Hürriyet

29 Ocak 2012 Pazar

Ninni

‘Azıcık aşım kaygısız başım ’, ‘ Söz gümüş ise sükut altındır ’, ‘ Kafamızı sokacak bir evimiz olsun yeter’,  ‘ Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar ’, ‘ Çok şükür halimize,  Allah bugünümüzü aratmasın ’,           ‘ Hayat çok zor, bir büyü sen de anlarsın ’, ‘Azla yetinmeyi bilmeyen bolluğu bulamaz’, ‘ Köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceksin ’, ‘ Efendi ol, fazla çıkıntılık yapma, kimsenin gözüne batma ’, ‘ Aman öyle giyinme, konu, komşu ne der ’, ‘ Sizin oğlan da pek sessiz pek efendi maşallah, hep böyle efendi ol oğlum emi’ ve benzeri  sıradan replikler, retorikler uzar gider…Bu sözlerin hepsine aşina olduğunuza ve bunların hayatınız da bir kez  bile olsa kulağınıza küpe olması dileğiyle size öğütlendiğine eminim. Çok avangart bir karakter olsanız dahi, aile yaşantınız, koşullarınız çok marjinal olsa bile bu kelimeler ve sözler beynimize küçüklükten itibaren kodlanmaya başladı. Bu kültürle yoğrulmaya başladınız bir kere ne de olsa.  Elbette tarihimiz, Anadolu ve tüm Doğu Bilgelikleri, öğütleri önemli hayat dersleri verdi hepimize ve vermeye devam ediyor hala ama gelişen hayat şartlarına ve yaşam algısına katkılarının ne kadar pragmatik olduğunun tartışılır olduğu da bir gerçek. Aslında konuyu Doğu- Batı eksenine de kaydırmaya gerek yok , bu aslında bireysel olarak düşülen bir yanılgı ve kişilik adına verilmesi gereken zor bir savaş. Esas meselem ve sorum şu : Niye bu kadar hüzünlüyüz ? Neden bu kadar ağlamaklıyız ? Neden hayatın gerçekten berbat olduğuna ve işlerin hep ters gideceğine güdüleniriz durmadan ? Neden bu kadar sıradan, iddiasız ve korkularla dolu bir hayat süreriz ? Hayat gerçekten berbat bişey midir, niye hayatımızı bir lağım çukuru içinde geçiriyor olmaktan hoşnutuzdur tüm farkındalığımıza rağmen ?

 Uyutulduk, büyütüldük, tıpış tıpış yürütüldük ve bu günlere erdik. Danalar bostana mı girdi, bostancı- dana çelişkisi uykularımızı mı kaçırdı bilmiyorum ama genel bir yaşam algısı bozukluğu edindiğimiz ve sıradan öğretiler vasıtasıyla aza tamah etmek dışında bir çaremizin bırakılmadığı bir gerçek. Kollektif bir hüzün ezgisi içinde, fazla romantik, acıları kutsayan ve aslında tüm benliğiyle mutlu olmayı reddeden bilinçaltlarına sahibiz. Düşünseniz ya gülmekten bile korkmuyor muyuz ? ‘Çok gülen çok ağlar’ sözü de bu coğrafyaya özgü bir hüzün ezgisi değil mi ? Gayet fizyolojik ve sıradan bir eylem olan, timüs bezinin uyarılması sonucu yararlı hormonların salgılanmasını ve mutlu olmayı sağlayan bu ufacık ve neşeli eylemi bile bilinçaltlarımızla olumsuzca reddetmeye programlanmadık mı  yıllarca? Ya da yolda hiç tanımadığımız birine nedensiz ‘merhaba’ deyip gülümseyebilmek bile yapılması zor bir eylem haline gelmedi mi bizim için. Tüm çevremi gözlemliyorum, otobüsleri, yakınlarımı, okulumu, çevremi ve vardığım kanı şu ; ‘ Biz mutlu olmak istemiyoruz ! ’

Rezonans fenomeni diye bir şey duydunuz mu bilmiyorum. Ama artık hayatımızın şanstan ve dış şartlardan daha çok irade ve kişisel bakış açısıyla değiştiğine dair bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış bazı gerçekler var. Günlük hayattaki duygu durumunun ve psikolojinin hayatımızı ve geleceğimizi nasıl etkilediğine dair bir çok veri mevcut. Evrendeki her şeyin ve tabi düşüncelerimizin de bir kütlesi ve yoğunluğu olduğu artık sır değil. Evrenin bir çalışma mekanizması var ve onun dilinden anlamıyorsak işimiz gerçekten zor. ‘Kritik Kütle’, ‘Yeni Kuantum Anlayışı’, ‘Zamandan Bağımsızlık ve Dikey Zaman’ gibi kavramlar gelişiyorken biz hala tüm hayatımızı hüzün, başarısızlık, mutsuzluk ekseninde algılıyorsak sürekli, hayat gerçekten berbat bir hal alabiliyor. Kastettiğim asla evde oturup, emek vermeden, sadece düşünce gücüyle bolluk, bereket ve ya mutluluk elde edileceğine inanılan saçmalıklar değil. Ama bir gerçek var ki ne yaşıyorsak, ne düşünüyorsak, ne kadar emek veriyorsak onun karşılığını görüyoruz Dünya aynasında. Dünya böyle, çünkü biz böyleyiz, algımız böyle, berbat olsun ya da olmasın elimizdeki  sonuç tamamıyla bizim eserimiz.

En basitinden şunu düşünelim, hayatım berbat dediğinizde daha güzel bir hayat elde ediyor musunuz ? Bu iş zor dediğinizde o iş kolaylaşıyor mu peki ? Mutsuzluk kodladığımızda daha mı mutlu oluyoruz yoksa aslında gerçekten bütün belaları kendimize mi çekiyoruz tüm hızıyla, bir düşünmemiz gerekli. O zaman niye bu bir işe yaramayan güdülenmelerle aynı öğrenilmiş çaresizlik içinde debelenip dururuz anlayamıyorum. Niye hastalık hikayelerimizi, başımızdan geçen kötü olayları büyük bir iştahla paylaşmak isteriz, çevrenin acıyan gözlerle bakması mıdır esas isteğimiz. Bir insan acınacak duruma niye düşmek ister, hangi hayat algısı ona bu lanet vizyonu güdülemiş olabilir.

 Sürekli mutsuzluktan gem vuran, isyan eden melankolik kişilere şunu sormak lazım, neyi denedin ki hayal kırıklığı yarattı hayat senin için ? Hiç Rio karnavalına katıldın mı veya bir müzik festivalinde delirdin mi ömrün boyunca hiç ? Hiç her şeyden bağımsız şekilde bir seyahate çıktın mı, bu cesareti toplayabildin mi tüm sıradan hayat algısından koparak ? Bu Dünya’nın hangi tadına baktın da tatmin etmedi güzelim seni, ne istedin de vermedi şu kutsal küre ? Karnaval, festival örneklerine pahalı örnekler herkes yapamaz diyenler varsa, en son ne zaman güneşin doğuşunu veya batışını tutkuyla izlediniz diye sormak isterim, zira her gün bedavaya gün doğuyor ve batıyor tüm ihtişamıyla, tabi algılayabilene.

 Hayat hep mutlu gitsin, her şey zaten harika gidiyor falan diyecek halim yok, Dünya’ya dair çarpıklıklar insanlara ait eşitsizlikler her yerde tüm hızıyla artıyor. Bu durum Dünya’nın değil insalığın yani bizlerin iç çatışması ve melankolik durumunun yansıması. Ama tüm bu mutsuzluğu yaratan algıya katkı vererek ve sürdürerek, bu şiddetli ve yıkıcı hüzün ezgisine katılarak hiçbir şey daha iyi bir hal almayacak. Problemi yaratan hastalıklı yaklaşımlarla yeni ne üretebiliriz lütfen düşünelim. Yüzlerce kez denediğimiz yöntemler ve kodlamalarla neyi değiştirebiliriz, yüzlerce kez daha denesek bile tekrar tekrar ?

 Bireysel olarak da birçok dert, tasa sayabilirim kafamı bunlara takmak istersem eğer. Şansızlığa, yoksunluğa bağlayabilirim çünkü algım hamur gibi şekil alıyor, her şeye inanmak ve inandırılmak istendiğinde o şey  kolay oluyor. Ama ben bu akşam üstü güneşin batışına takıldım tüm bunları boşverip mesela, harikaydı her şeye rağmen. Bahsettiğim bir kişisel devrim, yapılması zor, yüzleşme isteyen, radikal bir irade isteyen ama sonu aydınlık bir devrim kısaca.

Ve bir bilimsel gerçek daha var. Öfke, yılgınlık, korku, özgüvensizlik gibi duygular mutluluk gibi pozitif duygulara göre çok daha şiddetli hisler ve daha da kötüsü yayılması çok daha kolay olan hisler aynı zamanda. Mutsuzluk, düşkünlük ve vizyonsuzluğun yani sonuç olarak oluşan insanoğlunun çatışmalı iç yapısının  günümüzün en bulaşıcı ve tehlikeli hastalığı olduğunu düşünüyorum. O kadar ki kendi mutsuzluğuna boğun eğmiş bireylerin başkasının da mutsuz olmasını istemesine kadar giden garip psikozlar ve sonuçlar doğurabiliyor bu lanet  olası değersiz algı. Kıssadan hisse acıyı seviyoruz, onunla yatıp onunla kakıyor ve hayatımızın içine ediyoruz itina ile, hiç kusura bakmasın kimse. Bu gerçekle yüzleşmek zorundayız. Sadece böyle kalsa iyi. Bu algıyı kırmak isteyen bazı vizyonerlerin de önünü kesmek, acıyı tüm çevremize yayıp birlikte ağlaşmak istiyoruz sonsuza kadar. Ve evren de ne istersek onu veriyor, iyi kötü tahlili yapmadan hem de. Mutlu anlarımız o kadar az ki artık, sosyal medyada bile hemen  mutlu anları ölümsüzleştirip paylaşmaya çalışıyoruz sanki bir daha gelmesi çok zormuş gibi. Aslında telefonla, makinelerle mutlu anları ölümsüzleştirmeye çalışırken anın güzelliğini bir kez daha kaçırıyoruz çoğu zaman.

 Artık bağlıyoruz ve ben tüm benliğimle diyorum ki acılı, acıklı hikayeleriniz sizin olsun. Mutsuzluklarınız, düşkünlükleriniz, sefaletiniz ve demode olmuş öğretileriniz daim olsun, biz almayalım. Biz başka bir yol ve vizyon seçiyoruz çünkü öğrenilmiş çaresizliklerinizle herhangi bir yeni vizyonu öğrenemeyeceğimizi anlamış bulunmaktayız çoktan. Doğru söylesek de bu köyden kovulmayacağımızı bildiğimiz, yerinde edilen bir sözün de sükut kadar değerli olduğuna inandığımız, köprüyü geçene kadar ayıya ayı dediğimiz ve acı gerçekleri ayının yüzüne çarpabilecek cesarete sahip olduğumuz, sessiz koyun misali efendi davranmak yerine  beyefendilikten sapmadan, karşı çıkabildiğimiz ve sorgulayabildiğimiz, korkunun ve düşkünlüğün olmadığı bambaşka bir vizyon bu. Bir hüzün ezgisiyle ve ninnisiyle uyutulmaktayız yıllardır. Ama artık bu öğretilen hüzün ezgisini bir kenara bırakıyor ve kendi şarkımızı çalıyoruz çoşkuyla, gülümseyerek, umutla, inadına. 


Sevgiler,

Nevzat Onur Çapalov




'' Hep aynı olaylarla karşılaşıyorsun, çünkü sende hiçbir şey değişmiyor ! Her şey benzerini kendine çeker. Cennet parçacığı cennete doğru, cehennem parçacığı cehenneme doğru yol alır '' 


" Varlığını hafifletmek ciddi bir emek ister. Bunun için ebeveynlerinin, öğretmenlerinin, felaket tellallarının ve kıyamet habercilerinin sana dayatma yoluyla öğrettikleri her şeyi arkanda bırakman gerekir. Onlardan, kurbanlık bilincine nasıl düşüleceğini, nasıl sefil, yoksul ve hasta  olunacağını öğrendik. Onlardan, ölmek için binlerce yol öğrendik ''    


Stefano D'anna - Tanrılar Okulu



14 Ocak 2012 Cumartesi

Silikon Kaplı Beyinler


Hızlı yaşıyoruz. Hızla gelişiyoruz ya da öyle olduğunu sanıyoruz. Sonsuz ilerleme sağlamak ve sonsuz hıza ulaşmak hedefimiz. Bilgi toplumu dönemi ve iletişim trendleri. Hepsi harika şeyler belki. Belki de değil. Her durumun ve gelişimin bir yan etkisi, bir baş ağrısı olduğuna göre günümüzdeki gelişim ve değişimlerin de yarattığı belirli hasarları var demektir.  Bu yazıda, yeni  yaşam formuna adapte olmaya çalışan teknoloji çağı insanlarını ve adapte oluş sürecindeki aksaklıkları hem psikolojik hem fizyolojik olarak incelemeye çalışacağız.

Dünya’nın ve paralelinde ülkemizin son 15 yılda teknoloji ve gelişim açısından inanılmaz bir hızda ve yenilikte geliştiğini düşünüyorum ve gözlemliyorum. Bundan 15 yıl önce dış dünyaya entegrasyonun ülkemizin açısından çok gerilerde olduğu bir gerçekti. Bugün internet ve fiber optik kablo yeniliğiyle bir tıkla dünyaya ulaşabiliyor, gidemesek bile istediğimiz yerin görüntüsünü bulabiliyor, oralarda neler olduğunu öğrenebiliyoruz. Niteliği tartışılır olsa da internette ve sosyal medyada birçok bilgiye rahatlıkla ulaşabiliyoruz. Şu anda yapmakta olduğum şey de aslında 15 yıl önce pek hayal edilesi değildi. Masumca günlüklerimize karaladığımız, ajandalarımıza notlar aldığımız nostaljik günler yerini internette bloglar aracılığıyla iletişim kurduğumuz, yazılarımızı yayınladığımız günlere bıraktı. Kısacası batı toplumlarının bilgiyi ve devrimi dolayısıyla bütün hayatı kendi hegemonyasında geliştirme çabaları sonuçsuz kaldı. Bilgi paylaşımı ve  ülkelerin entegre olması konusundaki tutucu davranma eğilimleri de bu gelişim ve değişim sürecinde doğal mecrasında akmaya, bu temelsiz bencil batı tezi hızla çürümeye başladı. Artık İran, Türkiye, Çin, Hindistan, doğu ülkeleri bu yeni trende sağladıkları uyumla birlikte gelişmiş batı ülkelerinden rol çalmakta  ve bilgiyi doğuya fiber optik kablolar vasıtasıyla taşımakta. Buraya kadar bahsettiğimiz süreçte bir eleştirim ve ya kafamda oluşan bir çelişki yok tabi ki. 18. Yüzyıldan beri yapılan devrimleri ıskalamış doğu medeniyetlerinin, son bilişim çağını içselleştirmesi, eleştirmekten çok takdir edilecek bir durum . Ama başta da değindiğim gibi bu yeni iletişim, sosyal medya ve internet eğilimlerinin yan etkileri neler, hayatımıza katkıları neler, yaşam algımızda yarattığı değişiklikler neler, işte asıl önemsenmesi gereken husus bu. Bu yazının ana konularını da bilişim trendlerinin yaşamımız üzerine etkileri, elde ettiğimiz bilginin niteliksizliği,  sonsuz tüketim ve unutkanlık güdülemesi olarak sıralayabiliriz.

 Evet değindiğimiz bu gelişim dönemi sonucu artık sağ elimizin mouse üzerindeki parmaklarıya bir çok bilgiye, eğilime, eğlencelik olgulara kolayca ulaşabiliyoruz. Egomuzu tatmin edebiliyoruz, kısmen mutlu da olabiliyoruz. Ama şunun da farkına varmalı ki artık hızla her şeyin çok çabuk elde edilmesine, bir an önce varolmasına ve hemen tüketilmesine güdüleniyoruz. Yani bu eğilimler bizi hızlı düşünmeye, aynı anda bir çok işi halletmeye çalışmaya ve hızlı yaşamaya mecbur bırakıyor. Bu hız ve acele o kadar içselleştirildi ki elde ettiğimiz bilginin doğruluğu, yaptığımız eylemin yararı önemini tamamen yitirdi. Sabırsızlığa güdülenen ve bir gün içinde yüzlerce farklı eylemi yapmamız gerektiğine inanan bireylere dönüştük gün geçtikçe.




 Bir saniyeliğine okumayı bırakıp bilgisayarınızda kaç tane pencerenin aynı anda açık olduğuna bakın. Ya da herhangi bir  haber sitesine girin ve sayfaya dikkatle bakın. Ne görüyorsunuz ? Zıplayan reklam linkleri, alttan akan haber yazıları, sayfanızı işgal eden eğer tıklamazsanız bir türlü gitmeyen yazılar. En kolayı televizyonunuzda bir haber kanalını açın, alttan borsa haberleri ve hisse senetleri, onun üstünde flaş haberler, sonra ekranın ortasında saçma sapan bir tartışma, ekranın kıyısında köşesinde de bir çok reklam göreceksiniz ve tüm bunlar algınızı ve beyninizi işgal edip duracak saniyelerce. Demek istediğim gelişen teknoloji, internet ve haber anlayışı bize her şeyi aynı anda ve konsantre bir şekilde vermeye, hayatımızı hızlandırmaya çalışıyor. Peki niye bu acelemiz ? Yaratılan bu hayal sahnesinde hızlanıyoruz derken hayattan gerçekten büsbütün kopuyor olmayalım sakın.

 Son yapılan araştırmalar yeni çağın kendine özgü psikolojik ve fizyolojik hastalıklar yarattığını kanıtlıyor bizlere. Son dönemde hem ülkemizde hem dünyada sosyal medya ve internetle geçirilen zaman nedeniyle bir çok yeni hastalık türedi ya da varlığını ve şiddetini arttırdı. Manik defresiflik, depresyon, mutsuzluk bunlardan birkaçı. Fizyolojik olarak da bel ve sırt ağrılarını, göz bozukluklarını, obezite ve şişmanlığı ve hareketsiz yaşamı ilk olarak sayabiliriz. Bir de teknolojik aletlerden aldığımız zararlı dalgaların vücüdumuza etkilerini unutmamak gerekir tabi. Ayrıca bu iletişim araçlarıyla çokça vakit geçiren 1985-1990 sonrası doğumlu kişilerde de çok değişik kişilik özellikleri hatta kişilik bozuklukları bulunduğuna dair birçok teorik bilgi ve çalışma mevcut.

 İşte ilginç bir soru daha ; telefonumuz, televizyonumuz veya bilgisayarımız olmadan kaç gün geçirebiliriz ?  Çok yeni yaşadığımız bir elektrik kesintisi deneyimi bile hayatımızı felç etmeye yetmiş görünüyor.( 14 Ocak İstanbul  Elektrik Kesintisi.) İletişim araçları olmadan bir gün içinde ne kadar aktif olabiliriz mesela ? Bırakın içi boş vahşi hayatta kalma programlarını ve söyleyin bana, elektrik olmadan kaç gün dayanabiliriz zorluklara konforumuzdan ve rahatımızdan ödün vermeyecek şekilde ?  Ya da ihtimal dahilinde olan bir durumdan söz edersek, bir olağanüstü hal durumunda veya savaş durumunda en temel ihtiyaçlarımızı bile nasıl karşılarız hiç düşündünüz mü ? Bu ihtiyaçları süpermarketlerin gösterişli reyonları dışında nasıl karşılayacağımızı bilmiyorsak, en ufak tarımsal üretim hakkında bile bilgi sahibi değilsek, doğayla en son temasımızı yıllar önce falan kurduysak eğer, ortada büyük bir sorun var demektir. Hazıra alışırken, hızlı tüketirken, yakınlarımızdakilerle at misali yarıştırılırken, daha iyi ve lüks bir hayat peşinde koşarken, betonarme binalarda beton kafalı ideolojilerle büyürken ve sonsuz bir hızla teknolojik trendlere uyum sağlamaya çalışırken maalesef dünyamıza yabancılaşmışız  anlamadan. Oysa insanlık tarihi i-phone’suz, blackberry’siz, internetsiz de  binlerce yıl medeniyetini sürdürmüş ve hatta  insan kalitesini ve varoluş felsefesini olabildiğince üst düzeyde tutabilmiştir. Bizler çok gösterişli ama içi boş bir medeniyetin çocukları olarak bir kez daha hayatımızı ve yaşam amacımızı sorgulamalıyız dürüstçe ve niye, neye ve nasıl güdülendiğimizin ve programlandığımızın farkına varmalıyız zor olsa da.


Tüm bu garip durumları özetlersek dışa bağımlılıkla birlikte teknolojiye de de bağımlı olduğumuzu kabul etmeliyiz. Elbette teknoloji, gelişim, değişim gerekli ama bize sürekli dayatılan ama bununla birlikte artan tüketme eğilimi, hızlı yaşama eğilimi, hep daha iyiye ve yeniye sahip olma eğilimi fizyolojimize ve psikolojimize çok uygun görünmüyor. Medya ve televizyon da etik ve insani değerleri hiçe sayarak bu düşük değerli algıya, alabileceği reyting uğruna tapmaya devam ediyor. Dün izlediğimiz, üzüldüğümüz haberin üstünden bir gün geçmeden o haber tüketiliyor ve yeni senaryolarla baş başa kalıyoruz. Sürekli tüketen, harcayan, yıkan, bozan ama yapım süreci hakkında en ufak fikri olmayan bir drama aslında yaşadığımız. Fiber optik kabloların, html kodlarının, silikon kaplı kısır devrelerin arasına sıkışmış obez beyinlerden hayatın özüne dair gerçekçi saptamalar bekliyoruz ama maalesef öyle anlaşılıyor ki boşuna bekliyoruz.

 Toparlarsak artık, durmadan bir şeyler yapmak zorunda değiliz, durmadan internette online olup bir şeyler paylaşmak zorunda da değiliz, durmadan tüketmek zorunda da değiliz, dikkat çekmek istediğim temel husus bu. Hiçbir şey yapmamanın, tüketmemenin, dejenere olmamanın, televizyonu açmamanın da harika yanları olduğunu iddaa ediyorum. Bilgisayarımızda manzara resimlerine bakacağımıza yaşadığımız şehrin en güzel yerinde manzaraya karşı çay içebiliriz. Saatlerce kamburumuz çıkıncaya kadar bilgisayar başında çalışacağımıza doğa yürüyüşü yapabiliriz. Dijital ortamda müzik dinleyeceğimize konserlere gidip gerçek mutluluğu tadabiliriz. Kısacası yaşamanın ve nefes almanın, evet sadece bu iki basit olgunun dahi mutlu olmamız için yeterli olacağına inanabiliriz. Kategorik, değersiz, fırsatçı, sevgisiz, vicdansız, tüketim çılgını ve  bol elektro manyetik dalgalı hayatlarımızı bir kereliğini de olsa ‘dalgaya’ almayı denebiliriz. Bu gün için hiçbir plan yapmayın. Sonraki gün için de. Hiçbir şeyin zorunda olmamanın keyfini çıkarın. Nefes alın nefes verin. Tüm dünyanın karmaşasından uzak bir şekilde mutluluğu arayın. Çok uzağınızda olmasa gerek.

Sevgiler,

Nevzat Onur Çapalov


5 Ocak 2012 Perşembe

Uludere Hala Ulu

 Malumunuz son bir haftaya damgasını vuran bir trajediyle karşı karşıyayız. Uludere'de yaşananları ırk, din, bölge, dil gibi değerleri bir saniyeliğine unutup rasyonel ve mantıklı şekilde ele alırsak, orada 35 tane canın bilerek ya da bilmeyerek yok edildiğini anlayabilir ve belki olayın ciddiyetini idrak edebiliriz. Olayın detaylarına girip durumu daha da karmaşıklaştırmaya gerek yok. Zaten devletin istihbarat kurumlarının bile tam olarak nasıl olduğunu anlatamadığı bir olayı o coğrafyaya ve kültüre bu kadar uzakken nasıl gerçekten anlayabilir, doğunun kışı kadar sert ve  soğuk bu olayı nasıl mantıklı bir  kalıba sokabiliriz. Daha da ileriye gidersek konformist ve steril aktivistlik oyunlarımızla doğu ve Kürt sorununa hangi gerçekçi çözümü üretebildik  ki bugüne kadar, bu olayı da algılayabilip yorumlayalım doğru dürüst.
 
 35 kişinin yok edilmesinden, öldürülmesinden bahsediyoruz çok kolay bir şeymiş gibi. Dedim ya detaylara girmeye vahşeti daha da deşmeye gerek yok, tablo zaten az çok  ortada. Geriye kalan ufak detayları da gösterişli bir yargılamayla devlet baba bulur, çözer her zaman yaptığı gibi. Ama kesinlikle o insanların ne yaparken öldürüldüğüne, neye muhtaç bırakıldıklarına kısaca değinmeliyim. En azından '' Ama o insanlar da kaçakçılık yapıyormuş'' veya '' Onlarda boşuna ölmemiş canım. ''diyen zihniyete bir iki düşünsel tokat atma hakkımız olduğu sanıyorum.
 
 Uludere bölgesinde bu dönemde hayvancılık yok, memurluk yok, işçilik yok, aş yok, iş yok, sıcak bir yuva yok. Bolca kan, bomba, trajedi ve devletle terör örgütü arasında sıkışmış kalmış bir halk kitlesi var. Bu bölge köylüleri hayatlarını devam ettirebilmek için Kuzey Irak sınırındaki köydaşlarıyla, akrabalarıyla alışveriş yapmak zorunda. Mazot dışında ellerinde paraya dönüşebilecek pek fazla materyalleri yok. Yiyecek içecek sıkıntılarını da mevsimsel değişimlerle birlikte pirinç, elma, armut, buğday gibi gıda maddelerinin kaçakçılığı üzerine kurmak zorundalar. Kısacası kaçakçılık, çevre köylerle takas ve kendi içlerinde kurdukları ticaret döngüsü dışında bir alternatifleri yok, yasadışı da olsa bu yollara başvurmak zorundalar hayatta kalmak için. Kaldı ki tüm bu eylemler devletten habersiz oluyor sanılmasın. Yıllardır devletin kontrolünde tolare edilebilir bir düzeyde bu eylemler sürüyor. Bu sefer ki durumun tek farkı ve oradaki halkın da anlayamadığı gerçek ise neyin değişip de onların kafasına f- 16 bombası olarak döndüğü. Bunu hak edecek ne yaptıkları. Evet maalesef modernleşmeye sürecinde olsak da, bu ülkenin büyük bir kesimi çoğumuzun günlük hayatta lüks saymadığı, olağan gördüğü konforlara bile sahip değil. Süpermarketlerdeki kategorize edilmiş ürünlere ulaşamayan, kredi kartına şifre girerek karnını doyuramayan, facebook profilinden booktan faşizan mesajlar verme konforuna ve erdemine erişememiş halklar, kitleler hala var. Ve bombalar da hep bu mazlum halkların, ezilenlerin payına düşen oluyor ne yazık ki. Ve yine bazılarımız da konuya ve coğrafyaya o kadar uzağız ki ölmüş insanları bile suçlu ilan edebiliyoruz. Bu halkın ve insanların bizi iyi olduklarına ikna edebilmeleri için ölmekten daha öte yapabilecekleri ne var merak ediyorum. Karşılıklı empati geliştirebilmek için kaç Türk ve Kürt dostumuz daha ölmeli ki ders alabilelim, akla ve  mantığa uygun yorumlar yapabilelim ?
 
Evet bende eksik olsa da hukuk bilgimle ve düşük zekamla bile anlayabiliyorum ki kaçakçılık bir suç. Diyelim ki bu insanlarda bu suçu dibine kadar işlediler, varsayalım ki hiç bir masumiyetleri de yok. Peki bu suçun cezası ölüm müdür ? Tek celsede hukuk  hayali yerini 'tek operasyonda ölüm' mantığına ne zaman bırakmış olabilir ? ( Hala bu ölümü haklı bir kalıba sığdırmak isteyenler varsa kaçakçılıkla mücadele ve yüzleşme için en uygun başlangıç yerinin Uludere değil, her gün faiz ödedikleri hortumcu bankalar, usulsüz dikilen plazalar, naylon faturacılar, gösterişli alışveriş merkezleri ve hayali ihracat şampiyonu şirketler olması gerektiğini de belirtmek gerekir.)

Kısaca özetlersek bunun vahim bir istihbarat hatası olduğunu ve sonuçların derin yaralar açtığını düşünüyorum. Birçok teknik uzman terörist ile kaçakçının çok basit yöntemlerle ayrılabileceğini ve bunun topyekün bir kıyım harekatı olabileceğini söylemesine rağmen bu iğrenç senaryoya inanasım gelmiyor. MİT, TSK, İçişleri bakanlığı ve ilgili tüm kuruluşların bu işte hatalı olduğu kabul edilmeli ve gereken hukuki araştırma süreci başlamalıdır. Oradaki halkın acısı yıllardır dinmedi ve maalesef bu mantıkla da dinmeyecek ama en azından kayba uğrayan ailelere bundan sonraki hayatlarında kolaylıklar sağlanacak yollar aranmalı ve büyük miktarda tazminat ödenmelidir. Acılarını dindiremesek bile hayatlarını kolaylaştırılabiliriz bu şekilde bir nebze.

 Son sözümde AKP,CHP ve MHP grupları ile ilgili olacak. Devlet Bahçelinin tüm bu vahşet ve trajedi karşısında ki '' Devlet gerekeni yapmıştır.'' sözü beni delirtiyor. Eğer Bahçeli her zamanki statik anlayışıyla değişime ve gelişime karşı durmaya devam ederse devletten ziyade halk bir daha ki seçimde gereğini yapacaktır, bilgisine. Devletin de Devlet Bahçelinin de gereğini yapamadığı açık peki Başbakanımızın durumu farklı mıdır, tabi ki hayır. Açılım süreci adı altında demokrasi bayramı ilan eden başbakanımız şimdi de bir içine kapanım dönemi yaşamaya başladı. Kendi fikirlerini eleştirenleri ezmeye çalışan, gazetecileri haşlayan, susturan hatta yargı yoluyla eziyet çektiren bir başbakandan çok mantıklı bir açılım beklememek gerektiğini daha iyi anlıyoruz güngeçtikçe. Açılım döneminden beri artan tek şey ölen karşılıklı Kürt ve Türk vatandaşı sayımız oldu. Demek ki teorisi, ideoloji sağlam temellere dayanmayan açılımlar daha büyük içsel kapanımlara sebep oluyor test ederek onaylamış olduk bu süreçte.Ve son olarak CHP. Parti içindeki ayrılıklara rağmen, iç karışıklıklara rağmen, AKP gibi her yolu kullanıp sindirme mekanizmaları kullanan bir iktidara rağmen CHP'nin iyi yönde değişmeye uğraştığını düşünüyorum. Kürt sorununu veya doğu sorununu sağ kökenli, dogmatik anlayışlı, memurları işlerini bilen sermaye uşağı partilerin çözemeyeceği açık. Tüm sol fraksiyonların ve CHP içindeki akil adamların 1989 ruhuyla bu soruna ilişkin çalıştaylar yapmaları, düşüncelerini geliştirmeleri gerektiğine inanıyorum. Doğudaki acıları da yalnızca soldan yükselecek ışıkla dindirebileceğimizi düşünüyorum. Belli bir temeli ve teoriği olan çözümlemelerle sonuca ulaşılabileceği açık, hala, tüm baskılara rağmen sola dair umut var. Unutmayalım, ışık doğudan yükselir.

 Ve yazının sonu, Uludere hala ulu, hikmetinden hiç bir şey kaybetmedi ama artık içinden kan akıyor maalesef. Umarım tüm yurtta şiddeti, kanı, silahı ve militarist zihniyeti besleyen güçler kurur ve bu kan durur. Ve tabi tüm Dünyada da.

Sevgiler,

                                                                                 

                                                                                             Nevzat Onur Çapalov