Hürriyet

26 Şubat 2012 Pazar

Başbakana Mektup


 Sayın Başbakanım, saygılar ve sevgiler öncelikle. Yakın çevrenizden ve kurmaylarınızdan gördüğünüz ilgi ve alaka kadar onore edebilir miyim sizi bilemiyorum ama tüm eleştirilerime ve karşı çıkışlarıma rağmen sizi seviyorum ve size saygı duyuyorum, bunu öncelikle belirtmek isterim. Elbette sizin siyaset felsefeniz ve metodolojiniz hakkında eleştirebileceğim onlarca madde ve husus bulunuyor ve bunları da bu yazıda özetlemeye çalışacağım ama öncelikle ülkemizde son yıllarda artmakta olan şiddet, fanatizm ve kavga kavramlarına inat size saygımı ve sevgimi belirtmek istedim. Kısaca bu yazı herhangi bir Türkiye Cumhuriyeti gencinin sevgi ve saygı çerçevesinde Başbakanına içini dökmesi olarak da tanımlanabilir.

 Başbakanım yıllardır kafama takılan ve nedenini bir türlü anlayamadığım bir konuyla başlamak istiyorum. Aktif siyaseti ve sizi yakından takip eden biri olarak neredeyse her konuşmanızda( Özellikle miting ve benzeri tansiyonu yüksek konuşmalarınızda) benzer ve beni rahatsız eden bir retorikle karşılaşıyorum tarafınızca icra edilen. Sayın Başbakanım, belki geçmişte yaşadığınız zorlu süreçler ve Türkiye demokrasine yapılan balans ayarlarına duyduğunuz öfkeden belki de başka birtakım sebeplerden ötürü partinize üye olmayan, sempati duymayan veya diğer partilere sempati duyan, hatta o partilere destek veren insanlara yönelik olarak kullandığınız ‘ Onlar ’ vurgunuz gerçekten beni üzüyor hatta rahatsız ediyor. ‘ Onlar bu ülkede ezanı Türkçe yaptı, onlar bu ülkede darbe yaptı, onlar gözünü merkez bankasında biriken 70 milyar dolara dikti, onlar Ergenekon yapılanmasıyla ülkeyi sömürdü, onlar Dersim’de katliam yaptı, onlar 27 Nisan’da muhtıra verdi, onlar 28 Şubat’ta Başbakan devirdi, onlar 1960’da Başbakan astı vs. Onlar… onlar… onlar… Peki kim bu ‘onlar’ sayın Başbakanım ? Ben partinize oy atmamış ve bundan sonra da atmayacak olan, sizin yaşam tarzınıza çok uzak,  toplum mühendisliği  projeniz olan ‘dindar nesiller’ kategorisi içine girememiş ve genel anlamda sizden ve anlayışınızdan çok farklı biri olabilirim. Ama aynı ben bu ülkede darbe yapmadım, 28 Şubat sürecini desteklemedim, askeri vesayeti onaylamadım, Ergenekon yapılanmalarına sahip çıkmadım, Kürt halkına yapılan programlı eziyetlere karşı çıktım, Merkez Bankasındaki 70 milyar dolara gözümü dikmedim, başörtüsü yüzünden üniversite eğitim hakları elinden alınan insanlar için üzüldüm ve bu uygulamayı haksız buldum, internet andıcı yazmadım, Ayışığı, Sarıkız, Balyoz, Ergenekon darbe planlarını kınadım ve tüm bunlara karşı durdum. Peki bu ülkeyi gerçekten otokratik yöntemlerle yönetmeye çalışan, gelişmiş bir demokratik anlayıştan yoksun bu kitlelere olan öfkeniz niye beni de kapsıyor, sırf size muhalif bir çizgide olduğum için mi ? Tam olarak nedir istediğiniz sayın Başbakanım, gerçekleri görmememiz mi, sizi hiç eleştirmememiz mi, peki siz bu sert üslubunuz ve tavrınızla bu ülkeyi tepeden inmeci anlayışlarla yıllarca yöneten, devlet ideolojisini halkın kafasına vuran zihniyetlere savaş açmışken niye en az onlar kadar sert davranıyorsunuz sizin gibi düşünmeyenlere ? Bu açtığınız savaşı ironik bir hale sokmuyor mu peki, demokrasi için savaşırken özgürlüklerimizin kısıtlanıyor oluşu son 10 yılın görmemiz gereken bir gerçeği değil mi ? Sayın  Başbakanım ben neden Kürt haklarını savunsam PKK’ lı, başörtülü bir kadının üniversite hakkını savunsam irticacı, İzmirli bir kadının klasik müzik dinleme ve konforlu yaşama hakkını savunsam elitist, Hrant Dink’in yaşam hakkını savunsam Türk düşmanı, Tekel işçilerinin emek hakkını savunsam anarşist ilan edildiğimi öğrenmek istiyorum bu ülkede. Elbette bu  sert ve agresif tavırlar tüm Türkiye tarihinin yarattığı bir sosyal olgu, sadece sizi bağlamaz ama unutmamanız gereken bir husus var ki son 10 yılın kaderini ve tüm sonuçlarını siz ve kurmaylarınız belirledi. Özel yetkili savcılarla olsun, kanun hükmünde karaname yetkilerinizle olsun, meclis çoğunluğunu ustaca kullanıyor olmanızla olsun bugünkü Türkiye’nin iyiye doğru da kötüye doğru da gidişinin bir numaralı sorumlusu sizsiniz, zira farkındasınızdır ki Başbakanlık yüksek sorunluluk bilinci gerektiren önemli bir merci. Peki Başbakanım ben size bireysel veya kitlesel olarak ne kötülük yaptım ki her sözünüzde her vurgunuz da aşağılandığımı ve dışlandığımı hissediyorum. Bunu öğrenmek hakkım, hakkımız.
  
 Sayın Başbakanım kafama takılan ve söylemek istediğim her şeyi yazarsam bu yazı sıkıcı ve uzun olur. Her mektup biraz duygu yüklü biraz da romantiktir dolayısıyla teknik tabirlerle, rakamlarla, verilerle uzatmak yerine kısa kesmeye çalışacağım bu iç döküşümü. Yine de değinmem gereken bazı önemli konular ve eleştirilerim var. Örneğin kadına şiddetin son on yılda istatistiklerle kanıtlanmış olarak artıyor olduğu gerçeğine bakmaya cesaret edebilir misiniz veya bunun sebebinin ne olduğuna dair gerçekçi bir özeleştiride bulunabilir misiniz bu konuda hiçbir etkili çalışma yapamamış bakanlarınızla birlikte ? Eğitimdeki ‘Fatih Projesi’ni takdir ediyorum elbette  ama hala ilköğretimden yükseköğretime vizyoner bir eğitim bakış açısı kazanamamış olmamızda sizin ve kurmaylarınız eksikleri olmadı mı acaba son on yılda ? Zira dil eğitiminden bilgisayar eğitimine, mesleki eğitimden felsefe ve müzik eğitiminin eksikliğine kadar yanlış giden onlarca eğitim hususu gün gibi önümüzde dururken çocuklarımıza dağıtılan ve işletim sistemlerinin başka ülkelerce kodlandığı tablet bilgisayarlar gözlerimizi boyamaya yetecekler mi sizce ? Genel bir yaşam algısı geliştirememiş, beceri ve eğilim uygulaması ve yönelimi gösterememiş, dindar veya dindar olmayan diye ayrıştırılan bir nesil tablet bilgisayarlarıyla mı bu ülkeyi değiştirecek sayın Başbakanım ?

 Kısacası partinizin ve sizin son  on yılda yaratmış olduğu pragmatik gelişimi yadsımam haksızlık olur ama aynı gerçekçilikle ideolojiniz ve metodolojinizin de bu ülkede bazı insanların kalbini kıracak ve dışlayacak kadar sert olduğunu belirtmek isterim. Tüm bu  ideolojik ve soyut kavramların dışında, gelişen ekonomiye rağmen artan tüketim eğilimini, sömürülen bir Pazar oluşumuzu ve cari açığı nasıl göz ardı edebiliriz, sürekli artan kadına şiddet ve genel toplumsal şiddeti nasıl yadsıyabiliriz, hızlı başlayan ama temeli olmadığı ve seçim kaygılarınız olduğu için devamını getiremediğiniz Kürt Açılımı fiyaskonuzu nasıl unutabiliriz. Yargı üzerindeki etki ve güdülemenizi hatta MİT üzerinden kendi yandaşlarınızla hesaplaşıyor oluşunuzu nasıl umursamayabiliriz, medyada sizin karşınızda duranlara yapılanları nasıl yok sayabiliriz ? Duble yollarınıza, yerel belediyelerdeki çalışmalarınızı, hızlı tren projelerinizi takdir ediyorum fakat vizyonumuz bu gelişmelerle açılırken vicdanımız, erdemimiz ve adaletimiz nereye kayboldu sayın Başbakanım, esas ve temel sorum bu ? Bir işçi ile bir genel müdürün arasındaki maaş farkının 250 kata çıkmış olduğu gerçeği sizin sosyal devlet politikalarınızın eseri değil mi, tüm gelirin yüzde 60’ının nüfusun yüzde 10’luk bir kesiminin elinde ve güdümünde  olması gerçeği sizi daha mı halkçı ve demokrat yaptı peki ? Başbakanım dikkat etmiyor musunuz bu ülkenin beş yıldızlı, gösterişli otellerin çatı katları hep varoşlara ve gecekondu mahallelerine bakıyor, ama biz bu durumu umursamıyoruz bile kokteyllerimizi yudumlarken. Siz ki elitist ve tepeden inmeci  eğilimlerin karşıtı bir Başbakansınız, bu adaletsizlik ve sömürü sizi rahatsız etmiyor mu peki ?

 Sizi asla bazılarının yaptığı gibi gaddarca eleştiremem. Her Başbakan kadar iyi ve yine her Başbakan kadar kötüsünüz, zaten kusursuz bir lider arayışı boşa bir arayıştır, farkındayım. Sizi de etkileyen binlerce parametre var, dış konjonktür var, hala bu ülkenin kanını emen bir derin devlet gerçeği var ve tüm bunlarla uğraşırken, günde 4 saat uykuyla gece 12 ‘ye kadar çalışarak bu topraklara hizmet etmeye çalıştığınızın da farkındayım herkes gibi, hak veriyorum, takdir ediyorum. Ama çevreniz, sizi kutsal  atfeden algılar, size biat eden kültürler sanırım sizi kendinize ve yanlışlarınıza yabancılaştırıyor ve bu hissiyatı ve eleştiri özelliğini kaybedip bir hegemonya kurmaya doğru ilerleyen durumunuz, korkarım sizi içine çeken bir kara deliğe dönüşüyor gitgide, bu esas üzücü nokta sizin açınızdan.

 Başbakanım son paragrafa gelmiş bulunuyoruz. Devlet kavramı, halk kavramı, demokrasi kavramı göreceli ve kesin olmayan veya doğru anlaşılamayan kavramlar yıllardır. Bu sebepledir ki hala hem Dünya hem Türkiye sınıf kavgalarıyla, gelir adaletsizliğiyle, savaşlarla, silah pazarı ve rantıyla, açlıkla, dayatmayla, hukuksuzlukla, çevresel sorunlar ve küresel ısınmayla, yani özetle acıyla inliyor. Ama benim kişisel olarak demokrasi kavramı ve devletten anladığım beni mutlu etmek ve huzurlu bir yaşam sürmem için var oldukları gerçeği. Üniversiteler benim okumam için kuruldu, kamu bana hizmet için var, seçim sandıkları benim yani biz ‘halkın’ tercihlerine sayı duymak için var. Para kitlelerin ortak paylaşımı ve mutluluğu için var. Dünya tüm canlıların, cinsiyetlerin ve eğilimlerin saygıyı ve huzuru hak ettiği gerçeğini bizlere kanıtlamak için var. Ve siz Başbakanım, her zaman söylediğiniz gibi halka yani bireysel olarak bana hizmet etmek için varsınız ve o  önemli görevi icra ediyorsunuz. Maalesef gerçek şu ki tüm bu saydıklarımın çok azına sahibiz ve bu ülke mutlu değil, gerçeği görmemiz gerekiyor, bu durumdan sizler de büyük ölçüde sorumlusunuz. Tüm insanlık sorunları gibi ülkemizdeki temel sorunlar da birbirimize düşman olarak, birbirimizi dışlayarak, farklı anlayışlardayız diye birbirimizi ötekileştirilerek çözülmeyecek. Sizden biraz daha sevgi, anlayış ve hoşgörü bekliyorum.

 Ayrıca Geçirdiğiniz ameliyatlar ve sağlık sorununuz için acil şifalar ve uzun, sağlıklı bir ömür diliyorum. Ve son olarak, bugün 26 Şubat, doğum gününüzü kutluyorum, iyi ki doğdunuz iyi ki varsınız ve iyi ki sizi eleştirebiliyor, gelişime bir katkı sunabiliyoruz kendi çapımızda da olsa. Kimsenin dışlanmadığı mutlu ve adaletli bir ülke hayaliyle  başarılar ve iyi çalışmalar diliyorum size.

Saygılarımla, Sevgilerimle

Nevzat Onur Çapalov

12 Şubat 2012 Pazar

Uygunsuz Gerçekler



 Söylemesi beni rahatlatan ama bu söylediklerimi duyan herkesin irite olduğu, inanmak istemediği ve kabul edemediği gerçekler o kadar çoklar ki, neresinden başlasam bilemiyorum. Örneğin biyolojik olarak anne ve baba adını verdiğimiz iki figürün çiftleşmesi sonucu oluştuk ama bunu düşünmek veya dile getirmek bile ayıplanan, zor kabul edilen bir şey oldu bizler için, ne garip değil mi ? İnsan varoluş nedeniyle bu kadar mı çelişir, bu kadar mı irrasyonel davranır ama gerçek bu ve belki  şu an siz bile ‘noluyo lan, ne diyor bu dangalak’ demiş  olabilirsiniz.  Devam edersek, bu çiftleşmenin eseri olarak çocukların çıplak fotoğrafları çekilir, adettendir denilir. Komşular, eş dost bu fotolara bakar, eğlenir. Hatta  erkek çocuklarına ‘göster oğlum amcalara görsünler’ şeklinde potansiyel travmalar bile dayatılır bizzat kültürel kodlar yoluyla, ama aynı çocuk ileride farklı bir cinsel seçilim yaparsa veya sıra dışı bir hayat yaşamak isterse ayıplanır, dışlanır. Ya da   çıplak fotoları eğlence malzemesi olan, kimseyi rahatsız etmeyen o küçük kız büyüyüp kendine özgü bir giyim tarzı geliştirmeye çalışınca aile, toplum, kültür tarafından ayıplanır, hor görülür, etek boyundan saç boyuna kadar tüm tercihleri ipotek altına alınır. Bir başka bilimsel gerçek de şu ki 3-6 yaş arası bebeklerde ödipal evredir ve cinsel yönelim, haz, fantezi gibi kavramların geliştiği bir süreçtir. Yine bu dönemde oedipus ve electra kompleksleri ortaya çıkar. Bu süreçte karşı cinste olan ebeveyne(Anne veya babaya) ilgi ve haz duyulur(Hadi canım olur mu öyle şey, günah, ayıp demeyin), aynı cinsteki ebeveynden( Anne veya baba) ise  korkulur ve çekinilir, hatta erkek çocuklar babayı düşman olarak bile algılayabilir. Daha da ötesi erkek çocuklar için bu dönemde yapılan sünnet, veya cinsel şakalar travmatik bile olabilir. Ama bizler ne yaparız, kültürel kodlar vasıtasıyla, saçma ritüeller aracılığı ile bu hassas dönemde tüm yapılmaması gerekenleri yapar ve cocuğu daha 6 yaşında psikolojik açıdan bitiririz. Ardından ergenlik dönemini geldiğinde de bu kez  tüm yapmamız gerekenleri yapmayıp kültürel, ahlaki ve felsefi açıdan bu meşru katli sonlandırırız.



 
Bokunuzla barışık olun :)



 Uygunsuz gerçeklerle devam ediyoruz. Eğer spesifik bir sindirim sistemi sorununuz falan yoksa her gün en az bir kez o alafranga helaya oturup sağlam bir icra gerçekleştiriyoruz. Yani üzgünüm ama dünyanın en güzel kadınları ve en yakışıklı erkekleri bile bu aktivasyonu yapmak zorunda her gün doğal olarak, fakat biz onları hiç bu halleriyle düşünemiyoruz değil mi. O fondotenli suratlara ve jöleli saçlara bu davranışı yakıştıramıyoruz nedense. Mesela gittiğimiz kokteyllerde, gösterişli yemek salonlarında havalı havalı yediğimiz tüm o yakışıklı yemeklerin ortak tek bir noktası ve kaderi  var ; koyu bir dışkıya dönüşmek. Ama daha önce hiç bunu düşündük mü ? Bakın mideniz bulandı  bile, hatta belki bana bir küfür bile savurdunuz içinizden ? Küfür demişken yine bu düşüncenin paralelinde ‘bok’ kelimesini kullanmak bile irite olunan bir hal alıyor, en ufak ve rahatlatıcı küfür bile ayıplanır oluyor çevremizde. Daha da uygunsuz ve görünmez bir gerçekle örnekleri arttırıyorum. Bu ülke ve coğrafyada kırsal kesimlerde yaşayanların büyük çoğunluğu ilk cinsel deneyimleri bir hayvanla yaşıyor( Zoofili) ve hayvan istismarı açısından Dünya’nın en berbat durumundaki ülkelerinden biriyiz.( Ayrıntılı bilgi isteyenler hayvan koruma derneklerine sorsunlar bu durumun ne kadar vahim durumda olduğunu.) Ama bu gerçeği söylemek bile söyleyeni sorumluluk altında bırakıyor, ayıplanıyor, gerçekten kaçmamız isteniyor. Bir başka istatistik, hangi devlet kurumu olursa olsun çalışanlarının en az yüzde 20’si işlerini rüşvet karşılığı yürütüyor ama biz hala bu devlet kurumlarına sırtlarımızı dayamak ve bünyelerinde bir iş edinebilmek için bu köhne düzenin onlarca sınavına girip çıkıyoruz ve hayatımızı harcıyoruz maalesef. Mesela bu ülkede kumar ve kumarhaneler teknik olarak yasaktır ama tüm ülkede gece yarısı illegal kahvehanelerde kumar oynanır ( Polise yedirebileceğiniz bir miktar para her türlü illegaliteyi yapabilmenizi sağlayacaktır.) Ensest ilişki özellikle gelişmemiş illerimizde kanayan bir yaradır, hatta kızlarını eşlerini pazarlayan psikotik kişilikler toplumun her katmanında mevcuttur, ama biz toplumsal açıdan kendimizi dindar, namuslu, muhafazakar, ahlaklı diye tanımlar ve içimizi rahat ettiririz çoğunlukla. Üniversitelerde veya işyerlerinde çalışanların büyük bölümü aralarında sürtüşmeler yaşar, fırsatını bulsalar birbirlerini bir kaşık suda boğacaklardır fakat dışarıya kusursuzluk ve mutluluk imajı çizmek için sahte gülücükler dağıtırlar.



   Kısaca özetlersem genel olarak hayatımızın büyük bölümü yalanlar temeli üzerine kurulu. İnsanların takınmaya çalıştıkları ahlaklı, efendi, dindar, iyi huylu vb. rollerin ve inançların da büyük bölümü sahte ve işe yaramazlar. Tüm bu dayatılan ve içerikleri hala tartışmalı olan değerler yaptığımız marjinallikleri ve erdemsizlikleri örtmek için kullandığımız yüz kremlerimiz sadece. Bu dayatmalar bizim yaptığımız yanlış eylemleri örtmekle kalmıyor, biyolojik olarak da insan türüne yabancılaşmamıza ve kendimizle yüzleşememize neden oluyor gitgide. Ensest ilişki, kadına şiddet, zoofili, rüşvet, evrakta sahtecilik, hayali ihracat, dedikodu ve nicesi gibi durumları fazlasıyla yaşayan bir toplum olarak kültürel olarak kodlanan değerlerin çok dışında ve fazlasıyla marjinal bir çizgideyiz, ama öyle olmadığına inanıp içimizi rahatlatıyoruz.

 Şimdi sormak isterim tüm bu haddimi aşan terbiyesizliklerimden sonra, hayatımızın yüzde kaçı gerçek ? Tüm bu anlatılan genel mide bulandırıcı şeyleri bir kenara bıraksak aslında esas soru şu, siz ne kadar gerçeksiniz ? Yaşamak istediğiniz hayat bu muydu ? Evlenmek istediğiniz adam o muydu ? Çalışmak istediğiniz iş şu muydu ? Genel yaşam çarpıklığından bireysel olarak bizim çarpıklığımıza da değinmeden bu mide bulantısı geçmeyecektir. Şimdi de genel çarpıklıklardan, daha belki daha zararsız olan ama bize hayal kurmayı unutturan dayatmalar ve bireysel yalanlarımıza geçiyoruz, hala okumaya devam edebiliyorsanız tabi.

 Doğumumuz ve varoluş gerçeğimize ilk satırlarda değindik, tekrarlamaya gerek yok. Belirli rastlantısallıklar, güdülenmeler veya olası mantıklı seçimlerimizle bugünlere ulaştık. Tahminime göre genç veya orta yaşlı kategorisine girebilecek  birisiniz ve size can alıcı soruyu sormak istiyorum tekrar, tabi kendime de tüm dürüstlüğümle ; mutlu muyuz ? Olmak istediğimiz şey bu muydu ? Kendimizi kandırmadan gerçekçi bir saptama yapmamız gerekiyor ki büyük olasılıkla ne mutluyuz ne de olmak istediğimiz kişi buydu. Daha da kötüsü hayatın ve benliğimizin zamanla iyileşeceğine dair umutlarımız da gitgide azalmakta. Örneğin ÖSYM sistemiyle yerleştirildiğimiz, okuduğumuz, bitirdiğimiz bölümler gerçekten istediklerimiz miydi ? Hayır. Muhtemelen Maliye, İşletme, Ekonomi, İkitisat, Mühendislik vb bir şeyler okuyoruz ve bu bölümü kazanmadan önce hakkında pek bir fikrimiz bile yoktu çünkü bunun olmasına imkan verecek bir reformist eğitim süzgecinden geçmedik. Küçükken harika keman çalan o kız şu an KPSS’ye hazırlarak patronunun tacizleri, susmayan telefonlar ve evrak yığınları arasında 1500 TL  aylık gelir karşılığı hayatının 8 saatini kapital düzenin müptelası bir şirkete satmaya uğraşıyor maalesef. Ya da  küçüklük hayali resim yapmak olan o oğlan patronun azarlarına boyun eğmeyi göze alarak herhangi bir işe girebilmek için hayatını bile kenara koyabilecek bir motivasyona ulaşmış durumda. Gençliğinde vizyoner bir yönetici olma hayali kuran  o adam ise  zevksiz takım elbisesi, dökük saçları, kalınlaşmış göbeği ve gitgide bozulan gözleriyle her dakika ölüme bir adım daha yaklaşıyor, farkında bile değil. Dökülen saçlarımız değil, hayallerimiz . Bozulan gözlerimiz değil benliğimiz. Kalınlaşan ve büyüyen göbeğimiz değil, hayatın zorluğuna ve yalanlarına olan inancımız aslında. Ve hayatımızın bir sonraki aşamasındaki bizim için  biçilmiş role de bir göz atalım gelmişken. Özetle ; okul bitmiş ve bir iş bulunmuşsa artık evlenilecek bir eş bulmak elzemdir. Tam da bu dönemde sosyal medya vasıtasıyla mutluluk resimleri etiketlenir, iş ve çalışma bölümüne çalışılan şirket adları gururla yazılır ve ne hikmetse bu resimlerin ve etiketlerin hepsinde gülünüyordur, kusur yoktur, eleştiri ve mutsuzluk yoktur. Tabi durum böyle sanılmasın, psikolojik bir gerçekten yola çıkıp bir analiz yaparsak insanlar ne kadar dış görünüş ve gösterişe meraklıysa ve bu pozları teşhir ediyorsa, aynı oranda mutsuz, düşkün, yılgın ve bitkinlerdir. Bu gösteriş kahkahalarının, etiketlerin, şövanizmin altında bolca gözyaşı ve kompleks yatmaktadır. Gelişen teknoloji de bu komplekslerin bastırılmasına bir nebze olanak sağlamıştır hepsi bu. Yani bu kendini mutlu sanan bireyler aslında ağlamaya, mutsuzluğu ve düşkünlüğe, gerçekleri görüp eleştiri getirebilenlere göre daha düşkündürler ve bağımlıdırlar, sadece çaktırmazlar, saklarlar bu durumu hepsi bu. Neyse devam ediyoruz senaryomuza, ailelerin ve toplumun onayı alınarak helal süt emmiş kızlar ve erkekler bulunur ve evlendirilir. İki yabancı aile birbirine kaynaştırılır. Evlilik töreninden cenazeye kadar tüm süreç önceden tasarlanmıştır. Yeni alınan ev,  bir sürü gereksiz eşya, çeyiz, mobilya vb argümanla zevkten ve yalınlıktan uzak bir şekilde doldurulur. Sonra damat ve geline bu alınan eşyaların taksitleri devredilir. Bu iki figür sabah demez akşam demez bir bok olacakmış gibi sevmedikleri işlerde çalışır, saç baş döker ama seslerini çıkarmazlar. Sonra yine aile ve toplum( Hatta bazı başbakanlar bile) çocuk yapmanın gerekliliğinden bahseder ve damatla gelinin çiftleşme mevsimi gelir. ( İnsan teorik olarak çiftleşmelerini dönemsel ve mevsimsel yapmayan yegane canlıdır, ama geleneksel aile ve toplum olgusu bu doğal döngüyü bile bozabilmiştir.) Sonra çocuk olur, çocuğun bezi olur, okulunun taksidi olur ve onlarda çok çalışarak ödenir. Bu süreçte kimsenin hiçbirşeye itirazı yoktur çünkü herkes şu kodlamalarla büyütülmüştür ; ‘aza tamah etmeyen coğu bulamaz’, ‘cefa çelikmeden sefa sürülmez,’ söz gümüşse sukut altındır ‘vs vs. Sonuç itibariyle gelişi sürekli geciken sefa bir türlü gelmez ama yaş 60- 65’ e gelir. Sürpriz, ölme vakti geldi ! Bunca stres, yılgınlık ve yersiz mücadele sonucu iflas eden vücüt artık dayanamayacak noktaya gelir. Ve başlangıçta tasarlanan şekilde ilerleyen acılarla, birey ölür, toprak olur, bir nevi intihardır aslında bu. Geriye bıraktığı bir eser veya düş kalmaz. Sıradan hayatlar yaşayan milyonlarcası gibi kültürden kültüre değişmekle birlikte genelde helva yapıp yenilerek bu ölüm sembolleştirilir. Klasik hayat algısı ve senaryosu budur, bizlerde bu filmin figüranlarıyız.

 Şimdi adım gibi biliyorum ki hala direnenler ve ‘Hadi canım ben ne kadar mutluyum, hayatımda her şey harika gidiyor, gittiğim mekanları profilimden ‘check in’ yapıyorum, geziyorum tozuyorum, işim var gücüm var, gülücüklü gösterişli fotolarım var ‘ vs diyerek hipnotik uykularına toz kondurmayanlar olacak.  Hatta ‘Asıl sen mutsuzsun baksana’ falan da diyen olur mutlaka. Ama bir dakika durup düşünmek lazım, biz milyonlarca kez denenmiş ve başarıya ulaşmamış anlayışlarla mı hayatımızı yaşayacağız. Arkasına saklandığın küçücük maaşın, yalanların ya da  edindiğin birkaç mülk mü seni haklı çıkarıyor. Hala ‘çok çalışmak lazım’, ‘hayat zor’, ‘hadi be sende saçmalama’ diyorsak eğer ve bu kısır döngüye sokuyorsak kendimizi bu sıradanlığı kutsadığımızın resmidir. İnsan kendi benliği ve vizyonuyla bulamadığı yolu başkalarının dayatmaları ve yalanlarıyla nasıl bulabilir. Adeta ölmek için  hazırlanan bir yaşam algısıyla nereye kadar devam edilebilir. Dünyanın tüm güzellikleri, mucizesi ve bereketi karşısında bana sunduğun donelerin ne hükmü ne ağırlığı kalabilir. Trilyonlarca doların döndüğü bir makro ekonomi de kim seni kazandığın 1000 TL cik  ile mutlu edecek kadar düşürebildi, muhtaç edebildi ?  Doğuştan hak ettiğin ve yönlendirdiğin yaşama algını kimlere niçin devrettin sattın ? Bu gezegende var olman bile tüm Dünya’yı ve hayalleri hak ettiğinin kanıtıyken bu yalanlara ve saçmalıklara nasıl tahammül edebiliyoruz hala ?

Son Olarak, Ne Yapmalı ? ;

Sadece eleştirmek ve gerçekleri görebilmek bile vücudumuzu hafifletiyor, bizim  algımızı yükseltiyor, sadece aklı selim bir eleştiri yapabilmenin bile çok anlamlı ve yeterli olabileceğini düşünüyorum. Zaten kimsenin elinde sihirli bir değnek olmadığı gibi benim elimde de böyle bir şey yok elbette. Ama küçük önerilerim var. Kaygı, korku, kompleks, şüphe gibi duyguları içimizden atabiliriz. ‘Kim ne der halime’ gibi vasat bir düşüncenin aksine cesurca doğruyu arayabiliriz. Toplulukların bizleri de kendi içlerine çekmek ve aynı hüzünlü şarkıları bizlerle birlikte söylemek istedikleri bir gerçek, yine de bu koyun sürüsüne katılmamak bizim ellerimizde. Uğradığımız tüm haksızlıklara muhalif olabilir onları yok edebilir hatta onlarla dalga geçebiliriz. Hiç bir şey için vücudumuzu veya beynimizi hırpalayıp zamanımızı ve ömrümüzü sevmediğimiz şeylerle harcamaya gerek yok. Bu gezegene gelmiş olmamız, bütün kaynakların, bütün bolluğun, sevginin ve iyi duyguların üzerinde hakkımız olduğunun en önemli kanıtıdır, evrenin güzelliklerini alabilmek için ömrümüzü sefalet içinde çalışarak geçirerek bir şeyler kanıtlamak zorunda değiliz. Düşlemekten, idealist olmaktan korkmadan hayallerimiz ve yapmak istediklerimiz doğrultusunda ilerleyebileceğimizi düşünüyorum. Zaten kaygı, korku gibi kavramlarla mücadele edip yok edince ve varlığınızı karşılıksız sevinde başka bir vizyon ve yaşam tasarlamaya başladınız demektir. Daha az yemek yiyerek vücut hantallığından kurtulabiliriz, böylece bize inandırılan ‘ açlık ve ölüm’ kavramlarını da başkaldırmış olabiliriz. Evimizin her yerini gereksiz eşyalarla kaplamak yerine daha ferah ortamlarda ve daha yalın ve net bir yaşam algısı oluşturabilirz. Yürüyüş, koşu gibi aktivitelerle doğayla ve Dünya ile iç içe bir disipline kayabiliriz. Daha çok uyku, daha çok yemek, daha çok hüzün ve yalanla yoğurulmuş hayatlarımızın bir yere varacağı yok. İnsanın içsel bir dönüşüm ile her şeyi yineleyebileceğini sonuna kadar savunuyorum. Tüm olumsuzlukların, yalanların farkında olarak ama asla onlara ait olmayarak gerçekçi olumlamalar yapabiliriz.

