Hürriyet

29 Ocak 2012 Pazar

Ninni

‘Azıcık aşım kaygısız başım ’, ‘ Söz gümüş ise sükut altındır ’, ‘ Kafamızı sokacak bir evimiz olsun yeter’,  ‘ Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar ’, ‘ Çok şükür halimize,  Allah bugünümüzü aratmasın ’,           ‘ Hayat çok zor, bir büyü sen de anlarsın ’, ‘Azla yetinmeyi bilmeyen bolluğu bulamaz’, ‘ Köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceksin ’, ‘ Efendi ol, fazla çıkıntılık yapma, kimsenin gözüne batma ’, ‘ Aman öyle giyinme, konu, komşu ne der ’, ‘ Sizin oğlan da pek sessiz pek efendi maşallah, hep böyle efendi ol oğlum emi’ ve benzeri  sıradan replikler, retorikler uzar gider…Bu sözlerin hepsine aşina olduğunuza ve bunların hayatınız da bir kez  bile olsa kulağınıza küpe olması dileğiyle size öğütlendiğine eminim. Çok avangart bir karakter olsanız dahi, aile yaşantınız, koşullarınız çok marjinal olsa bile bu kelimeler ve sözler beynimize küçüklükten itibaren kodlanmaya başladı. Bu kültürle yoğrulmaya başladınız bir kere ne de olsa.  Elbette tarihimiz, Anadolu ve tüm Doğu Bilgelikleri, öğütleri önemli hayat dersleri verdi hepimize ve vermeye devam ediyor hala ama gelişen hayat şartlarına ve yaşam algısına katkılarının ne kadar pragmatik olduğunun tartışılır olduğu da bir gerçek. Aslında konuyu Doğu- Batı eksenine de kaydırmaya gerek yok , bu aslında bireysel olarak düşülen bir yanılgı ve kişilik adına verilmesi gereken zor bir savaş. Esas meselem ve sorum şu : Niye bu kadar hüzünlüyüz ? Neden bu kadar ağlamaklıyız ? Neden hayatın gerçekten berbat olduğuna ve işlerin hep ters gideceğine güdüleniriz durmadan ? Neden bu kadar sıradan, iddiasız ve korkularla dolu bir hayat süreriz ? Hayat gerçekten berbat bişey midir, niye hayatımızı bir lağım çukuru içinde geçiriyor olmaktan hoşnutuzdur tüm farkındalığımıza rağmen ?

 Uyutulduk, büyütüldük, tıpış tıpış yürütüldük ve bu günlere erdik. Danalar bostana mı girdi, bostancı- dana çelişkisi uykularımızı mı kaçırdı bilmiyorum ama genel bir yaşam algısı bozukluğu edindiğimiz ve sıradan öğretiler vasıtasıyla aza tamah etmek dışında bir çaremizin bırakılmadığı bir gerçek. Kollektif bir hüzün ezgisi içinde, fazla romantik, acıları kutsayan ve aslında tüm benliğiyle mutlu olmayı reddeden bilinçaltlarına sahibiz. Düşünseniz ya gülmekten bile korkmuyor muyuz ? ‘Çok gülen çok ağlar’ sözü de bu coğrafyaya özgü bir hüzün ezgisi değil mi ? Gayet fizyolojik ve sıradan bir eylem olan, timüs bezinin uyarılması sonucu yararlı hormonların salgılanmasını ve mutlu olmayı sağlayan bu ufacık ve neşeli eylemi bile bilinçaltlarımızla olumsuzca reddetmeye programlanmadık mı  yıllarca? Ya da yolda hiç tanımadığımız birine nedensiz ‘merhaba’ deyip gülümseyebilmek bile yapılması zor bir eylem haline gelmedi mi bizim için. Tüm çevremi gözlemliyorum, otobüsleri, yakınlarımı, okulumu, çevremi ve vardığım kanı şu ; ‘ Biz mutlu olmak istemiyoruz ! ’

Rezonans fenomeni diye bir şey duydunuz mu bilmiyorum. Ama artık hayatımızın şanstan ve dış şartlardan daha çok irade ve kişisel bakış açısıyla değiştiğine dair bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış bazı gerçekler var. Günlük hayattaki duygu durumunun ve psikolojinin hayatımızı ve geleceğimizi nasıl etkilediğine dair bir çok veri mevcut. Evrendeki her şeyin ve tabi düşüncelerimizin de bir kütlesi ve yoğunluğu olduğu artık sır değil. Evrenin bir çalışma mekanizması var ve onun dilinden anlamıyorsak işimiz gerçekten zor. ‘Kritik Kütle’, ‘Yeni Kuantum Anlayışı’, ‘Zamandan Bağımsızlık ve Dikey Zaman’ gibi kavramlar gelişiyorken biz hala tüm hayatımızı hüzün, başarısızlık, mutsuzluk ekseninde algılıyorsak sürekli, hayat gerçekten berbat bir hal alabiliyor. Kastettiğim asla evde oturup, emek vermeden, sadece düşünce gücüyle bolluk, bereket ve ya mutluluk elde edileceğine inanılan saçmalıklar değil. Ama bir gerçek var ki ne yaşıyorsak, ne düşünüyorsak, ne kadar emek veriyorsak onun karşılığını görüyoruz Dünya aynasında. Dünya böyle, çünkü biz böyleyiz, algımız böyle, berbat olsun ya da olmasın elimizdeki  sonuç tamamıyla bizim eserimiz.

En basitinden şunu düşünelim, hayatım berbat dediğinizde daha güzel bir hayat elde ediyor musunuz ? Bu iş zor dediğinizde o iş kolaylaşıyor mu peki ? Mutsuzluk kodladığımızda daha mı mutlu oluyoruz yoksa aslında gerçekten bütün belaları kendimize mi çekiyoruz tüm hızıyla, bir düşünmemiz gerekli. O zaman niye bu bir işe yaramayan güdülenmelerle aynı öğrenilmiş çaresizlik içinde debelenip dururuz anlayamıyorum. Niye hastalık hikayelerimizi, başımızdan geçen kötü olayları büyük bir iştahla paylaşmak isteriz, çevrenin acıyan gözlerle bakması mıdır esas isteğimiz. Bir insan acınacak duruma niye düşmek ister, hangi hayat algısı ona bu lanet vizyonu güdülemiş olabilir.

 Sürekli mutsuzluktan gem vuran, isyan eden melankolik kişilere şunu sormak lazım, neyi denedin ki hayal kırıklığı yarattı hayat senin için ? Hiç Rio karnavalına katıldın mı veya bir müzik festivalinde delirdin mi ömrün boyunca hiç ? Hiç her şeyden bağımsız şekilde bir seyahate çıktın mı, bu cesareti toplayabildin mi tüm sıradan hayat algısından koparak ? Bu Dünya’nın hangi tadına baktın da tatmin etmedi güzelim seni, ne istedin de vermedi şu kutsal küre ? Karnaval, festival örneklerine pahalı örnekler herkes yapamaz diyenler varsa, en son ne zaman güneşin doğuşunu veya batışını tutkuyla izlediniz diye sormak isterim, zira her gün bedavaya gün doğuyor ve batıyor tüm ihtişamıyla, tabi algılayabilene.

 Hayat hep mutlu gitsin, her şey zaten harika gidiyor falan diyecek halim yok, Dünya’ya dair çarpıklıklar insanlara ait eşitsizlikler her yerde tüm hızıyla artıyor. Bu durum Dünya’nın değil insalığın yani bizlerin iç çatışması ve melankolik durumunun yansıması. Ama tüm bu mutsuzluğu yaratan algıya katkı vererek ve sürdürerek, bu şiddetli ve yıkıcı hüzün ezgisine katılarak hiçbir şey daha iyi bir hal almayacak. Problemi yaratan hastalıklı yaklaşımlarla yeni ne üretebiliriz lütfen düşünelim. Yüzlerce kez denediğimiz yöntemler ve kodlamalarla neyi değiştirebiliriz, yüzlerce kez daha denesek bile tekrar tekrar ?

 Bireysel olarak da birçok dert, tasa sayabilirim kafamı bunlara takmak istersem eğer. Şansızlığa, yoksunluğa bağlayabilirim çünkü algım hamur gibi şekil alıyor, her şeye inanmak ve inandırılmak istendiğinde o şey  kolay oluyor. Ama ben bu akşam üstü güneşin batışına takıldım tüm bunları boşverip mesela, harikaydı her şeye rağmen. Bahsettiğim bir kişisel devrim, yapılması zor, yüzleşme isteyen, radikal bir irade isteyen ama sonu aydınlık bir devrim kısaca.

Ve bir bilimsel gerçek daha var. Öfke, yılgınlık, korku, özgüvensizlik gibi duygular mutluluk gibi pozitif duygulara göre çok daha şiddetli hisler ve daha da kötüsü yayılması çok daha kolay olan hisler aynı zamanda. Mutsuzluk, düşkünlük ve vizyonsuzluğun yani sonuç olarak oluşan insanoğlunun çatışmalı iç yapısının  günümüzün en bulaşıcı ve tehlikeli hastalığı olduğunu düşünüyorum. O kadar ki kendi mutsuzluğuna boğun eğmiş bireylerin başkasının da mutsuz olmasını istemesine kadar giden garip psikozlar ve sonuçlar doğurabiliyor bu lanet  olası değersiz algı. Kıssadan hisse acıyı seviyoruz, onunla yatıp onunla kakıyor ve hayatımızın içine ediyoruz itina ile, hiç kusura bakmasın kimse. Bu gerçekle yüzleşmek zorundayız. Sadece böyle kalsa iyi. Bu algıyı kırmak isteyen bazı vizyonerlerin de önünü kesmek, acıyı tüm çevremize yayıp birlikte ağlaşmak istiyoruz sonsuza kadar. Ve evren de ne istersek onu veriyor, iyi kötü tahlili yapmadan hem de. Mutlu anlarımız o kadar az ki artık, sosyal medyada bile hemen  mutlu anları ölümsüzleştirip paylaşmaya çalışıyoruz sanki bir daha gelmesi çok zormuş gibi. Aslında telefonla, makinelerle mutlu anları ölümsüzleştirmeye çalışırken anın güzelliğini bir kez daha kaçırıyoruz çoğu zaman.

 Artık bağlıyoruz ve ben tüm benliğimle diyorum ki acılı, acıklı hikayeleriniz sizin olsun. Mutsuzluklarınız, düşkünlükleriniz, sefaletiniz ve demode olmuş öğretileriniz daim olsun, biz almayalım. Biz başka bir yol ve vizyon seçiyoruz çünkü öğrenilmiş çaresizliklerinizle herhangi bir yeni vizyonu öğrenemeyeceğimizi anlamış bulunmaktayız çoktan. Doğru söylesek de bu köyden kovulmayacağımızı bildiğimiz, yerinde edilen bir sözün de sükut kadar değerli olduğuna inandığımız, köprüyü geçene kadar ayıya ayı dediğimiz ve acı gerçekleri ayının yüzüne çarpabilecek cesarete sahip olduğumuz, sessiz koyun misali efendi davranmak yerine  beyefendilikten sapmadan, karşı çıkabildiğimiz ve sorgulayabildiğimiz, korkunun ve düşkünlüğün olmadığı bambaşka bir vizyon bu. Bir hüzün ezgisiyle ve ninnisiyle uyutulmaktayız yıllardır. Ama artık bu öğretilen hüzün ezgisini bir kenara bırakıyor ve kendi şarkımızı çalıyoruz çoşkuyla, gülümseyerek, umutla, inadına. 


Sevgiler,

Nevzat Onur Çapalov




'' Hep aynı olaylarla karşılaşıyorsun, çünkü sende hiçbir şey değişmiyor ! Her şey benzerini kendine çeker. Cennet parçacığı cennete doğru, cehennem parçacığı cehenneme doğru yol alır '' 


" Varlığını hafifletmek ciddi bir emek ister. Bunun için ebeveynlerinin, öğretmenlerinin, felaket tellallarının ve kıyamet habercilerinin sana dayatma yoluyla öğrettikleri her şeyi arkanda bırakman gerekir. Onlardan, kurbanlık bilincine nasıl düşüleceğini, nasıl sefil, yoksul ve hasta  olunacağını öğrendik. Onlardan, ölmek için binlerce yol öğrendik ''    


Stefano D'anna - Tanrılar Okulu



Hiç yorum yok: