Hürriyet

5 Ocak 2012 Perşembe

Uludere Hala Ulu

 Malumunuz son bir haftaya damgasını vuran bir trajediyle karşı karşıyayız. Uludere'de yaşananları ırk, din, bölge, dil gibi değerleri bir saniyeliğine unutup rasyonel ve mantıklı şekilde ele alırsak, orada 35 tane canın bilerek ya da bilmeyerek yok edildiğini anlayabilir ve belki olayın ciddiyetini idrak edebiliriz. Olayın detaylarına girip durumu daha da karmaşıklaştırmaya gerek yok. Zaten devletin istihbarat kurumlarının bile tam olarak nasıl olduğunu anlatamadığı bir olayı o coğrafyaya ve kültüre bu kadar uzakken nasıl gerçekten anlayabilir, doğunun kışı kadar sert ve  soğuk bu olayı nasıl mantıklı bir  kalıba sokabiliriz. Daha da ileriye gidersek konformist ve steril aktivistlik oyunlarımızla doğu ve Kürt sorununa hangi gerçekçi çözümü üretebildik  ki bugüne kadar, bu olayı da algılayabilip yorumlayalım doğru dürüst.
 
 35 kişinin yok edilmesinden, öldürülmesinden bahsediyoruz çok kolay bir şeymiş gibi. Dedim ya detaylara girmeye vahşeti daha da deşmeye gerek yok, tablo zaten az çok  ortada. Geriye kalan ufak detayları da gösterişli bir yargılamayla devlet baba bulur, çözer her zaman yaptığı gibi. Ama kesinlikle o insanların ne yaparken öldürüldüğüne, neye muhtaç bırakıldıklarına kısaca değinmeliyim. En azından '' Ama o insanlar da kaçakçılık yapıyormuş'' veya '' Onlarda boşuna ölmemiş canım. ''diyen zihniyete bir iki düşünsel tokat atma hakkımız olduğu sanıyorum.
 
 Uludere bölgesinde bu dönemde hayvancılık yok, memurluk yok, işçilik yok, aş yok, iş yok, sıcak bir yuva yok. Bolca kan, bomba, trajedi ve devletle terör örgütü arasında sıkışmış kalmış bir halk kitlesi var. Bu bölge köylüleri hayatlarını devam ettirebilmek için Kuzey Irak sınırındaki köydaşlarıyla, akrabalarıyla alışveriş yapmak zorunda. Mazot dışında ellerinde paraya dönüşebilecek pek fazla materyalleri yok. Yiyecek içecek sıkıntılarını da mevsimsel değişimlerle birlikte pirinç, elma, armut, buğday gibi gıda maddelerinin kaçakçılığı üzerine kurmak zorundalar. Kısacası kaçakçılık, çevre köylerle takas ve kendi içlerinde kurdukları ticaret döngüsü dışında bir alternatifleri yok, yasadışı da olsa bu yollara başvurmak zorundalar hayatta kalmak için. Kaldı ki tüm bu eylemler devletten habersiz oluyor sanılmasın. Yıllardır devletin kontrolünde tolare edilebilir bir düzeyde bu eylemler sürüyor. Bu sefer ki durumun tek farkı ve oradaki halkın da anlayamadığı gerçek ise neyin değişip de onların kafasına f- 16 bombası olarak döndüğü. Bunu hak edecek ne yaptıkları. Evet maalesef modernleşmeye sürecinde olsak da, bu ülkenin büyük bir kesimi çoğumuzun günlük hayatta lüks saymadığı, olağan gördüğü konforlara bile sahip değil. Süpermarketlerdeki kategorize edilmiş ürünlere ulaşamayan, kredi kartına şifre girerek karnını doyuramayan, facebook profilinden booktan faşizan mesajlar verme konforuna ve erdemine erişememiş halklar, kitleler hala var. Ve bombalar da hep bu mazlum halkların, ezilenlerin payına düşen oluyor ne yazık ki. Ve yine bazılarımız da konuya ve coğrafyaya o kadar uzağız ki ölmüş insanları bile suçlu ilan edebiliyoruz. Bu halkın ve insanların bizi iyi olduklarına ikna edebilmeleri için ölmekten daha öte yapabilecekleri ne var merak ediyorum. Karşılıklı empati geliştirebilmek için kaç Türk ve Kürt dostumuz daha ölmeli ki ders alabilelim, akla ve  mantığa uygun yorumlar yapabilelim ?
 
Evet bende eksik olsa da hukuk bilgimle ve düşük zekamla bile anlayabiliyorum ki kaçakçılık bir suç. Diyelim ki bu insanlarda bu suçu dibine kadar işlediler, varsayalım ki hiç bir masumiyetleri de yok. Peki bu suçun cezası ölüm müdür ? Tek celsede hukuk  hayali yerini 'tek operasyonda ölüm' mantığına ne zaman bırakmış olabilir ? ( Hala bu ölümü haklı bir kalıba sığdırmak isteyenler varsa kaçakçılıkla mücadele ve yüzleşme için en uygun başlangıç yerinin Uludere değil, her gün faiz ödedikleri hortumcu bankalar, usulsüz dikilen plazalar, naylon faturacılar, gösterişli alışveriş merkezleri ve hayali ihracat şampiyonu şirketler olması gerektiğini de belirtmek gerekir.)

Kısaca özetlersek bunun vahim bir istihbarat hatası olduğunu ve sonuçların derin yaralar açtığını düşünüyorum. Birçok teknik uzman terörist ile kaçakçının çok basit yöntemlerle ayrılabileceğini ve bunun topyekün bir kıyım harekatı olabileceğini söylemesine rağmen bu iğrenç senaryoya inanasım gelmiyor. MİT, TSK, İçişleri bakanlığı ve ilgili tüm kuruluşların bu işte hatalı olduğu kabul edilmeli ve gereken hukuki araştırma süreci başlamalıdır. Oradaki halkın acısı yıllardır dinmedi ve maalesef bu mantıkla da dinmeyecek ama en azından kayba uğrayan ailelere bundan sonraki hayatlarında kolaylıklar sağlanacak yollar aranmalı ve büyük miktarda tazminat ödenmelidir. Acılarını dindiremesek bile hayatlarını kolaylaştırılabiliriz bu şekilde bir nebze.

 Son sözümde AKP,CHP ve MHP grupları ile ilgili olacak. Devlet Bahçelinin tüm bu vahşet ve trajedi karşısında ki '' Devlet gerekeni yapmıştır.'' sözü beni delirtiyor. Eğer Bahçeli her zamanki statik anlayışıyla değişime ve gelişime karşı durmaya devam ederse devletten ziyade halk bir daha ki seçimde gereğini yapacaktır, bilgisine. Devletin de Devlet Bahçelinin de gereğini yapamadığı açık peki Başbakanımızın durumu farklı mıdır, tabi ki hayır. Açılım süreci adı altında demokrasi bayramı ilan eden başbakanımız şimdi de bir içine kapanım dönemi yaşamaya başladı. Kendi fikirlerini eleştirenleri ezmeye çalışan, gazetecileri haşlayan, susturan hatta yargı yoluyla eziyet çektiren bir başbakandan çok mantıklı bir açılım beklememek gerektiğini daha iyi anlıyoruz güngeçtikçe. Açılım döneminden beri artan tek şey ölen karşılıklı Kürt ve Türk vatandaşı sayımız oldu. Demek ki teorisi, ideoloji sağlam temellere dayanmayan açılımlar daha büyük içsel kapanımlara sebep oluyor test ederek onaylamış olduk bu süreçte.Ve son olarak CHP. Parti içindeki ayrılıklara rağmen, iç karışıklıklara rağmen, AKP gibi her yolu kullanıp sindirme mekanizmaları kullanan bir iktidara rağmen CHP'nin iyi yönde değişmeye uğraştığını düşünüyorum. Kürt sorununu veya doğu sorununu sağ kökenli, dogmatik anlayışlı, memurları işlerini bilen sermaye uşağı partilerin çözemeyeceği açık. Tüm sol fraksiyonların ve CHP içindeki akil adamların 1989 ruhuyla bu soruna ilişkin çalıştaylar yapmaları, düşüncelerini geliştirmeleri gerektiğine inanıyorum. Doğudaki acıları da yalnızca soldan yükselecek ışıkla dindirebileceğimizi düşünüyorum. Belli bir temeli ve teoriği olan çözümlemelerle sonuca ulaşılabileceği açık, hala, tüm baskılara rağmen sola dair umut var. Unutmayalım, ışık doğudan yükselir.

 Ve yazının sonu, Uludere hala ulu, hikmetinden hiç bir şey kaybetmedi ama artık içinden kan akıyor maalesef. Umarım tüm yurtta şiddeti, kanı, silahı ve militarist zihniyeti besleyen güçler kurur ve bu kan durur. Ve tabi tüm Dünyada da.

Sevgiler,

                                                                                 

                                                                                             Nevzat Onur Çapalov

Hiç yorum yok: