Hürriyet

14 Ocak 2012 Cumartesi

Silikon Kaplı Beyinler


Hızlı yaşıyoruz. Hızla gelişiyoruz ya da öyle olduğunu sanıyoruz. Sonsuz ilerleme sağlamak ve sonsuz hıza ulaşmak hedefimiz. Bilgi toplumu dönemi ve iletişim trendleri. Hepsi harika şeyler belki. Belki de değil. Her durumun ve gelişimin bir yan etkisi, bir baş ağrısı olduğuna göre günümüzdeki gelişim ve değişimlerin de yarattığı belirli hasarları var demektir.  Bu yazıda, yeni  yaşam formuna adapte olmaya çalışan teknoloji çağı insanlarını ve adapte oluş sürecindeki aksaklıkları hem psikolojik hem fizyolojik olarak incelemeye çalışacağız.

Dünya’nın ve paralelinde ülkemizin son 15 yılda teknoloji ve gelişim açısından inanılmaz bir hızda ve yenilikte geliştiğini düşünüyorum ve gözlemliyorum. Bundan 15 yıl önce dış dünyaya entegrasyonun ülkemizin açısından çok gerilerde olduğu bir gerçekti. Bugün internet ve fiber optik kablo yeniliğiyle bir tıkla dünyaya ulaşabiliyor, gidemesek bile istediğimiz yerin görüntüsünü bulabiliyor, oralarda neler olduğunu öğrenebiliyoruz. Niteliği tartışılır olsa da internette ve sosyal medyada birçok bilgiye rahatlıkla ulaşabiliyoruz. Şu anda yapmakta olduğum şey de aslında 15 yıl önce pek hayal edilesi değildi. Masumca günlüklerimize karaladığımız, ajandalarımıza notlar aldığımız nostaljik günler yerini internette bloglar aracılığıyla iletişim kurduğumuz, yazılarımızı yayınladığımız günlere bıraktı. Kısacası batı toplumlarının bilgiyi ve devrimi dolayısıyla bütün hayatı kendi hegemonyasında geliştirme çabaları sonuçsuz kaldı. Bilgi paylaşımı ve  ülkelerin entegre olması konusundaki tutucu davranma eğilimleri de bu gelişim ve değişim sürecinde doğal mecrasında akmaya, bu temelsiz bencil batı tezi hızla çürümeye başladı. Artık İran, Türkiye, Çin, Hindistan, doğu ülkeleri bu yeni trende sağladıkları uyumla birlikte gelişmiş batı ülkelerinden rol çalmakta  ve bilgiyi doğuya fiber optik kablolar vasıtasıyla taşımakta. Buraya kadar bahsettiğimiz süreçte bir eleştirim ve ya kafamda oluşan bir çelişki yok tabi ki. 18. Yüzyıldan beri yapılan devrimleri ıskalamış doğu medeniyetlerinin, son bilişim çağını içselleştirmesi, eleştirmekten çok takdir edilecek bir durum . Ama başta da değindiğim gibi bu yeni iletişim, sosyal medya ve internet eğilimlerinin yan etkileri neler, hayatımıza katkıları neler, yaşam algımızda yarattığı değişiklikler neler, işte asıl önemsenmesi gereken husus bu. Bu yazının ana konularını da bilişim trendlerinin yaşamımız üzerine etkileri, elde ettiğimiz bilginin niteliksizliği,  sonsuz tüketim ve unutkanlık güdülemesi olarak sıralayabiliriz.

 Evet değindiğimiz bu gelişim dönemi sonucu artık sağ elimizin mouse üzerindeki parmaklarıya bir çok bilgiye, eğilime, eğlencelik olgulara kolayca ulaşabiliyoruz. Egomuzu tatmin edebiliyoruz, kısmen mutlu da olabiliyoruz. Ama şunun da farkına varmalı ki artık hızla her şeyin çok çabuk elde edilmesine, bir an önce varolmasına ve hemen tüketilmesine güdüleniyoruz. Yani bu eğilimler bizi hızlı düşünmeye, aynı anda bir çok işi halletmeye çalışmaya ve hızlı yaşamaya mecbur bırakıyor. Bu hız ve acele o kadar içselleştirildi ki elde ettiğimiz bilginin doğruluğu, yaptığımız eylemin yararı önemini tamamen yitirdi. Sabırsızlığa güdülenen ve bir gün içinde yüzlerce farklı eylemi yapmamız gerektiğine inanan bireylere dönüştük gün geçtikçe.




 Bir saniyeliğine okumayı bırakıp bilgisayarınızda kaç tane pencerenin aynı anda açık olduğuna bakın. Ya da herhangi bir  haber sitesine girin ve sayfaya dikkatle bakın. Ne görüyorsunuz ? Zıplayan reklam linkleri, alttan akan haber yazıları, sayfanızı işgal eden eğer tıklamazsanız bir türlü gitmeyen yazılar. En kolayı televizyonunuzda bir haber kanalını açın, alttan borsa haberleri ve hisse senetleri, onun üstünde flaş haberler, sonra ekranın ortasında saçma sapan bir tartışma, ekranın kıyısında köşesinde de bir çok reklam göreceksiniz ve tüm bunlar algınızı ve beyninizi işgal edip duracak saniyelerce. Demek istediğim gelişen teknoloji, internet ve haber anlayışı bize her şeyi aynı anda ve konsantre bir şekilde vermeye, hayatımızı hızlandırmaya çalışıyor. Peki niye bu acelemiz ? Yaratılan bu hayal sahnesinde hızlanıyoruz derken hayattan gerçekten büsbütün kopuyor olmayalım sakın.

 Son yapılan araştırmalar yeni çağın kendine özgü psikolojik ve fizyolojik hastalıklar yarattığını kanıtlıyor bizlere. Son dönemde hem ülkemizde hem dünyada sosyal medya ve internetle geçirilen zaman nedeniyle bir çok yeni hastalık türedi ya da varlığını ve şiddetini arttırdı. Manik defresiflik, depresyon, mutsuzluk bunlardan birkaçı. Fizyolojik olarak da bel ve sırt ağrılarını, göz bozukluklarını, obezite ve şişmanlığı ve hareketsiz yaşamı ilk olarak sayabiliriz. Bir de teknolojik aletlerden aldığımız zararlı dalgaların vücüdumuza etkilerini unutmamak gerekir tabi. Ayrıca bu iletişim araçlarıyla çokça vakit geçiren 1985-1990 sonrası doğumlu kişilerde de çok değişik kişilik özellikleri hatta kişilik bozuklukları bulunduğuna dair birçok teorik bilgi ve çalışma mevcut.

 İşte ilginç bir soru daha ; telefonumuz, televizyonumuz veya bilgisayarımız olmadan kaç gün geçirebiliriz ?  Çok yeni yaşadığımız bir elektrik kesintisi deneyimi bile hayatımızı felç etmeye yetmiş görünüyor.( 14 Ocak İstanbul  Elektrik Kesintisi.) İletişim araçları olmadan bir gün içinde ne kadar aktif olabiliriz mesela ? Bırakın içi boş vahşi hayatta kalma programlarını ve söyleyin bana, elektrik olmadan kaç gün dayanabiliriz zorluklara konforumuzdan ve rahatımızdan ödün vermeyecek şekilde ?  Ya da ihtimal dahilinde olan bir durumdan söz edersek, bir olağanüstü hal durumunda veya savaş durumunda en temel ihtiyaçlarımızı bile nasıl karşılarız hiç düşündünüz mü ? Bu ihtiyaçları süpermarketlerin gösterişli reyonları dışında nasıl karşılayacağımızı bilmiyorsak, en ufak tarımsal üretim hakkında bile bilgi sahibi değilsek, doğayla en son temasımızı yıllar önce falan kurduysak eğer, ortada büyük bir sorun var demektir. Hazıra alışırken, hızlı tüketirken, yakınlarımızdakilerle at misali yarıştırılırken, daha iyi ve lüks bir hayat peşinde koşarken, betonarme binalarda beton kafalı ideolojilerle büyürken ve sonsuz bir hızla teknolojik trendlere uyum sağlamaya çalışırken maalesef dünyamıza yabancılaşmışız  anlamadan. Oysa insanlık tarihi i-phone’suz, blackberry’siz, internetsiz de  binlerce yıl medeniyetini sürdürmüş ve hatta  insan kalitesini ve varoluş felsefesini olabildiğince üst düzeyde tutabilmiştir. Bizler çok gösterişli ama içi boş bir medeniyetin çocukları olarak bir kez daha hayatımızı ve yaşam amacımızı sorgulamalıyız dürüstçe ve niye, neye ve nasıl güdülendiğimizin ve programlandığımızın farkına varmalıyız zor olsa da.


Tüm bu garip durumları özetlersek dışa bağımlılıkla birlikte teknolojiye de de bağımlı olduğumuzu kabul etmeliyiz. Elbette teknoloji, gelişim, değişim gerekli ama bize sürekli dayatılan ama bununla birlikte artan tüketme eğilimi, hızlı yaşama eğilimi, hep daha iyiye ve yeniye sahip olma eğilimi fizyolojimize ve psikolojimize çok uygun görünmüyor. Medya ve televizyon da etik ve insani değerleri hiçe sayarak bu düşük değerli algıya, alabileceği reyting uğruna tapmaya devam ediyor. Dün izlediğimiz, üzüldüğümüz haberin üstünden bir gün geçmeden o haber tüketiliyor ve yeni senaryolarla baş başa kalıyoruz. Sürekli tüketen, harcayan, yıkan, bozan ama yapım süreci hakkında en ufak fikri olmayan bir drama aslında yaşadığımız. Fiber optik kabloların, html kodlarının, silikon kaplı kısır devrelerin arasına sıkışmış obez beyinlerden hayatın özüne dair gerçekçi saptamalar bekliyoruz ama maalesef öyle anlaşılıyor ki boşuna bekliyoruz.

 Toparlarsak artık, durmadan bir şeyler yapmak zorunda değiliz, durmadan internette online olup bir şeyler paylaşmak zorunda da değiliz, durmadan tüketmek zorunda da değiliz, dikkat çekmek istediğim temel husus bu. Hiçbir şey yapmamanın, tüketmemenin, dejenere olmamanın, televizyonu açmamanın da harika yanları olduğunu iddaa ediyorum. Bilgisayarımızda manzara resimlerine bakacağımıza yaşadığımız şehrin en güzel yerinde manzaraya karşı çay içebiliriz. Saatlerce kamburumuz çıkıncaya kadar bilgisayar başında çalışacağımıza doğa yürüyüşü yapabiliriz. Dijital ortamda müzik dinleyeceğimize konserlere gidip gerçek mutluluğu tadabiliriz. Kısacası yaşamanın ve nefes almanın, evet sadece bu iki basit olgunun dahi mutlu olmamız için yeterli olacağına inanabiliriz. Kategorik, değersiz, fırsatçı, sevgisiz, vicdansız, tüketim çılgını ve  bol elektro manyetik dalgalı hayatlarımızı bir kereliğini de olsa ‘dalgaya’ almayı denebiliriz. Bu gün için hiçbir plan yapmayın. Sonraki gün için de. Hiçbir şeyin zorunda olmamanın keyfini çıkarın. Nefes alın nefes verin. Tüm dünyanın karmaşasından uzak bir şekilde mutluluğu arayın. Çok uzağınızda olmasa gerek.

Sevgiler,

Nevzat Onur Çapalov


Hiç yorum yok: