerimiz ve bu toprağa ve bizlere hükmeden neredeyse tüm etkenler Osmanlıdan ve diğer eski geleneklerimizden miras kalan dinsel ve sosyal unsurlar ile Cumhuriyet Dönemi iklimi ve öncesindeki İttihat ve Terakki anlayışıyla süslenmiş militer unsurlarla iç içe geçmiş ve bilinçaltlarımızdan beyin hücrelerimize kadar içimize başarıyla işlemiştir. Dolayısıyla kendisini büyük ölçüde muhafazakar, müslüman, vatansever, mütedeyyin, şehitlerine ve ecdadına bağlı, dindar vb sıfatlarla tanımlayan bir toplumda vicani ret ve antimilitarizm gibi kavramları bırakın tartışmayı ağzımıza almak bile cesaret ister hale gelmiştir. Ama şu da bir gerçektir ki nasıl 15. Yüzyılda yapılan uygulamalar o günün şartlarına göre uygun ve erdemli bulunsa da bugün bakıldığında saçmalıklar yumağı olarak görünüyorsa, Nasıl ki Dünya Savaşları dönemlerinde sınırlarını 3-5 km genişletme hırsıyla savaş sirenleri çalanlar bugün o dönemki uygulamaların saçmalıklarını fark etmişlerse bizler de beynimizi kemiren bu dogmalardan elbette bir gün kurtulacak ve yersiz yere hayatlarımızı hiç tanımadığımız ve sıcak bulmadığımız ve hiç tanımayacağımız ve sıcak bulmayacağımız yersiz ideoloji ve inançlarla geçirmekten vazgeçeceğiz. Çünkü insanın ecdadından, önderlerinden, öğretmenlerinden, siyasetçilerinden, şehitlerinden ve diğer garnitür unsurlarından çok daha önemli bir değeri var ki o da kendisi ve tüm engellemelere rağmen gelişmeye çalışan aklıdır. 

 Askerlik ve militarizm tarihini incelemek ve detaylı olarak irdelemek sanırım basit bir bloğun kapasitesini aşacak bir durum. Ama en azından Dünya tarihinin kanla yazılan, şiddet içeren, dil din ırk ve etnik kökenli ayrım yaratan koşullarına çanak tutan ve bu durumlardan beslenen yegane unsurun insanlığın kendini bildiğinden beri militarizm, askerlik ve savaş kavramları olduğunu kolayca anlayabiliriz. Bütün insanlığı bir kenara bırakalım sadece şu gün itibariyle bile trilyonlarca doların militarist harcamalara ayrıldığı, vergilerimizle ayakta durak devletimizin bile bu paraları patriot füzelerine harcadığına tanık olmaktayız. 

Üzülerek ve hatta bazılarınızı sinir ettiğimi bilerek belirtiyorum ki her Türk asker doğmaz, zaten her doğan Türk doğmaz bu coğrafyada. Veya bilimsel ve biyolojik bir etnik köken analizi yapmaya kalkarsanız genetik olarak Türk tanımına tam olarak uyan ( Kafatası çapı, kemik yapısı, saç ve göz rengi ve diğer spesifik özellikleri ) bir birey bulmanız imkansıza yakındır, birbirine karışmış şu gen havuzunda. Velev ki bu birey Türk doğsun, o zaman da asker veya askeri unsurları sever olarak doğmaz, en azından Türk kökenli olarak tanımlanabilecek beni bile ele alırsak. Yine üzülerek belirtiyorum ki şehitler de ölür, vatan da bölünür. Hem de öyle bir bölünür ki hücreleri atomları kıskandıracak cinsten bölünür. Kendi vatan ve toprağının sonsuza kadar baki olacağına olan uyuşuk inanç 19 . ve sonraki Yüzyılların dayattığı Ulus Devlet paradigmasının türevleri olan bizlerin kafasında hala gerçekçiliğini koruyor olabilir ama Dünya Tarihine ve sosyal ve siyasal değişimlere biraz meraklı biri görebilir ki bu gezegen de değişmeyecek tek şey hareket ve değişimdir, ve bu değişim ve aktivasyon yaşadığımız şu günlerde hiç olmadığı kadar hızlı yol almaktadır. Şehitler de ölür, bu tam bir alt kültür tesellisidir, fakir ailelerin fakir çocukları genelde militer bir saçmalık uğruna dağlarda ölür, sistem de onları bu ölümlerin aslında ne kadar kutsal ne anlamlı olduğuna inandırır. Oysa dünyada kutsal bir ölüm yoktur, bu aptal ve sığ inanış insanın her bir hücresinin canlılığına karşı olduğu gibi her zaman hayatta kalmaya uğraşan bilinçaltı ve tüm diğer kompleks sistemlerinin amacına da karşı gelmektedir. Bilimsellik, akıl, mantık, duygu kısacası ele alabileceğimiz tüm parametreler açısından ölüm saçma, istenmeyen ve kötü ve yoksunluk yaratan bir durumdur. Askeri ölümü kutsamak da bir züğürt tesellisinden öteye gitmemektedir. Bir diğer saçma inanış da her şeyin vatan için olduğu görüşüdür. Bu aptal tezi çürütmek için sadece bir adet mantık içeren soru yeterlidir ’ Herşey Hangi Vatan İçin ? ’. Yaklaşık 200 tane ülkenin bulunduğu bu gezegende hangi narsist duygularla en değerli toprak parçası veya coğrafyaya bizim sahip olduğumuzu iddaa edebilliriz ? Peki her şey hangi vatan için ; Amerika Birleşik Devletleri İçin mi, Türkiye Cumhuriyeti İçin mi, Demokratik Kongo Cumhuriyeti için mi ? Bu saydığım vatanlardan hangisi için ölmeye değer, veya hayatımızım en değerli dönemini askeri bir karakol altında harcamaya neden olan kutsallığa hangi akıldışılık bizi inandırabilir ? Vatan ne kutsal bir mittir ne tapılması gereken bir kavramdır. Devlet, cumhuriyet, vatan, millet ve diğer tüm benzer argümanlar insanların daha mutlu ve daha sistematik yaşamasını öngören veya öngörmesi gereken insan icadı kavramlardır. Yani ölmeyi istediğimiz, kutsal olduğuna inandığımız, ecdadımız diye saygı duyup ‘ yakarız, yıkarız’ nidalarıya aklımızı yitirdiğimiz tüm bu kavramları insan aklı üretmiştir. Evren bundan yaklaşık 12 milyar yıl önce oluştuğunda vatan diye bir kavramı üretmedi, veya bu kavramlar beyinlerimize zeplinler vasıtasıyla ve büyük kutsallıklar sonucu inmedi. İnsan beyni ürettiği ve işe yaramadığını gördüğü sistemleri halkların ve sosyal kitlelerin beynine çeşitli hilelerle soktu ve bu kavramları kutsallaştırdı. Hatta daha da ileri giderek din kavramının da gayet rahatlıkla bu eksende tartışılabileceğini düşünüyorum. Eğer ‘cihad’ maksadı altında bize yeri geldiğinde ölmeyi emreden dinlerimizin büyük bir bölümünün inanılanın aksine insan hayalgücüyle ve çeşitli manipulasyonlarıyla şekillendiğini anlayabilsek her şey daha farklı olabilirdi. O zaman aynı dine mensup iki meshebin niye birbirini öldürdüğünü veya bu kadar kutsal ve tartışılmaz doğrulardan oluştuğuna inandığımız bu kutsallıktan nasıl yüzlerce mezhep, tarikat doğabildiğini veya aralarında nasıl bu kadar ayrılık olabilidiğini daha iyi irdeleyebilirdik.

 Konuyu dağıtmadan başlık eksenine toplarsak ben bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve genciyim. Ve ülkemin tarihsel açıdan diğer hiçbir ülkeden ne bir eksiğinin ne bir fazlasının veya kutsiyetinin olduğuna inanmıyorum. Bana kutsal, peygamber ocağı diye anlatılan askeriyenin doğru, dürüst, eşitlikçi ve namuslu olduğuna inanmıyorum ( Bütün yargılanan general veya subayı suçlamak istemem ama bir ordunun neredeyse yarısı kontrgerilla yapılanmalarından, geçmişte yaptığı darbelerden veya ekonomik manipulasyonlarla nasıl zengin olduğu gibi şüphelerden yargılanıyorsa, bana kimse bu kurumun yüceliğinden bahsedemez ) Bana güvenmem gerektiği konusunda baskı yapılan Polis Teşkilatının, Beyoğlunda Festus Okey’in, Halaskargazi’de Hrant Dink’in ölümüne nasıl göz yumduğunu gördüğümde, bana anlatılanların yalan olduğunu ve bu kurumun da güvenilir veya kutsal bir yanı olmadığını anlıyorum. 



Kısacası ben 24 yaşımda bir açık fikirli birey olarak, ömrümün en verimli çağını asker ocaklarında veya karakollarda geçirmek istemiyorum. Askerliğimi yapmamın bir fırsat eşitsizliği yaratacağı düşüncesinin de herhangi bir sağlam temele oturduğunu düşünmüyorum. Askere giden insanlar arasındaki eşitsizliği görmezden gelip ( Mesela Hakkari ile İzmirde askerlik yapanlar eşit midir şart olarak ?), veya alenen yapılan cinsiyet ayrımını görmezden gelip benim askerlik yapmayarak eşitsizliğe yol açtığım söylenemez. Vatan borcu kavramının da kabul edilebilir bir yanı olduğunu düşünmüyorum, çünkü ne ailem ne de ben bu dünyaya gelirken herhangi bir senet veya çek imzalamadım, bir antlaşma yapmadım bu vatanla veya diğer başka vatanlarla, savaşacağıma dair. Borcum olan tek şey eğer inanıyorsam Tanrım, veya evrenin ve doğanın kendisidir. Tüm bu söylemlerimi de havada bırakmıyor Birleşmiş Milletlerin, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği ve Avrupa İnsan Hakları kararlarına ve yüce olan tek şeyimizin olan insan aklına ve onun gücüne dayandırıyorum. Avrupadaki vicdani ret hakkı olmayan sayılı ülkelerden oluşumuzdan da utanç duyuyorum. Kimse ve hiçbir güç benim veya bir başkasının hayatını hangi kriterler göre yaşayacağını dikte edemez ve boyunduruk altına sokamaz. 'Bu coğrafya savaşa yatkın', 'Biz vatanı korumazsak kim korur' lafları benim veya özgür bireylerin sorunu değil. Devlet kavramı ekonomik sıkışıklıklarına ekstra vergilerle nasıl çözüm buluyorsa, güçsüzlüğünü nasıl militer orduları veya polisiyle kapatmaya çalışıyorsa, kendine göre nasıl hukuku şekillendirebiliyorsa stratejik veya jeopolitik sorunlarına da bir şekilde çözüm bulabilir. Bu coğrafya terörle veya savaşla sulanıyor diye ben yaşam hakkımdan veya özgürlüğümden vazgeçmeyeceğim. Özgür hiçbir birey de vazgeçmeyecektir. 

Dünyada askeriye ve militarizm kavramından daha gereksiz bulduğum tek kavram, onu sorgulamak yerine yücelten sığ akıl kavramıdır. Dünya bir gün silaha ve savunmaya harcadığı parayı aydınlık beyinler oluşturma emeli için harcarsa güneş her zamankinden daha parlak doğacaktır. 

 Silahsız ellerin ve düşünen beyinlerin artması dileklerimle. 





 Saygılarımla, 
Nevzat Onur Çapalov

29 Ekim 2012 Pazartesi

Biber Gazı ve Lacivert Ordu

 Ben bir Türkiye Cumhuriyeti genciyim. Hani şu cumhurunun bayramını kutlamak için valisinden izin almak zorunda olduğu cumhuriyetin çocuğu. Ulus Meydanı'ndan Anıtkabir'e yürüyebilmesi için yeterli miktarlarda biber gazı yemesi gerektiğine inandırılan halk toplulukların olduğu cumhuriyetin çocuğu. Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nin değil, 80 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti'nin çocuğu.

 Hani şu Hrant Dink'i katledip, bariz deliller olmasına rağmen 5 yıldır çözülemiyor görülen cinayeti işleyen devletin çocuğu. 800'ün üstünde insanın düşüncelerinden dolayı hapise tıkıldığı, Başbakanının hoşuna gitmeyen heykellerin emir üzerine derhal yıkıldığı, Uludere'de halkının kafasına bomba yağdıran fakat devlet erkanından gelecek bir özrü bile çok gören, dünyanın en pahalı benzinini ve sürekli zamlanan elektriği ve doğalgazını kullanan, fatura ödemekten ömrü kısalan , yüce  devlet ve cumhuriyet çocuğu. Asgari ücret ile açlık sınırı seviyeleri arasında belirgin farklar olan, işçisi ile patronu arasındaki maaş farkı 127 kat olan, son on yılda 1000 son otuz yılda 20000 şehit vermiş olan, Hizbullah militanları ve domuz bağcısı canilerin, Sivas'ta aydınları yakanların zaman aşımından yararlanarak, Deniz Feneri Derneği'nin yöneticilerinin ise yargısal düzenlemeler yapılarak serbestçe dolaşabilme hakkını kazandığı fakat  sadece eleştirel karikatür çizdiği veya kitap yazdığı için bazı yazar ve çizerlerin yargılandığı, tutuklandığı özgürlükçü cumhuriyetin çocuğu. Ne idüğü belirsiz tv program ve manipulasyonlarıyla aklı kaybolan,  tutunmak için hangi dala el atsa bürokrasiden veya iktidar hegemonyasından bir tanıdığı olmadan işleri yürütülemeyen, demokratik, laik, üniter ve anayasal cumhuriyetin çocuğuyuz ben, sen, biz, hepimiz.

 Ve şimdi durmuş diyorlar ki, 'bakanları yuhalamayın ayıp', 'demokrasi ve cumhuriyet şöleninizi kutlamayın günah', 'otoriteye laf etmeyin yazık'. Peki ben de o zaman diyorum ki bugün sayende özgürce kutlayamadığım cumhuriyetimin son 10 yılını sen işgal ediyorsun( Ve hepsinden önemlisi hayatımın da son on yılını ). Ondan önceki 10 yılları da türevlerin Demirel, Çiller, Yılmaz, Erbakan, Evren, Menderes yönetti, işgal etti. Sana ve senin gibilere tepki koymayacağım, seni yuhlamayacağım da Nikaragua Devlet Başkanını mı yuhalayacağım ? Benim üstüme benim maaşımla gecinen  devlet güçlerini, lacivert ordunu sürerken sana alkış mı tutacağım ?

Kıssadan hisse hayata senin gibi bakmadığım için, senin gibi inanmadığım için, koyduğun sınırlara mahkum yaşamadığım için, dindar ve kindar nesiller kalıbına sığmadığım için, ortalama zekayla bile kolayca anlaşılabilecek binlerce saçmalığını ve yeteneksiz kadrolarını görmezden gelemediğim için yok edilmeyi hak ediyorsam buyur meydan senin, güç senin, biber gazı senin, lacivert ordun senin. Ama emin ol ki cumhuriyet, özgürlük, demokrasi, nitelikli bilimsel ve seküler düşünce gibi kavramların tadını almış özgür bireylere senin faşizmin vız geliyor. Çok üzgünüm ama, tek tipleştirme projenin dışında kalan biz aciz kullarına da  katlanmak zorundasın. Dik durmayı öğrenmiş özgür bireyleri ve  özgün düşünceyi yok etmeye ne lacivert ordunun, ne biber gazının, ne militarist anlayışının, ne hukuksuz düzenlemelerinin ve haksızlıklarının, ne rant peşinde koşan yalakalarının, ne de despot külhanbeyliğinin gücü yetecektir. Bu ülke 61 tane Hükümet, 30 tane Başbakan, 11 tane Cumhurbaşkanı, milyonlarca haksızlık, yüzlerce yolsuzluk, binlerce rant yalakacısı gördü ama sanırım senin gibisini ilk kez görüyor. O yüzden yeter. Artık senin o koltukta oturma nedenin olan halkının gerçek gücünü görme zamanın geldi. Seni yeterince tanıdık. Şimdi bizim sana ve otokratik güçlerine kendimizi gösterme ve tanıtma zamanımız geldi. 

Artık özgürlük, hukuk, demokrasi ve 'hesap sorma' zamanı !


29 Eylül 2012 Cumartesi

Zafiyet Teorisi


 Dünya ilginç bir gezegen, Samanyolu ilginç bir galaksi. Mesela seçkin, takım elbiseli yönetenlere Marsta rastlayamıyoruz, bırakalım bunları suya bile rastladığımız şüpheli Marsta. Diğer galaksiler hala gizem. Yaşam, atomaltı tanecikler, evren, tanrı, kozmoz ve ölüm bu gezegende de evrenin diğer mistik köşelerinde de hala sır olmayı sürdürüyor. Bu makro çözümleme hallerini bir kenara bırakırsak, daha temel ve en basit olan sorunlarımızı bile ne kadar çözüm eksenine indirgeyebildiğimiz şüpheli. Şu ana kadar bu gezegen üzerinde varolmuş 100 milyar türdeşimiz, ve hala varolan ve yaşama aktivasyon katan 7 milyar birey, geriye, geleceğe ve en önemlisi şimdiye ne bırakabiliyor Allahın aşkına ? Evet bu gezegenin suyu var, havası var, madenleri var, okyanusları var, yapıları ve gökdelenleri var, seçkin takım elbiseli yönetenleri var hatta Tomahawk füzeleri bile var ama elle tutulur bir çözümü veya en basitinden ufak bir mutluluk umudu bile yok gibi görünüyor. Şöyle bir çevremize hızlıca göz atsak ne görüyoruz, mikro çevremizdeki insanların ne kadarı mutlu ve bunu size yansıtabiliyor ? Peki Dünyanın geri kalanının ne kadarı ? Hep mutsuzluğun sadece doğu toplumlarına ait bir oryantalizm ve romantizm yanılsaması olduğunu düşünürdüm, yanılmışım. Materyalist, determinist ve oldukça pragmatik hatta bolca hedonist batı toplumlarının da hıçkırık sesleri artık yüksek desibelde duyulmaya başladı. Kaygı, korku, endişe ve buhran, toplu bir histeri formuna bürünmek suratiyle tüm dünyaya yayılıyor. Sanırım tüm salgın hastalıklardan daha önemli bir sorunumuz var artık ; yüksek doz mutsuzluk, bir hayli umutsuzluk ve temel bir yaşam paradigması çürüklüğü. Peki bizi endişelendiren, mutsuz eden, isyan ettiren, küfür ettiren ve her geçen dakika eriten bu yüce gezegenin berbat algısını kimler nasıl yarattı ve aynı öğrenilmiş çaresizlik içeren metodlarla bu yerküreyi yönetmeye devam ediyorlar ? Siyaset, ekonomi, kültür gibi düsturlar altında sürekli kaybettiğimiz, yitirdiğimiz şeyler özlüğümüz, aslında yaşamımızın temel paradigması, felsefemiz, yani biz değil mi ? Ortadoğunun, Afrikanın, Uzak ve yakın Asyanın tümünde atılan savaş naralarının kaynağı ne ? Dünyanın merkezindeki iki büyük kuleyi yıkacak gücü kim yarattı, peki bu kuleleri yıktığı iddia edilen iki köklü ülkeyi yıkacak gücü kim ? Sadece ülkemizde, 100 milyar dolara ve 40000 şehide mal olan terör belası ne zaman ve nasıl kaderimize yazıldı ki 30 yıldır bozamıyoruz ? Takım elbiseli, seçkin, elitist yöneticilerimize soramadığımız bu sakıncalı soruları kendimize sorup kendimiz cevaplıyoruz, yine.. 

  90’ların başında çöken Sovyet Sosyalist paradigması ve akabinde 1. körfez savaşı sonrası hızla gelişen kültürel- finansal Amerikan hegemonyası, kültür, ekonomi, entelijans, finans ve değişmeli olarak, militarist yapılar üzerine komforla kuruldu. Clinton dönemi ve tarzı da bu değişim ve bolluk sürecine uygun tavırlarla bu gelişimi destekledi. Ancak sistemin ilk açmazı boy gösterdi, soğuk savaş dönemi boyunca askeri yatırımlarla ayakta duran, ağır sanayi gibi sektörleri önemseyen sistem neoklasik bir rütuşla tekrardan militarist ögeleri de sisteme eklemeyi zorunluluk saydı ve dönemsel değişimlerle gelişen Kültürel–Finansal Amerika, Militarist-Askeri Amerika diyalektiğini yarattı. Böylece 90’lar boyunca 1. Körfez Savaşı, ulus devletlerin içindeki kontrgerilla örgütlenmeleri ve balkanlardaki Yugoslav karışıklığı ile yetinemeyeceğini anlayan silah baronları yeni bir çıkış yolu bulmuş oldu. Bu yeni düzene paralel olarak Amerika 2000 Kasım ayında, son derece şaibeli ve şüpheli bir seçimle ve 300 milyonluk ülkede binlerle ölçülebilecek çok az bir farkla George Bush’u, Al Gore’a karşı başkan olarak seçti. Bu milat ise kültürel-finansal hegemonyadan askeri- militarist tabanlı hegemonyaya kayış sürecini başlatmış oldu. Kısacası Dna kodunu çözen, yapay organ üretebilen, bilişsel devrimini tamamlayan, hatta koyun kopyalayan( Dolly) akıl, diğer yandan da silah ve bomba kopyalamayı sürdüren bir milenyum geçişi uygun görmüştü biz sefil kullarına. Bir yandan bilimsel gelişim, bilişim ağı ve benzeri temeller öne atıldı diğer yandan tüm bu teknolojiler, insan kontrolü, otomatizasyonu ve savaş teknolojileri ile tam anlamıyla militarist endüstriye entegre edildi. Petrol, emtia, hisse senedi ve borsa konusunda bizzat gizli örgütler tarafından tasarlanmış uzmanlar eşliğinde manipulasyonlar yapıldı, bazı seçilmiş ekonomiler batırıldı. Muhtelif 3. Sınıf dünya ülkelerine süper yetkili bakanlar atandı ve gecelik faiz yüzde 1000’lere fırlatılarak, borsa manipulasyonları yapılarak ve bankalar hortumlanarak refah elde etme gibi inovatif, deneysel ekonomik modellemeler üzerine çalışmalar yapıldı. Tüm bu süreç sürerken militarist ve silah endüstrilerine yılda yaklaşık 2 trilyon dolar ayrıldı. Birey ve emek, sermaye ve finans karşısında bir kez daha ezildi ve yok edildi. Bireye bir yandan özgür ve seçkin olduğu ve tüketmesi gerektiği güdüsü pompalanırken diğer yandan içten içe yozlaşması, erdemlerini yitirmesi ve bireyin içten içe çürümesi sağlandı. 2001 Kasım’ında Afganistan, 2003 Mart’ında Irak, 2006 yazında Lübnan, tüm milenyum boyunca Filistin, 2011 yılında Libya ve daha nicesi Tomahawk füzeleri ile doyuruldu. Batının akil adamlarının yarattığı sorunları, batının akil adamlarının beslediği teröristleri öldürerek yine batının üstün ve akil olan adamları çözmüş oldu. Bizler yani bizzat oryantalist Ortadoğu toprak sahipleri ise bu dahice çözümlemenin konu mankenleri olmakla şereflendirildik sadece. Daha sonrasında da 2001 yılında Condelezza Rice’ın öngördüğü gibi Ortadoğuda sınırı değişmemiş ve deforme olmamış ülke kalmadı. Bunu deforme olmamış, steril bir Ortadoğu kalmadı şeklinde de dilimize çevirebiliriz.. 

  2008 mali-finansal kriziyle yeni bir açmaz yaşayan sistem değişik çıkış yolları aramakta. Ve rastlantı o dur ki Amerika yeni bir seçim arifesinde yeni paradigmasını seçmeye hazırlanıyor. Bu açmazın çıkış yolları için de 2010 yılından itibaren sistematik bir değişim sürecinin, ‘Arap Baharı’ adı altında tertiplendiğini görebiliyoruz. Twitter ve Facebook ile örgütlendikleri varsayılan, yılların suskun ve mağrur kitleleri birden bire hareketlendi. Dünya ilk bilişsel bazlı sentetik devrimlerini izler oldu. 2003 yılında naklen yayınla Bağdat’ın Bombalanmasını, çekirdek yiyip çay içme soğukkanlılığında izleyen bizler yaklaşık 8 yıl sonra bu kez de Tahrir Meydanın yanışını aynı soğukkanlılıkla izleyebildik. 

 Tüm bu kompleks ve görece sıkıcı tarih bizzat akil adamlar eliyle yazılırken de aynı zamanda birçok önemli mesele daha oldu. George W. Bush scooterdan düştü. Obama cocuklarla basketbol oynayıp şirinliğine şirinlik kattı. Shell açtığı yeni petrol kuyularıyla Meksika Körfezinin içine etmeye devam etti. Kaddafi yerlerde süründürülerek, Bin Laden Seal Team’in üstün operasyonuyla kurşuna dizilerek öldürüldü. Oliver McCain Obama’yı suçladı. Sarah Palin ırkçı söylemleri ve garip davranışlarına tam gaz devam etti. Kemal Derviş Brooking Enstitü başkanı oldu. Oliver Straus Kahn hizmetçisine tecavüz etmekle suçlandı. Tüsiad başkanı Ümit Boyner Osman Baydemir’le halay çekti. Bülent Arınç ağladı. İleri demokrasi ilerledi. Abdullah Gül Afrika gezine çıktı, Hayrünnisa Gül ile egzotik tabanlı aşk güncellemeleri yaptı. Türkiye bu dönemde toplam 1000 şehit verdi. Türkiye’deki ve dünyadaki dolar milyarderi sayısı hızla arttı. Ali Ağaoğlu boğazdaki yalılarına bir yenisini ekledi. Doğalgaza, elektriğe yine zam geldi. 1980 darbesi sonrası olağanüstü yetkilerle ve geçici bir süreliğine vergi mevzuatına eklenen Ötv ve Kdv lineer artış grafiğine ve kalıcılığına yine bok sürdürmedi… vs vs..etc.. 

 Ve makrokozmosun nitelikli sömürüleni sen dostum, hep biraz daha eridin ve ölüme bir adım daha yaklaştın.. Alışveriş yaptın ve ürün barkodlarının ‘biip’ seslerinde mutluluk aradın ama bulamadın, durmadan fatura ödedin, haberleri izledin içini sıktın, her metroya binişinde ya şimdi bomba patlarsa korkusu ve kaygısını yaşadın, banka kuyruğunda terledin, sinirlendin, otobüs kalabalığında nefessiz ve güvensiz kaldın, çeşitli kurum sınavlarına hazırlandın ve hiçbirini kazanamadın, stresten hasta oldun kilo aldın, saçma sapan yerli ve yabancı yapım dizilerle zamanını öldürdün iyi hissetmeye çalıştın, çeşitli kamu görevlileriyle sıkıntılar yaşadın ama çözümsüz bir hayal kırıklığıyla evine döndün. Bir işe girip sırtımı sistemin hegemonyası bir şirkete dayayayım dedin ama sanırım kendine kendi ellerinle dayanılamayan bir kısır döngü yaratan oldun. Trilyonlarca doların sadece silah üretimi için harcandığı bir ekonomide bin liracık bir maaş ve altmışlı yaşlarında alabileceğin bir ssk primini hesaplamaya adadın kendini, avundun. Eridin dostum, eridik hep beraber. Sistemin çözünürlüğü artarken bizim ölünürlüğümüz arttı, sen de farkındasın. 

 Ve her şeye rağmen inanıyorum ki bu makrokozmosun engellenemez bir adalet duygusu ve sistematiği var. Ve öngörülüyor ki son yirmi yılda yaşanan saçmalıkları ve insan bencilliğini kaldıracak bir ekonomik veya yaşamsal faaliyet alanı kalmadı. Bu gezegen yardım sinyalleri veriyor, Amerika’da bile besin kıtlığı ve doğa tahribatının boyutu her geçen gün artıyor. Uyuşuk morfinlenmiş milyonlarca ot beyinliye rağmen insiyatif alıp haykırabilen aktivist kitlelere artık rastlanabiliyor. Antimilitarist yeni bir anlayışla daha dosthane, barışçıl ve temeli sağlam bir düzenin ilk adımları atılabiliyor. Tüm manipulasyonlara, sabır taşıran gündem maddelerine, aklımızı yitirmemize neden mutlak mantıksızlıklara ve tüm deformasyona rağmen bu gezegen kendini yavaş yavaş yeniliyor. 

  Bir gün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Ülkeleri aynı zamanda Dünyanın en büyük silah tüccarları olmadığında, trilyonlarca dolar militarist veya güvenlik eksenli harcanmayıp sağlık, eğitim ve kalkınma gibi konulara ayrılabildiğinde, Ortadoğu kıpkırmızı akan kanlı nehirlerinden kurtulduğunda, herhangi bir G-20 ülkesi başkanı takım elbiselerle her yıl toplanıp şık kokteyllere katılmanın bu dünyaya ne kattığını sorguladığında, yerel hükümetlerimiz bilimsel ve insani bir kalkınma planı oluşturabildiğinde ve bir vizyon edinebildiğinde, yerel coğrafyanın şiddet sorunlarının askeri ve militarist bir temelden ziyade barışçıl, sosyolojik ve kucaklayıcı yöntemlerle çözülebileceği anlaşıldığında, farklı olanların sistemin dışına itilmeyip sistemin görseline renk ve ahenk kattığı anlaşıldığında. Hakkari’deki ve tüm doğu bölgelerindeki güzel kızlarımız dayı, amca, töre eksenli ensest-namus çelişkisi kalıplarından kurtulup Hakkari sokaklarında özgürce keman, viyolonsel veya kontrbas çalıp şarkı söyleyebildiğinde, ve tüm sistemi yönetenler taktıkları kravatların beyinlerine giden kan akışını yavaşlattığını fark ettiğinde bu Dünya ve bu ülke daha güzel bir yer olacak. İşte o gün bizler yeni sistemin aranan, yetişmiş ve kültürlü bireyleri olacağız.. Önümüzdeki on yılların büyük aktivisti, umudunu kaybetme.. Binlerce yıllık insanlık tarihinin düştüğü bu bok çukurunu kapatacak ve yeni bir insiyatif alıp Dünyayı rayına sokacak güzel yürek sende var.. Kıymetini bil, yalnız değilsin dostum.. Yalnız değiliz.

 Her şeye rağmen ; nefes alıyorsak hala umut var demektir…




Sevgiler,

 Nevzat Onur Çapalov

13 Temmuz 2012 Cuma

Mezuniyet, Higgs Bozonu, TOKİ, Şık ve Sıradan Lisans Mezunları ve 1 Dakikalık Kaygı Duruşu


 Geçen hafta mezuniyet törenimdeydim. Lisans dönemimin resmi olarak bitişi ve hayatımdaki yeni dönemlerin açılışı açısından önemli bir geceydi kuşkusuz. Ama ben her zamanki tuhaf psikolojim ve garip bakışlarımla, kendimi gecenin ritmine bırakmak yerine çevremi gözlemlemeyi seçtim  kimseyi şaşırtmayacağı üzere ve bu ilginç tespitlerimi sizlerle de paylaşacağım izninizle ;

 Öncelikle insanların kıyafetlerine takılmadan edemeyeceğim. Hiçbir zaman anlayamadığım, sanki kutsal bir kitaptan inen bir emirmişçesine tapılan durum tekrar yaşandı. Kimsenin şaşırmayacağı üzere yine erkekler takım elbiseli ve kravatlı kadınlar ise şık, gösterişli elbiseleri ile salınmaktaydı gecemizde. İşin tuhaf ve ironik olan kısmı şu ki, kendini göstermek için böyle büyük çabalara girenler ufak bir detayı  ve kavramı gözden kaçırıyorlardı her zaman yaptıkları gibi ; ‘ Algıda seçiçilik kavramı ’. Tüm gece dört bir yanımız, kravatlı, siyah kunduralı, otuzlu yaşlarında gösteren erkekler ve görece şık, fondotenli, makyajlı ve yüksek topuklu hanımlarla çevriliydi ve işte tam da bu yüzden giyimine hiç özen göstermeyen biri, giyinmek için bunca gayret gösteren ve para harcayan türdeşlerinden çok daha kolay ilgiyi çekebilirdi. Bin tane takım elbiseli ciddi adamın arasına bir tane şortlu bir kırık atarsanız, o kırığın tüm ilgiyi hepsinden daha çok üzerine toplayabileceğine bahse girerim. ( Ki onca mezundan aklımda kalan birkaç kişi de tam da bu şekilde, rahat kasmadan giyinen kişiler oldu.) Kısacası farklılaşma, seçkinleşme ve elitleşme gayreti görsel açıdan birbirinin aynısı kadınlar ve erkekler yarattı. Reklamın iyisi kötüsü olmaz mantığıyla ele alırsak, mezuniyetine şortla gelen, veya spor ayakkabı gibi rahat giysilerle takılan kişiler herkesden fazla ilgi çeken kişiler oldular. Sıradanlaşanlar ise tam aksine iyi görünmeye çalışanlardı çünkü sayıları oldukça fazlaydı.

 Neyse giysi, dış görünüş gerçekten çok önemsediğim bir mesele değil. İnsanların şık olma isteğini de anlayabiliyorum bu yüzden bu konuya kafayı takmak yersiz diye de düşünebiliriz biraz umursamaz tavırlar takınırsak.  Bir diğer garip gözlemim ise yapılan resmi konuşmalar ve neredeyse her törende bir ritüel halini alan saygı duruşu, İstiklal Marşı vs ile ilgili olacak. Yine tören alandaki yetkin kişilerin ufuk açıcı konuşmalarıyla açıldı her zamanki gibi. Bu yetkin kişilerin her biri Laiklik, Atatürkçülük, Aydınlık Türkiye, Büyük Türkiye Cumhuriyeti gibi laflarla doktrinler yarattı, tezler yazdı, gözlerimizi yaşarttı. Atatürk ve tüm şehitler huzurunda  1dk’lık saygı duruşu yapıldı, ardından İstiklal Marşı okundu. Ama maalesef kıyafet ironisinden daha da göze batan ironi şu ki, tüm lisans mezunları, sıraya girmiş yaklaşık 600 genç, bölüm birincileri, bölüm başkanları ve yetkin tüm yüce şahsiyetlerin herhangi birinden bu ülkenin gerçek gündemine ilişkin bir tane ciddi, elle tutulur eleştiri yapılmadı. Bir tane tepkisel pankart açılmadı, adam gibi iki kelam edilmedi, yerini bulacak bir tane mesaj verilemedi.

 Samsun’da TOKİ’nin inşa ettiği mezarlıkta ölen 10 vatandaşımıza hiçbir İnşaat Mühendisliği mezunu veya Jeoloji Mühendisliği mezunu arkadaşım tepki göstermedi. 1000 lerce taşeron işçinin çalıştığı maden sektörüne, her gün bir yeni iş kazasıyla uyandığımız bu düzene ve sömürüye herhangi bir Maden Mühendisliği mezunu arkadaşım tepki göstermedi. HES’lerle, çevreye zarar veren şirketlerle, doğayı tahrip eden politikalarla  ilgili hiçbir Çevre Mühendisliği mezunundan bir ses veya tepki duyamadık. 500’ yakın üniversite lisans öğrencisi düşüncelerinden dolayı hapisteyken bizim mezuniyetimizi kutluyor oluşumuz hiçbir mezun veya akademisyen tarafından garipsenmedi, ne garip ? Başta akademisyen Büşra Ersanlı olmak üzere onlarca değerli düşünürün ve bilim üreticisinin kati bir faşizm altında dümdüz ediliyor oluşu da o gece kimsenin ilgi alanına girmemişti anlaşılan. Kadına şiddete, doktorlara şiddete, çevreye ve insanları katleden yapılaşmalara, sadece rant için büyüyen ekonomiye ve daha sayabileceğimiz onlarda meseleye tek bir aykırı ses çıkmadı ülkenin en özgür ortamı olduğu iddia edilen üniversitemin mezuniyet töreninde.

 Kısacası Suriye’de düşürülen uçaktaki askerlerimiz cesetlerinin bulunduğu, Samsunda 10 kişinin TOKİ konutları tarafından öldürüldüğü, engelliler için yapılmış ve bu öğrencilerin hayatlarını kolaylaştıran bir okulun imam hatipe çevrildiği, Türkiye’deki tutuklu öğrenci,düşünür ve akademisyenlerin hayatlarının bir gün daha hapislerde eksildiği o gece ben mezun oldum ve ben dahil hiç kimse hiçbir şeye herhangi bir tepki göstermedi. Neden İsviçre’de CERN araştırma merkezinde Higgs Bozonu ile ilgili devrimsel saptamalar yapıldığı sırada bizim bu tür  utanç verici üçüncü sınıf sorunlarla boğuştuğumuza dikkat çekilmedi.

 Evet CERN’ de Tanrı Parçacığının varlığının kanıtlandığı, silikon vadisinde yeni I-Phone modellerinin tasarlandığı, Apple ve Facebook gibi şirketlerde Türkiye gibi görece gelişmekte olan pazarlara nasıl daha iyi satış yapılabileceğinin tartışıldığı ve yüksek MÜHENDİSLİK çalışmalarının yapıldığı bu sıcacık yaz gününde benim mezuniyet törenimin, ülkemin ve üniversitemin profili ve vizyonu budur. ODTÜ’lü arkadaşların pankartlarla koyduğu tepkiyi ve Marmara Üniversitesinin belli bölümlerinin tutuklu Büşra hocalarına sahip çıkışlarının takdir eder ve bir kenara ayırırsak, genel olarak Türkiye genelinde de, ne üniversitelerde ne de diğer sosyal mecralarda sağlam bir karşı çıkışın veya nüktedan bir tepkinin varlığının emarelerini bulmak zor. Umarım akademik kariyer yapmayı düşündüğüm güzel okulum Dokuz Eylül’de de diğer güzel üniversitelerimizde de daha özgür, daha bilinçli, daha gözü açık ve sözünü sakınmayan gençler yetiştirebiliriz bir gün. Tüm mezun arkadaşlarımı tebrik eder ve hepsine sağlıklı, mutlu , yüksek maaşlı, şıkır şıkır renkli giysili nice güzel sıcak günler dilerim.
Ve Dünyanın almak için sıraya girdiği I-Pad ürününün lansmanını kot pantolonu ile yapabilen son on yılın dahisinin dillere pelesenk olmuş Standford mezuniyet aforizmasıyla bitirelim..

‘’ Aç kal, budala kal ’’


Ama ne olur tepkisiz ve sıradan kalma, mezuniyetinde bile……



Sevgilerimle,

Nevzat Onur Çapalov

25 Mayıs 2012 Cuma

Bu Yazıyı Hızlıca Tüketin


 Binlerce kategoriye ayrılabilen, sosyolojik ve psikolojik olarak sayısız araştırmaya konu olan bir türün evrildiği son halleriyiz. Ama ben kompleks saptamalardan ziyade ilkel ve tekdüze beynimle ve hiç de ampirik olmayan yöntemlerime göre türümü ikiye ayıracağım. Katlanabilenler ve katlanamayanlar. Dayatılanlara, çevrelerindekilere, bizzat kültürel kodlarla yazılan ama spirütüel ve kutsal anlamlar içerdiğine inandırılan kaderlerine, çalıştıkları işlerine, yaşam biçimlerine, ekonomik modellere, yapısal çarpıklıklara, kısacası tüm yaşamlarına katlanabilenler ve katlanamayanlar var. Ve sistem bu iki kategorik türden katlanabilenleri yüceltmeyi seçiyor, çünkü bu işine geliyor. Apolitik, asosyal, aseksüel yaşayabilen ve çevresindeki tüm durumlara katlanabilen bu sessiz çoğunluk, olanlara sessiz kalabilerek her gün bir kat daha otoriteyi yüceltiyor. Dünyadaki tüm kompakt mekanizmalar da bireyi bu pasif kısır döngünün içine sokmak için çabalamaya devam ediyor. Belirtmek istediğim dillere pelesenk olmuş paranoya retoriklerini tekrarlamak, ‘sistem bizi yok ediyor’ klişeleriyle alt düzey bir popüler kültür veya sistem eleştirisi yapmak değil. Ama yukarıda saydığım çarpıklıklara pek de katlanamayan bir birey olarak, dünyanın en gelişkin çağını yaşayadığını iddaa eden bizlerin, toplumsal davranış biçimlerinin de biraz olsun sorgulanması gerektiğini düşünüyor ve daha kapsamlı bir açılıma geçiyorum.

 Temel olarak tüm çözümlemenin para ve ekonomi kavramına sıkışıp kaldığını düşünenlerdenim. Hayat veya yaşam kavramı yıllardır çözülememiş bir bilmece ve sır ancak para ve son yüzyılda kazandığı anlam bu spirütel bilmeceden bizleri bir nebze uzaklaştırıp çok daha pragmatik bir mutluluk formu sunabilmekte günümüzde. Kısacası hayatımıza anlam katan en büyük güdüleme aracı ve motiv kavramı para ve ekonomi olmuş durumda. Doğduğumuz andan itibaren yaşam kalitemizi, konfora ulaşabilmemizi, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanabilmemizi, çevremize kendimizi kanıtlayabilmemizi hatta kibirli tavırlarla hava atabilmemizi sağlayan şey para oldu. Muhtemelen bundan sonraki dönemimizde de hayat akışımızda büyük rol oynamaya devam edecek. Takdir edersiniz ki bu kavramları yücelten ve tüketim, serbest para dolaşımı, sermaye gibi kavramlarla bu sürece büyük katkıda bulunan egemen sistem kapitalizm oldu. Liberal ekonomik modellemeler, kazanç denetlenebilirliği veya mülkiyet sınırlamasının tamamen kalktığı yeni bir yüzyıl, sanayi devrimi, rekabet piyasaları ve bilişsel gelişimlerden destek alarak kurulan arz -talep ve üretim-tüketim dengesi de küresel ekonomik modelin bugünkü halini almasında rol oynadı. Büyük ekonomik sistem analizlerine girişmek, Marx’tan Smith’e, Hegel’den Hume’a oradan da Keynes’e ve daha nicesine dair derin analizler yapmak ne bu bloğun okunma kapasitesinin ne de benim entelektüel veya teorik kapasitemin başarabileceği işler değil. Dolayısıyla teoriden çok, bugüne yansıyan yaşam stilimiz, kurduğumuz hayat paradigmamız ve tüketim toplumu güdülemesi ve genel tüketim açlığımıza dair tespitlerle devam etmek ve konuyu toparlamaya çalışmak en sağlıklı metod olacaktır diye düşünüyorum.

 Tüketmenin, paranın ve sahip olma hissinin insanoğlunun içindeki psikolojik yetersizlikleri ve boşlukları doldurduğuna inanıyorum. Bugünkü sınır tanımaz, genişleyen tüketim modelleri de insanoğlunun bu psikolojik zaaflarından son derece kurnazca yararlanıyor. Doğduğumuz anı düşünürsek bu gezegen yeni gelmiş bir birey olarak, ne mülkiyet bilincine, ne sahip olmanın kibirine, ne tam olarak oturmuş bir id-ego-süperego üçlemesine sahip olduğumuz söylenemez. Ama lütfen gözlemleyin, tüm bu kavramlardan uzak ve her şeyden habersiz  bir bebek için bile aile imkanlarının seferber edilip bebek odası, beşik, renkli, süslü albenili kıyafetler alınıp o çocuğa bunları tükettirmekle başlamıyor muyuz tüm bu garip sürece. Biraz daha büyüyen çocuğa oyuncaklar, binbir türlü küçük mülkiyet kavramları içeren hediyeler ve jestlerle sahip olmanın ne güzel bir duygu olduğunu güdülemiyor muyuz peki. Okul çağına gelen bireyi okul kalitesine göre kategorilere ayırıp sınıflandırmıyor muyuz. Paralı eğitim olanağını karşılayabilecek bir düzeydeysek çocuğumuzu o tarz eğitimlerin verildiği okullara okutmaya calışmıyor muyuz ? Kısacası bebeklik ve çocukluk çağında bireye sahip olmanın, yarış yapmanın, iyi olmanın, güzel giyinmenin, güzel oyuncaklara sahip olmanın ne kadar önemli olduğunu anlatıp çocuğun bu durumlara adaptasyonu ile de çocuk yetiştiren bireyler olarak kendi egomuzu okşuyoruz. Aslında anne ve baba kendi egolarını çocukları vasıyasıyla törpülüyor, içindeki boşlukları dolduruyor, bebeği bile metalaştırarak çevresine onun vasıtasıyla gösteriş satmaya çalışıyor denebilir. Bu gelişim trendiyle, tüketmenin tadına vararak, rekabete küçük yaşta adapte olarak büyüyen bireyler de ego şişkinliğiyle, artan zevk düşkünlüğü ve hedonizm eğilimiyle sisteme entegre olmakta ve varolan bu trendlerle sistemi yüceltmeye devam etmektedir.


 Tüm bu tespit ve saptamalara gençlik ve yüksek öğrenim çağında da tüketme, kendini pazarlama, gösteriş, beğenilme gibi güdülerle yoğrulduğumuzu ve aslında tüm bunların insanın psikolojik ihtiyaçlarından doğduğunu da eklersek, hayat stillerimizin akışını, davranışlarımızın temel paradigmalarını daha kolay çözümleyebiliriz. Mesela yüzyılların bilgeliği, bilgi birikimi, dinlerin öğretileri, bilimsel gelişmeler, evren tarihi, kozmoloji, yaşam ve varlık felsefesi gibi konular gelişen yaşam trendleri içinde ne kadar ilgili olduğumuz dallar ? Ya da tüm bu kompleks kavramların neden itibarsızlaştığını bir kenara bırakıp temel ihtiyaçlarımızın gündelik yaşamımızdaki kaçıncı gündem maddesi olduğunu düşünebilir miyiz bir kez olsun ? Kaçımız yediği yemek, içtiği su veya diğer doğal ve sıradan sayılan faaliyetleri veya temel ihtiyaçları üzerine kafa yoruyor günümüzde, neredeyse hiç birimiz. Ama eğer yediğimiz yemeği gösterişli bir mekanda, güzel kıyafetlerle, onore edilecek bir hizmet karşılığında yiyebiliyorsak, bu mutlu olduğunu düşündüğümüz anları fotoğraf sayesinde ölümsüzleştirip sosyal medyada paylaşabiliyorsak veya yemek yediğimiz lokantanın karizmatik ismini sosyal mi asosyal mi olduğu tartışılır platformlarda ‘check in’ konsepti dahilinde etiketliyorsak işte ancak o zaman gerçekten doyuyoruz ve gösterişli soframızdan tok kalkabiliyoruz. Söylemek istediğim özetle şu ; tüketim alışkanlığımız ihtiyacımız olan temel tüketim ihtiyaçlarını, mal ve ve hizmet aracılığıyla elde etmek ve sağlıklı bir şekilde gidermekten çok, hazlarımızı ve egomuzu, temel ve sahte ihtiyaç ayrımı yapmaksızın, toplumsal değerler ve sınıflandırmalar çizgisinde tatmin etme eylemine dönüşmüştür. Bu paralelde düşündüğümüzde, bir kol saatinin 5000 tl, bir fincan kahvenin 10 tl, bir sanat tablosunun 100000 tl, bir parfümün 500 tl veya bir kıyafetin 700 tl olmasını çok da garip karşılamadığımı belirtmek isterim. Jean Boudrillard ve daha nice aydınlık beynin de benzer şekillerde bahsettiği üzere,  ihtiyaç artık tikel bir nesneye  duyulan ihtiyaçtan çok bir farklılaşma ihtiyacıdır. Sosyal medya, gelişen sibernetik – enformatik trendler, kontrol ve otomasyon kavramları ve bu sistemin reddini savunanları dışlayan despotik sistem koruyucuları vasıtasıyla, 21. Yüzyılın en modern ve gelişmiş yaşam formları olarak bu kısır döngü içerisinde tüm uzuvlarımızla sisteme entegre olmaya devam etmekteyiz. Alışveriş merkezlerinde akvaryum içindeki balıkların yaptıklarına benzer hareketlerle şaşkın şaşkın dolaşmakta, uğradığımız mekanları sosyal platformlarda etiketleyerek egomuzu tatmin etmekte, para ve dolayısıyla tüketim özgürlüğümüze ulaşmak için sevmediğimiz işlerde çalışmaya katlanmakta, en güzel kıyafetlerimizi giyip en gösterişli caddelerde podyuma çıkmakta, almakta olduğumuz ürünlerin  barkotlarından gelen ‘Bip’ sesleriyle mutlu olmakta ve özetle sürekli tüketmekteyiz. Parayı, kaynakları, etik değerleri, duyguları ve kısacası hayatı….





 Elbette kapitalist sistemin, günümüz ekonomik trendlerinin tamamen yanlış olduğunu iddaa etmek saçma ve mantıksız olur. Şu ana kadar ki yaşam bilgimiz ve kaynaklara ulaşma becerimizin hatta eleştirel düşünebilme yetimizin bile bu sistemin içinden beslendiği açık, yani tüm tez-antitez-sentez metodolojisi içeriklerindeki olduğu gibi her kavramı olumlu ve olumsuz yönleriyle tarafsızca ele almak gerekir. Ama öte yandan şu anki genel dünya durumunu, ekonomik çarpıklıkları, eylemleri ve doğal kaynakların insanların tüketim eğilimlerini karşılayamadığı gerçeğini göz önüne alırsak bu eleştirilerimde haksız sayılamayacağım da açık. Asla koyu çizgiler ve hatlarla belirlenmiş sert ekonomik modelleri benimsediğim, fiyatların tek elden ve devlet kontrolünde belirlendiği, hayatın devlet için yaşandığı sistemleri övdüğüm veya kabul ettiğim anlaşılmasın,fakat günümüz değer yargılarını, tüketim alışkanlıklarını ve umursamazlığını eleştirip yeni bir model çıkaramazsak, dünyanın, doğanın ve kaynak kıtlığının bizi yeni bir model çıkarmaya zorlayacağını ve bu çıkarımın acı dolu etkilerinin olabileceğini görmek gerekir. İnsan ilişkilerinin bile nesneleştiği, emeğin metalaştığı, hızın ve karmaşanın hakim olduğu bu sistem en fazla 10 yıl daha dayanabilecek gibi görünüyor. İnsanlar arasındaki gelir eşitsizliği dünya tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar açıldı. Bir işçi ile bir yönetici maaşı arasındaki farkın uçuk seviyelere ulaştığı bir gerçek. Kaynakların, mülkiyetin ve üretim araçlarının sadece belli azınlıkların elinde ve güdümünde olduğunu ve bu makasın her gün daha da olumsuz yönde açıldığı da bir başka acı gerçek. Bu sistemi kutsayanların ülkesinde bile hak arayışlarının başladığı günleri yaşıyoruz, Güney Amerika’dan Avrupa’ya, Asya’dan Türkiye’ye tüm dünyada  eylemlerin ve öfkenin arttığının gözlemlendiği bir tarihin içinde yazılıyoruz. Doğal kaynakların tükendiği, ekonomik modellerin çöktüğü, liderlerin bir bir koltuklarını kaybettiği bir tarih arenasının son çocuklarıyız ve hala tüm bunları boş verip koyu bir hedonizmle mutlu olabileceğimize inanıyoruz. Keyfinizi kaçırdığım için çok üzgünüm ama tarih de gösterecek ki, bambaşka bir çağa ve döneme giriyoruz ve eğer gardımızı iyi alamazsak, yerinde bir eleştiri yapamazsak hiçbir keyfi alışkanlığımız bizi bu cehennemden çıkaramayacak.

 Artık toparlamam gerekirse şöyle özetleyebilirim ki, tüketime, suskunluğa, rahata, konfora, hazza, gösterişe ve eğer keyfimiz yerindeyse durağan ve pasif olmaya meyilli bir türüz ve markalar, yöneticiler, günümüz felsefe akımları, şirketler bu zaafımızdan yıllardır yararlanıyor. Bir markanın gösterişinin sıcaklığı, edinilen bir işin sağladığı maaşın güveni, içinde bulunduğumuz fotoğrafın gösterişinin bize sağladığı haz bizi mutlu ediyor olabilir. Bir takım elbisenin verdiği güven, çalıştığımız şirketin sağladığı onore edilme ve ait olma hissi, konformizmin verdiği o güzel duygu bizi uyuşturuyor olabilir. Ama tekrar etmekte fayda var bu gezegendeki 7 milyar insan için makro bir çözüm üretmeye kalktığımızda aciz kalıyoruz. Tüm gezegeni boş verelim sadece ülkemizdeki yapısal ekonomik sorunları çözmek bile belki de yıllarımızı alacak. ‘’ Burjuvazi savunmasiz grevci iscilerin uzerine ayrim gozetmeksizin ates acabiliyorsa, bunun sonucunun eglendigi restoranda patlayan bir bomba olabilecegini de hesaba katmak zorundadir ’’ sözünü hatırlatmak isterim. Eğer görece zengin ve kaynaklara ulaşmada şanslı sayılabilecek olan bizler psikolojik zaaflarımızı, tüketim ve hedonizm yoluyla gidermeye devam edersek, korkarım büyük sosyolojik kitleler içerisinde yanmaya başlayan ateş gün gelecek bizleri de yakacak. 

 Bu eşitliksiz durumuna ve tüm sistem çarpıklılarına kayıtsız kalanlara katlanamayan biri olarak kafanızı şişirdiğim için özür diliyorum ama yeni bir çözüm yolu üretmek zorundayız, konforumuzu kaçıracak bir çözüm bile olsa....



'' Sizler işiniz değilsiniz, sizler paranız kadar değilsiniz, sizler bindiğiniz arabalarınız değilsiniz, kredi kartlarınızın limitleri değilsiniz, sizler iç çamaşırı değilsiniz. Sizler dünyanın dans edip şarkı söyleyen pisliklerisiniz.. '' 

Fight Club



‘’ Burjuvazi savunmasiz grevci iscilerin uzerine ayrim gozetmeksizin ates acabiliyorsa, bunun sonucunun eglendigi restoranda patlayan bir bomba olabilecegini de hesaba katmak zorundadir ’’

Emile Henry


'' İnsanlar neden bir kol saatine binlerce dolar verirler ? Çünkü şık restoranlara gösteriş sattıkları Ferrari'lerini sokamazlar ''


'' Gençler Şilide Camila Vallejo'nun izinde, Gençler Amerika'da Brooklyn'i işgal etti, Gençler Yunanistan ve Ispanyada meydanlarda, Gençler Ortadoğuda isyanda, Gençler İngilterede aktivizm peşinde ve son olarak gençler Türkiyede sakin, Blackberyyleriyle mutluluk ve gösteriş etiketliyor. ''




'' Tüketim, doğal ihtiyaçların rasyonel olarak tatmin edilmesi midir? Tüketim daha ziyade, ilerleme ve mutluluk anlamına mı gelir? Tüketimin yaygınlaşması sınıf farklarının giderilmesi midir? Uluslararası markaların tüm dünyaya yayıldığı, yeni alışveriş merkezlerinin en geleneksel toplumların tüketim alışkanlıklarını bile değiştirdiği, insani ilişkilerin yerini giderek nesnelerle ilişkiye bıraktığı ve kitle iletişiminin tüm bu süreci yönlendirdiği çağımızı Baudrillard bu sorular aracılığıyla tartışıyor. Baudrillard'a göre günümüzde tüketim, doğal ihtiyaçların mal ya da hizmet aracılığıyla tatmin edilmesi olarak değil, kodlar ve kurallarla düzenlenmiş glo-bal ve tutarlı bir göstergeler sistemi olarak yorumlanmalıdır. Bu sistemde ih-tiyaç ve hazların olumsal dünyasının, doğal ve biyolojik düzenin yerini, bir toplumsal değerler ve sınıflandırmalar düzeni almıştır. Gerçek ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda birey tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanır. Böylece genel bir toplumsal farklılaşma mantığı ortaya çıkar. İhtiyaç artık tikel bir nesneye duyulan ihtiyaçtan çok, bir farklılaşma ihtiyacıdır. Toplumsal olarak üretilmiş rasyonel ve hiyerarşik ihtiyaçlar sisteminde tüketici tek tek nesnelere değil, mal ve hizmetler sistemini bütünüyle satın almaya yönlendirilir; bu süreçte bir yandan kendini toplumsal olarak diğerlerinden ayırt ettiğine inanırken, bir yandan da tüketim toplumuyla bütünleşir. Dolayısıyla tüketmek birey için bir zorunluğa dönüşür. Çünkü temel toplumsal etkinlik ve bütünleşme biçimi, geçerli ahlâk, tüketim etkinliğinin ta kendisidir. Bu anlamda tüketim bireyin özgür bir etkinliği değildir. Tersine hem ihtiyaçlar sistemini üreten ve yönlendiren üretim düzeninin, hem de birer gösterge olarak tüketim mallarının kazandırdığı görece toplumsal prestiji ve değeri belirleyen anlamlandırma düzeninin zorlaması altındadır. Sonunda bu yabancılaşma o kadar kapsayıcı olur ki, tüketim toplumunun yapısı haline gelir.
İşte bu kuramsal tabanda, günlük alışverişten lüks tüketime, beden bakımından cinselliğe, reklamdan Pop Art'a ve bireylerin dinlenme biçimlerine kadar tüm yönleriyle tüketim toplumunu çözümlüyor Baudrillard. Bu aşırı emek ve tüketim baskısına muhalefetin beklenmedik biçimlerde, örneğin kronik yorgunluk ya da irrasyonel şiddet olarak ortaya çıktığını ve bu muhalefetin öngörülemeyecek yepyeni biçimler bulacağını da ekliyor. ''
Jean Baudvillard - Tüketim Toplumu



Sevgiler 
Nevzat Onur Çapalov

19 Mayıs 2012 Cumartesi

19 Mayıs 2012

19 Mayıs’ın manasını, ona yüklenen ve kutsal olduğu düşülen anlamlarını falan tekrarlamaya gerek yok sanırım. Her birimiz ilköğretim dönemlerimizde istesek de istemesek de bu konularla birçok kez haşır neşir olduk. Muhtemelen bir öğretmen tahtaya geçti. Bizlere Atatürk’ün yüceliğinden bahsetti. Aynı şekilde bize Atatürk’ün gerekli, gereksiz tüm akrabalarının isimlerini ezberletti, halasından eniştesine adamın tüm soy ağacını, sorgulamadan, ‘niye yapıyoruz lan biz bunları ?’ dememize fırsat verilmeden hatim ettik.  Onun okuduğu okulları ezberledik, meclisin açılış tarihini, çocuk bayramınının anlamını, Trablusgarp’ı, Kurtuluş Savaşı’nın yüceliğini, Çanakkale Zaferleri’ndeki Atatürk rolünü falan teknik açıdan kusursuz olarak içselleştirdik veya öyle zannettik. Sonra 23 Nisan ve 19 Mayıslarda, konusunda pek de yetkin olmayan hatta dünyadan bihaber, en ufak bir entelektüel birikimden bile uzak bir takım beden eğitimi hocaları vasıtasıyla stadyumlara doluşturulduk. Ne anlama geldiği belirsiz, manasız  hareketlerle bayram kutladığımıza ve mutlu olduğumuza inandırıldık. 10 yaşındaki çocuklar olarak bizden asker intizamında yürüyüş yapmamız istendi. An geldi hazır olduk, rahat duruşa geçtik, ve bu hareketlerin hayatımıza  ne kadar gurur ve onur kattığına inandık küçücük yaşlarımız ve çocuk aklımızla. Tüm Dünyada, demokrasilerin, cumhuriyetlerin ve bağımsızlığın sadece militar yollarla kurulabileceğine olan inancımızın tohumları daha o günlerde sistem tarafından atıldı. İsmini, cismini bile bilmediğimiz Garnizon Komutanı veya bilmem nerenin komutanı stadyumun locasında bizi izleyecek diye korkudan altımıza işettirildik. İstiklal Marşı’nı veya andımızı askeri düzene geçerek, bağıra çığıra söyledik, söylemeyenimiz olursa hemen uyarıldı. O küçücük aklıyla,  bu kutsal olduğu iddia edilen tüm argümanların aslında birer anlamlı şiir, veya  basit birer fiziksel hareketten ibaret olduğu ve bundan öte çok fazla anlam yüklemenin manası olmadığını söylemeye çalışanlar yalnızlaştırıldı ve dışlandı, çünkü saygın ve seçkin otorite eleştiri istemezdi.  Evet kabul etmek zorundayız ki bize anlatılan tarih değildi. Bize anlatılan yaşamın özü değildi. Bize öğretilenler kutsal, tartışılmaz, dogmatik argümanlar da değillerdi ama biz hiçbir şeyi tartışamadan, karşı çıkamadan yetişmiş bir neslin son türleriyiz tüm bu acı gerçeklere rağmen. Bizler bize sunulan sanal tarihin gerçekliğine içinde hipnotize olmuş, dünyanın sadece kendi eksenimiz, yüce milletimiz ve yücelerin yücesi dinimiz çevresinde döndüğüne inandırılan aptallarız. Bize Atatürk’ün Samsuna çıkışı ve paralelinde gelişen ve takdiri hak eden süreç anlı şanlı anlatıldı fakat Vahideddin ile Mustafa Kemal arasındaki ilişki tüm çıplaklığıyla anlatılmadı. Sivas’taki Kongre maddeleri ezberletildi ama Kazım Karabekir’in neden İstiklal Mahkemelerinde yargılandığı, Mustafa Kemal ile ne oldu da sürecin sonunda  bu kadar ters düştüğü anlatılmadı. Bizlere Mustafa Kemal’in mucizeleri anlatıldı fakat aynı anda hem Rusya, hem Amerika, hem İngiltere ile mektuplaşmasının ve taleplerinin sırrı ve nedeni anlatılmadı. Bizlere Lozan Antlaşmasının mucizevi bir başarı olduğundan bahsedildi ama hala bazı gizli maddelerin neden arşivlerde saklandığından, niye bu mucizevi başarıların ortaya çıkmasından korkulduğundan bahsedilmedi. Bizlere CHP tek parti iktidarının başarılarından bahsedildi ama 1946 seçimlerindeki şikelerden veya Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Niyazi Berkes ve Muzafer Sherif gibi aşkın bireylerin bu ülkeden neden sürüldüğünden bahsedilmedi. Tekrar  tekrar, hoşunuza gitmese de söylemek zorundayım ki yılladır iki uyku hapı alarak hayata tutundurulmaya çalışan bir neslin tezahürüyüz. Bu hapların isimleri ‘Yüce Din Kutsiyeti’ ve ‘Yüce, Anlı, Şanlı Türk milleti kutsiyeti.’

 Amacım ne Mustafa Kemal’i aşağılamak ne de geçmişle acımasızca hesaplaşmak. Ama durup düşünüyorum ve diyorum ki biz, en değerli varlığımız olduğuna inandırılan değerleri bile ne kadar az tanıyoruz ve biliyoruz. Mesela hayal kurarsak, Atatürk gökyüzünde bir yerden arada bir kurucusu ve önderi olduğu ülkeye bakıyor olsa ne derdi, ne yapardı. Bence halimize kahkahalarla gülüyor olmalı. Gerçekten vizyoner ve döneminin ötesinde yeteneklere sahip bir liderin son isteyeceği şey heralde sürekli onore edilmek, ve kendisine tapılmak olurdu. Atatürk’ün sizce heykellere ihtiyacı var mı, militarist tarihimizi öven eğitim sistemlerine peki ? Stadyumlarda doluşmuş ve ne olduğu belirsiz hareketler yapan gençlerimi hayal etti paşa, yoksa ‘Mustafa Kemal’in Askerleriyiz’ diye saçma sapan bir akım çıkarıp ideolojinin içine eden cahilleri mi ?

 Eleştiri hakkı insanın doğuştan gelen ve kimsenin elinden alamayacağı bir haktır ve ben bu hakkımı tüm yaşantım boyunca tüm aksi fikirlere rağmen korumayı iş edinmiş bir bireyim. Bu paralelde elbette Mustafa Kemal’i de tüm olduğu iddaa edilen tarihimizi de sorgulayacağım çünkü hayat denilen kavram  verilen hapları olduğu gibi yutmak, anlatılanı sorgusuz sualsiz içselleştirmek ile daha güzel bir hal almıyor, tecrübeyle sabit olmak üzere, eminim. Ve bunca eleştiriye rağmen takdir etmek lazım ki Mustafa Kemal Paşa ve dönemin tüm değerli insanları harika işler de başarmıştır. En basitinden şu yazıdaki eleştirilerimi bile kısmen Mustafa Kemal’in ve arkadaşlarının yenilik hareketine borçlu olduğum söylenebilir.  Ve her türlü eleştiriyle birlikte büyük övgüleri de hak etmektedir. Anlatmak istediğim de tam bu aslında, hiç kimse kusursuz, müthiş olamaz, Mustafa Kemal bile. Dünya sadece Türkiye Siyasi Tarihi etrafında dönüyor olamaz. Bize öğretilenlerin, anlatılanların tümü doğru olamaz, dünya ideoloji ve siyaset tarihine dair en ufak bir fikri olmayanların koyu Kemalist olduklarını deklare  edip tek doğruyu kendilerinin bildiğini iddaa etmelerinin mantıklı bir yanı olamaz ! ….

 Çok üzgünüm ama dünyada yaklaşık 200 ülke var ve biz en kutsal, en yüce kana sahip olanı biz değiliz muhtemelen. Yine dünya nüfusu 7 milyara ulaştı ve bu gezegen sadece belirli bir 70 milyonun çevresinde dönmüyor, farkına varmamız gerek artık. Dünya da yine çeşitli dinler ve sayısız akım var ve yine çok üzgünüm ki bizim dinimiz ve meshebimizin de en kutsalı ve en doğrusu olduğunu iddaa etmek mantıksızlık ve narsistlik olur. Ve yine koskoca insanlık tarihininin çıkardığı yüzlerce vizyoner lider var ama Mustafa Kemal Atatürk’ün bunların içindeki en iyisi olma olasılığı en azından mantıksal çerçeveden bakınca bile  epey düşük olasılık gibi görünüyor.

 Ve son olarak  tüm bu garip tarihi öğretilerin, uygulamaların, tek tip adam yetiştirme metodolojisini ürünü olan bizler, gün geliyor 19 Mayıs kutlamalarının iptaline öfke duyuyoruz. Evet haklıyız, bir insan neyi nerede kutlayacağını Boşbakanların ve Boş bakanlar kurullarının direktiflerine göre belirlememeli. Ancak şunu da göz önünde bulundurmalıyız, bu kutlamaların, yıllardır süren uygulamaların içi ne kadar doluydu. Stadyumda isteksizce doluşmuş gençlerin, yüce garnizon komutanlarına gösterebilecekleri ne olabilir allahın aşkına ? Gençliğin devletinden gerçek talebi bu garip kılıklara girip miltarist sosu ile süslenmiş bayramlar kutlamak mıdır yoksa çağa yakışır  eğlenceli ve kültürel uygulamalarla  zamanını kaliteli işlerle doldurmak mıdır ?

 Tüm eleştirilerime rağmen tarihindeki iki büyük ve önemli günü çocuklar ve gençlere adayabilecek erdemde vizyoner bir liderden bahsediyoruz. Her şey için teşekkürler paşam, bu ülkenin bu durumu seni yanlış anlayan ve bu yanlışlardan bir türlü dönemeyen bizlerin kötü bir eseri ve sonucu, bizzat senin ve kadrolarının bazı yanlışları da göz ardı edilemez olmakla birlikte tabi ki. Umarım en kısa zamanda, sadece dininiz ve meshebimizden değil tüm felsefi akım ve dinlerden bahsedilebilen, her şeyin sorgulanabildiği, sadece Türkiye tarihinin şanlı kısımlarının değil yapılan yanlışlıkların da anlatıldığı, sorgulayıcı ve rasyonel aklın hakim olduğu bir eğitim sistemine kavuşuruz. 19 Mayısları da, müziğin, felsefenin, sanatın, bilimin tüm güzellikleriyle doldurduğumuz gerçekten anlamlı ve eğlenceli bayramlara dönüştürebiliriz.  

Her şeye rağmen kutlu olsun, mutlu olsun…


Sevgilerimle,
Nevzat Onur Çapalov

16 Nisan 2012 Pazartesi

Boşluğun Metodolojisi


Güncel hayatımız da, siyasal hayatımız da kopukluklar  ve bunun yarattığı boşluklarla dolu. Kopma, ayrışma, bölünme ve benzer  terimler yüzeysel bir etimolojik bakışla bile kolayca anlaşılabileceği üzere bir karamsarlığı, zorlanmayı ve yokluk halini anımsatıyor hepimize. Anne rahminden ayrılış ne kadar zorsa, Dünya’nın soğuk yüzü nasıl her bebeği hayata ağlayarak başlamaya zorluyor ise, yetişkin bir bireyin yaşamaya alıştığı şehirden ayrılması da o kadar zor aslında. Okul çağına gelmiş bir çocuğun evden ayrılışı ve yaşadığı üzüntülü hal ile baba evinden ayrılan bir gelinin yaşadığı keder arasında da paralel bir bağlantı kurabiliyorum kolayca. Hayat kopuşlar, zorlanmalar ve yeni durumlara alışma çabalarıyla geçen bir süreç. İnsan psikolojisi açısından anne rahminin güvenli ortamından ayrılmak ne kadar zor ise, güncel şartlara uyum sağlamak yeni bir uyum süreci gerektiriyor ise, bir göçmen için de ülkesinden ayrılmaya zorlanıyor olmak aynı hisleri ve kederi hatırlatıyor olabilir. Verdiğim örneklerle anlatmak istediğim kısaca şu ; siyaset, sosyal hayat, psikoloji, felsefe ve gündelik insani hislerimiz aslında bir bütünü oluşturan kompakt parçalar. Toplum sosyolojisi ile insan psikoloji ayrı bilim ve araştırma dalları da olsa, günümüz trendleriyle her şeyi kategorileştirip ayrı ayrı ele almaya çalışıyor olsak ta, bütüne bakınca sır çözülüyor sanki. Her şey birbiriyle ilintili ve bağlantılı. Ben ise bu yazıda Devlet kavramının Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine, oradan da günümüze kadar geçirdiği zorlu, kopmalara ve boşluklarla dolu süreci ve günümüze etkilerini özetlemeye çalışacağım. Belki de ben de bu şekilde kendi içimdeki boşlukları doldurmaya çalışacağım kim bilir.

 Türkiye Cumhuriyeti’nin günümüz sosyolojik ve siyasal boşluklarından en temelinin devlet- insan, devlet-toplum ve devlet- birey kavramlarının arasındaki çelişkilerden kaynaklandığını düşünüyorum. ‘Devlet kavramı’, geçen yüzyıla hakim olan ve ülkemizi de büyük ölçüde etkileyen egemen doktrin ‘ulus- devlet paradigması’ ve ‘militer güç dengeleri’ ile bireyin varoluşu, özü ve sahip olması gereken özgürlükleri arasında derin çelişkilerin olduğu aşikar. Ayrıca bu çelişkilerin temellerinin Cumhuriyet denemesinden çok önce ilk yenileşme hareketlerinin başladığı 17. Yüzyıl Osmanlı ikliminde atıldığını ve bu gelişime mukavemet gösterenlerin elemine edildiğini belirtmeliyiz. Buna çok benzer bir diğer dönemi ‘Cumhuriyet Tarihi’ olarak isimlendiriyoruz. Kısacası tüm bu zorlanmalar ve belirli bir metodolojisi olan sistem kurma çabaları, kazandırdığı yenilikler yanında derin yaralar ve boşluklar da yarattı. Günümüzün artan toplumsal din değerini, cemaatlerin toplumdaki ve siyasetteki rolünü ve bireyin devlet kavramına alternatif olarak aradığı dayanakları anlayabilmemiz için resmin bütününe bakmak  daha sağlıklı bir tespit yapma olanağı sunacaktır. Bu paralelde geniş açıyla başladığım yazıyı spesifik olarak tüm bu anlatılanların günümüze etkisi ve yaratılan boşlukları dolduran ‘cemaat kavramı’ üzerine özetleyeceğim.

 Hepimiz merak ediyoruz, beğensek ya da nefret etsek de araştırıyoruz ; ‘Cemaat kavramı ne oldu da tüm ülkeye, sosyal ve siyasal hayata bu kadar etki yapabilir oldu ?’. Cevabı bulmak bence çok da zor değil. Cemaat kavramı, Devlet kavramının, Cumhuriyet Denemesinin yapamadığı yaptı, birey ile devlet arasındaki boşluğu doldurdu, hem de bunu din algısı gelişmiş bir toplumda kolaylıkla yaptı. Doğru veya yanlışlığı tartışılır olsa da, ne kadar etik olduğu şüpheli olsa da, hatta hukuku zorlar niteliklere sahip olsa da, bir ihtiyacı karşıladı. Cumhuriyet döneminin elitist ve tepeden inmeci anlayışı ve giderek sertleşen iklim önce Osmanlı birikimi ile sonra da halk ile bağların kopmasına veya zedelenmesine yol açtı. Temeli daha önce değindiğim gibi Osmanlı’nın ‘Nizam-ı Cedit’, ‘Tanzimat ve Islahat’, ‘Meşrutiyet’ ve benzeri yenilik adımlarına bağlı olarak başlayan ve gelişen bu zorlanma hareketi Cumhuriyet ve Mustafa Kemal idealizmi ile birleşince, yararlı ve gelişimci katkılar sağlamakla birlikte, büyük bir boşluk, güvensizlik ve kopma etkisi de yarattı. Cumhuriyet dönemi sermaye akışları, sınıfsal tabakaların oluşum teorileri, bürokratik elitizmin devletin ve halkın asli temsil merci olmaya yatkın roller ve eylemler üstlenme çabaları ile 1923 – 1945 dönemini ‘Halk için halka rağmen’ anlayışı ile özetleyebilir, ve bu bağ kopmasının resmini bu yolla net bir şekilde çizebiliriz. Bu kopuş ve sert iklimin yarattığı ve kaynağını Cumhuriyet öncesi dönemden alan diyalektik taraflar da, kopuş sonrası derinleşen iki ucu, yıllar boyunca daha da sivri ve uzlaşmaz formlara sokarak ülke sınırları içindeki sakin iklim hayalinin gerçekleşememesinde başrol oynadılar. Ülke hiyerarşik yapısını bir çembere benzetirsek çemberin merkezi ve çevresi arasındaki boşluk gitgide açıldı, bir uçurum halini aldı. Çevre ne zaman bu açığı kapamaya çalışırsa, bizzat devlet kontrolünde yapılan etkilerle bu haklı talep geri çevrildi, hatta bu geri çeviriş zaman zaman çok sert militer güç gösterilerine dönüştü. Böylece 1960 Darbesine kadar açığı kapamaya yönelik olarak gelişen ve 1945-1960 dönemini kapsayan demokratikleşme birikimi ordu darbesiyle yok edildi. ( Burada darbenin merkezindekilerin ve dönemin siyasilerinin de da birçok hatası olduğu belirtmeliyim, buna dair detaylar için ‘Dindar Nesiller’ yazısına bakabilirsiniz.) Benzer hak arayış birikimlerinin, sol birikimin, özgürlük taleplerinin ve gelişmeye çalışan demokratik taleplerin yine bizzat devlet eliyle ve zorla yok edildiğini 1971-1980-1998 dönemlerinde de açıkça görüyoruz. Kısacası halkının taleplerine soğuk bakan, despotik ve militer güçlerle beslenen devlet anlayışı ve yöneticileri, sağ veya sol görüş demeden, muhafazakar, milliyetçi veya Marksist ayrımına çok da takılmadan , dönemlerin şartlarına göre, farklı ses çıkaranları ve farklı sistemler talep edenleri susturmayı kendine görev edinmiştir. Ne zaman devletle birey arasındaki boşluk kapanmaya başlasa, çevre merkez olmaya yeltense ve ‘ benim de söyleyeceklerim var ’ dese, despotizme layık görüldü. Devlet ve yasa koyucular, veya benzer uzantıları, belirli kanditatif bakış açılarıyla toplumu şekillendirmeye çalıştılar ve görece başarılı da oldular. Bu eylemlerin tümü ve özellikle en büyüğü olan 1980 darbesi ise bu sürecin son halkası oldu. Apolitik, asosyal, entelektüel birikim arayışından uzak bir kitlenin tek sığınacağı alan olan ‘Devlet’ kavramı da bu anlayışla yok edildi, yaşamsal olarak sağlanan güven iklimi sosyolojik açıdan yerini güvensiz ve ortada kalmış kitlelerin yeni arayışlara başvurduğu bir iklime bıraktı. Rastlantı mıdır yoksa tüm bu süreç önceden programlanmış mıdır tartışmaya açık olmakla birlikte, aynı dönemce siyasal İslam ve tarikat- cemaat dönüşümlerinin de tamamlanması ve siyasi ve sosyal hayatımıza eklemlenmesiyle kafası karışık ve arayış içinde olan halk kitleleri, yılların verdiği bezginlik ve güçsüzlükle  cemaat ve tarikat hareketlerine geçmişte olduğundan daha fazla eğilim göstermeye başladılar.

 Bu çizdiğim genel despotik, militer devlet anlayışının bir diğer çıkmazı da şudur. Yıllarca zorla, baskıyla yetiştirilmiş nesillerin içinden çıkan ve demokratik hak talepleri olan görece özgürlükçü bireyler bile bilinçaltlarındaki despotizmden kurtulamıyorlar. Sonuçta gücü ele geçiren bu kesimler de onlara öğretilen sert anlayışlardan kurtulamayıp, yeri geldiğinde intikam duygusuyla yeri geldiğinde yılların kötü birikimiyle, yıllarca karşı çıktığı düzenin en mutlak savunucusu durumuna geçebiliyor. Ülkemizde son on yılda gerçekleşen değişimi ve kademeli olarak artan baskı ve şiddet ortamını bu temelde daha iyi anlayabileceğimizi düşünüyorum. Avrupa Birliği vizyonu, özgürlükler, demokrasi gibi vizyonlarla ortaya çıkan bir oluşumun, gücü ve kendisini durdurmaya çalışan etkileri yok ettiğinde, bilinçaltının dışavurumunun nasıl ortaya çıktığını ve yıllarca yaka silkilen anlayışlarla hesaplaşırken aslında nasıl gitgide savaştığı metaya dönüştüğünü tüm çıplaklığıyla izliyoruz. Çemberin içindeki genişleme ve yer kapma savaşı sürerken, çevre- merkez birbirleriyle savaşırken, geriye bireylerin ve toplumun zihninde bıraktıkları derin boşluklar ve kopuşmalar kalıyor. Sistem, kendi kendini yiyen ve yok eden iki kutbun savaşı ve bu savaştan yorgun düşen halk kitleleri olmak üzere sabit hızla dairesel bir harekete devam ediyor, yıllar hatta asırlar geçse de dönüp dönüp aynı noktaya geliyor. Bu da ülkenin temel çıkmazı ve çelişkisi sayılabilir kanımca.

 Son olarak genel tabloyu kısaca özetlersem, bizzat devletin eliyle yaratılan baskı ortamının sebep olduğu boşlukları günümüzde ‘ cemaat ’ kavramı dolduruyor. Cemaat devletten rol çalıyor, destekçilerine iş buluyor, kalacak yurt ve burs  veriyor. Ailelerinden yakın akrabalarına kadar ayrıcalıklar sağlıyor ve yılların soğuk devlet kavramına inat sıcak bir dayanak ve güvenilir bir liman profili çiziyor. İdeal bir bireysel güven, sağlıklı bir psikoloji ve paralelinde mantıklı bir sosyoloji geliştiremeyen ve genel olarak ulaşılabilir kaynaklara uzak kalmış kitleler de bireysel özgürlüklerini veya yaşam algılarını düşünmeksizin bu davete icap ediyor. Dolayısıyla bugünkü gelişmekte olan din bazlı konjonktüre, gelişen İslami sermayesel  ve sınıfsal harekete, toplumu infiale sürükleyebilecek baskı dönemi sonrası öfke kusma nöbetlerine hiç şaşırmıyorum. Soğuk devlet kavramıyla, orduyla ve eski siyasetçilerle hesaplaşmanın daha da öfkeli ve sert bir iklimde süreceğini öngörmek zor değil. Hele ki baştan beri aralarındaki soğukluğu ve rekabeti anlatmaya çalıştığımız geniş halk kitleleri- devlet ilişkisinin de belki de tarihimizde ilk defa bu kadar güçlü bir şekilde benzer hedefler ve idealara sahip olduklarını düşünürsek ( Elbette egemen iktidar güçleri ile devletin her alanında söz sahibi olmuş cemaat algısı tam olarak aynı fikirdedir diyemem, ama temel noktalarda uzlaşma içinde oldukları kesindir.) bu iklimin sertleşerek ve iktidar lehine güçlenerek değişeceğini öne sürebiliriz. Buradaki  eğilimlere yarar sağlayacak bir diğer hızlandırıcı faktörün de hayatı din, dogma eksenli algılamayan, entelektüel bir birikimi ve siyasal bir görüşü tüm zorluklara rağmen sağlayabilmiş kitlelerin de( Ki kendimi de kısmen bu kitlenin içinde sayabilirim) devletle olan hesaplaşmalara ve geçmişle yüzleşmeye destek veriyor oluşu olduğunu belirtmek istiyorum. Hiçbir cemaate, hükümete veya uzantılarına meyil etmiyor olsa da, hayatı çok daha marjinal temelde algılayan bu kitle de, yıllarca halkının kanını emen güçlerle hesaplaşmaya heveslidir, hatta temelde muhafazar kitleyle kesiştiği noktalar bile vardır. Durum böyle olunca militer eğilimli, ordu arkasına sığınmış, hukuku ve ülkeyi kendi elitist düşüncelerine göre yönetmiş ve biçimlendirmiş anlayışların hızla yok olacağı sonucuna varabiliriz. Ama bu yıkılış maalesef bir mutlu başlangıçtan ziyade başka bir otoriter gücün hegemonya kurması ve kendi öğretilerini dayatması sürecine doğru evriliyor, bu da acı gerçek.

 Ve bu uzun yazının son paragrafında biraz toparlamamız gerekirse artık, esas cevap aradığım sorularımın şunlar olduğunu belirtmek isterim ;
 Devlet kavramı ne için vardır ? Birey yaşam hakkını devletten mi alıyordur yoksa varoluşundan mı alıyordur? Birey neden bir vatan toprağı veya bayrak için ölmeye, savaşmaya zorlanmaktadır ? Üzerinde iki yüzü aşkın  ülke bulunan gezegenimizin tümünün bu militer ve despotik algılarla şekillenmesi barışçıl bir yaşam algısı yaratabilecek midir ? Her ülke aynı ulus- devlet veya benzeri otoriter ve militer öğretilerle hareket ettikçe, bu direniş ve mukavemet değişen dünya düzenine ne kadar uyum sağlayabilecektir ? Milliyet , vatan ve din diyerek taptığımız kavramlar, savaşlarla övündüğümüz şanlı tarihlerimiz, gerçekten inandığımız kadar fazla kutsiyet içermekte midir, yoksa tüm bu kavramlar biyolojik bir üreme sürecinin sonunda rastlantısal olarak düştüğümüz bir toprak parçasının bize dayattıkları mitler midir ? Devlet mi bireyleri mutlu etmek için vardır yoksa birey mi devleti ? Peki yeni bir bakış ve yapılanmayla daha nitelikli bir teori uygulamanın zamanının gelmesi için daha kaç tane kanlı deneyim yaşamalıdır bu gezegen ? Ve son sorum ; dayatmalarıyla, despotizmiyle tüm hayatımızı kontrol altına alan bu sistemlerin ve bizleri birer sosyolojik denek gibi kullanan güzel ve yalnız ülkemizin içimizde yarattığı tarihsel boşlukları neyle dolduracağız ? İşte bunlar da benim henüz dolduramadığım sonsuz boşluklarım…




Sevgiler,

Nevzat Onur Çapalov







22 Mart 2012 Perşembe

Bu Mektup Sana ..


 Hey sen,  kapşonlu hırkanın başlığı kafanda, paçaları  yerlere sürtünen bol pantalonun kıçında, bol çığlıklı şarkılar kulaklığında, çantanda avangart kitaplarla yolda yürüyorsun bu hayata bir nebze anlam katabilir miyim diye, biliyorum, tanıyorum seni yaklaşık 12 milyar yıldır, zira evrenin varoluşundan yıllanmış dostluğumuz. Yolda yürürken ‘ben bu kitlenin ve gezegenin neresindeyim’ diye soran ve bakan güzel gözlerin var görüyorum, bu mektup sadece senin ve senin gibiler için yazıldı emin ol. Seni bu rahat tavırların ve eskimiş hırkanın içinden çıkarıp bir takım elbisenin içine hapsetmeye çalışan tüm mekanizmalara inat direniyorsun , sıradanlaşamıyorsun, onlar gibi olamıyorsun, kabul edemiyorsun. Ve bu uğurda büyük bedeller ödediğin de aşikar, ama buradan o kadar güzel ve cool görünüyorsun ki bu güzelliği anlatamam yalnız ve güzel dostum benim.

 Yıllar boyu, ailesiyle, öğretmenleriyle, arkadaşlarıyla ve  kendisine dayatılan herşeyle dalga geçebilen, maruz kaldığı tüm saçmalıklara itiraz edebilen, çıkıntılıp yapıp bedel ödeyebilen yalnız kovboyum benim, seni ne kadar iyi anlıyorum bir bilsen. Toplumun garip gözlerle bakıp dışladığı avangart tavırlı azizim, asıl istediğimiz de tam bu değilmiydi  zaten ; sürüden ayrıldık işte, mutluyuz en azından kendi çapımızda. Biliyorum ki evrimsel sürecini tamamlayamamış yaşıtlarının on katı kadar okuyorsun, yazıyorsun, çiziyorsun, çalıyorsun veya düşünüyorsun.  Daha çocukça şikayetleri olan, tükenmiş, deneyimli bir ahmak gibi hissetmen kendini çok doğal biliyorsun, zira Kurt'ten, Amy'den, Yavuz'dan, Hendrix'ten, Marx'tan, Nietzsche'den ve daha nice türdeşlerinden çok da uzakta değilsin, aynı kuark gluon plazmaların farklı versiyonlarıyız sadece hepsi bu.


' I have a problem that I can not explain
I have no reason why it should've been so plain 
I have no questions but i sure have excuse 
I lack the reason why I should be so confused  '



 Dünyada gitmediğin yerler hakkında bile gitmiş biri kadar bilgilisin, sosyal konular ve siyaset ve felsefe her zaman ilgini çekti, gözlerin hep farklı bakıyor ve görünmeyeni görüyor, sırf sözlerinle ve zekanla karşındakinin beynini bulandırabiliyorsun ve onu düşünmeye sevk edebiliyorsun, insanlar seni anlamakta zorluk çekiyor, insanları geçtim sokaktaki köpekle bile empati kurabilecek bir empati yeteneği ve hassasiyetle donatılmışsın ama gelgelelim tüm bu yüce nitelikler, ‘niceliksel ve kanditatif dünya algımız’ bağlamında karşılıksız ve değersiz birer prosedür gibi boş kalıyor sanki. Kendi beyninde kurduğun bir tezi önce kanıtlayıp aynı zamanda üzerinde biraz daha derin düşünüp antitezini yazacak bir kompleks yapıdasın ama maalesef çevren henüz bu kozmik karmaşana ayak uyduracak düzeyde değil biliyorsun. İnsanların emeklilik sigortası geri ödemelerini düşündüğü bir çağda sen ' Neden buradayım ? ' sorusunu sorarak kendine varlığını sorgulatıyorsun hergün defalarca, fakat bu sana herhangi bir metasal değer olarak dönmüyor biliyorum. Çünkü sistem ve entegre köleleri, dejenere olanı, biat edeni, koyun gibi güdüleni yüceltme üzerine kurulmuş bir ana  temelde basit harmonik hareketine devam ediyor yıllardır ve sen bu hareketin sıradanlığından çok daha fazlasını hak ediyor ve istiyorsun tüm saflığınla, inceliğinle, estetik kaygınla. Kısacası bu algıdaki bir gezegende daha da ötesi bir  bizimki gibi gelişmekte olan ama bir türlü gelişemeyen bir ülkede kendini marstan gelmiş gibi hissetmeni kim yadırgayabilir ki ? Sen ikinci sınıf bir Gezegenin üçüncü sınıf bir ülkesinin sınıflar üstü vatandaşısın ve bunu başarabilmek dünyanın en zor işi.

 Dostum bu kitleye ait olmadık ve olamayacağız da, bildiğin şeyleri tekrarladığım için bana kızma çünkü neredeyse bilmediğin bir bok yok, bunu da biliyorsun, seninle baş edemem. Onların ritüelleri bizi delirtiyor, tabuları bize dar geliyor, saçmalıkları bizi sıkıyor, bunaltıyor. Senden apolitik, asosyal, aseksüel birer süs biblosu yaratmak istemeleri seni delirtiyor, kabullenemiyorsun, nasıl anlıyorum seni, öfkeni, ah bir bilsen.

 Ve hakkında emin olduğum bir diğer gerçek de şu ki, hayatta hiçbir boku becerememiş ve Dünyayı bu karmaşık hale getirebilmiş olan bu çok bilmişlerden öğüt almak, belki de en katlanamadığın durum. Ama sen de biliyorsun ki ben sana hayatı zehir eden o yaşayan ölülerden değilim ve sana naçizane bir önerim olacak hiç ihtiyacın olmadığını bildiğim halde. Bu sıkıntılı ve karmaşık durumlardan kurtulmak için herşeye ters fakat gerçeğe paralel giden bu güzel senaryonu asla bozma, yenmiş tırnaklarınla, eskimiş hırkanla, rutubet kokan kitaplarınla, sığındığın tek limanın olan müziğinle yoluna devam et ve  ne olur kendini bu anlamsız karmaşa ve gereksiz insan kalabalığı için üzme ve öldürme. Büyük çoğunluğunun yaşamsal fonksiyonlarını yitirdiği, büyük insan yığınlarının renksiz tablolarından oluşan bu gezegende sen renkli bir gökkuşağısın unutma. Tüm deliliklerin ve kırıklıkların üzerinde düşünülmeye değer, kıymetini bil kendinin aziz dostum. Bu Dünya hala ayaktaysa ve az da olsa biraz umudumuz varsa, bu durum senin ve benzerlerinin sayesinde başarıldı, tarih bunu yazıyor.

 Seninle bira eşliğinde izleyeceğimiz günbatımları, katılacağımız konserler, festivaller var. Seninle gezeceğimiz sahaflar, koklayacağımız kitaplar, içeceğimiz şaraplar var. Birlikte katılacağımız eylemler, protestolar yazacağımız doktrinler var. Uykuyu unutup sabahlayacağımız nice derin sohbetler, beraber izleyeceğimiz filmler var. Seninle her türlü sıradanlığa ve saçmalığa karşı göstereceğimiz bir direnç ve yaşayacağımız sonsuz bir galaksi var dostum. Ne olur unutma ;

‘’ Together we stand, divided we fall ‘’

Seni Seviyorum, tabi bunu da biliyorsun her şeyi bildiğin gibi, adım gibi biliyorum.








Sevgiler,
Nevzat Onur Çapalov