Sürüden ayrı, yalanlardan ve tabulardan uzak, liderlik vizyonu olan, gerçekten mutlu bir hayat dilerim.
Şu an ne yapıyorsun nelerle uğraşıyorsun ( Hani 'okulda bitti bitecek hayatın ne yöne gidiyor' falan şeklinde  sorulan imalı sorular bunlar, muhtemelen sizler de sürekli karşılaşıyorsunuz bu ve benzeri sorularla.)  diye soranlara cevabım ; ‘ Hayatımın 23. Yılını tüm şevkiyle yaşıyorum, nefes alıyorum, yürüyorum, içiyorum, geziyorum, tanıyorum, gün batımını izliyorum, denizi izliyorum. Merak ettiğiniz başka birşey var mı ? ‘ oluyor. Bu felsefeyi size de öneririm.

Zira yaşamaktan ve nefes almaktan daha gerçek, daha gösterişli ve daha önemli ne işimiz olabilir ki ?



Sevgiler,

Nevzat Onur Çapalov




                                               




'' Gerçeklerin ağırlığı omuzlarına çöküp dizlerini aşındırmaya başladığında yalanlara ihtiyaç duyarsın. Ama üzgünüm, yalanlara inanmak hiçbir gerçeği yalan yapmayacak.''  

'' Hepimiz aynı televizyon programlarıyla büyüdük. Sanki hepimize aynı suni hafıza taklımış... Hepimizin belli başlı hedefleri aynı. Hepimizin korkuları aynı. Gelecek parlak değil... Çok yakında aynı anda aynı şeyleri düşünmeye başlayacağız Mükemmel bir uyum içinde olacağız. Senkronize. Birleşmiş. Eşit. Kati. Karınclar gibi. Böcekler gibi. Koyunlar gibi.''

Chuck Palahniuk - Gösteri Peygamberi








'' Sıradan bir insan küçük bir apartman dairesine sahip olmayı düşlerken, bir başkası sahilde bir villa düşleyebilir, ama Versailles Sarayı'nı ancak bir kral düşleyebilir. ''          


Stefano D'anna

8 Şubat 2012 Çarşamba

Yetişmiş Dindar Nesiller


 Malumunuz Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ne dese olay oluyor. Geçen hafta da ‘’ muhafazakar ve dindar bir nesil yetiştirmek istiyoruz ‘’ diyerek yine gündem yaratmış ve bu paralelde tüm Türkiye gibi bizi de düşünmeye sevk etmiştir kendileri. Birtakım derin düşünceler sonucunda aklıma şu soru geldi : 1950’li yıllardan beri bu ülkeyi kimler yönetti, ve bu yöneticilerin din ve muhafazakarlık algısı neydi ? Evet bu ülkede insanların din özgürlüğünün kısıtlandığı otoriter dönemler ne yazık ki yaşandı, darbelerle ve devlet eliyle dinden soğutma çabalarına aşikarız ve her zaman karşısındayız fakat  bu durumun tersi hiç mi olmadı ? Devlet eliyle dinsel dayatmalar yoluyla insanların beyni hiç mi yıkanmadı, sırf farklı mezhep veya dinden oldukları veya dinsiz oldukları için dışlanan kişiler hiç mi acı çekmedi. Bu yazıda dindar ve muhafazakar algıyla yetişmiş olan nesillerin bıraktığı Türkiye mirasına göz atacağız.

  Türk siyaset tarihine bakarsak ilk olarak Atatürk ve İsmet İnönü hükmünde geçen tek partili dönemi görürüz . Kişisel olarak Atatürk ve tek partili dönemin de eleştirilecek çok yönü olduğunu, ittihatçı anlayışın yansımalarının ve otoriter eğilimlerin bu döneme damga vurmasının üzücü olduğunu, tüm tarihimizle olduğu gibi bu dönemle de elbette yüzleşilebileceğini düşünüyorum. ( Tabi o dönemin algısıyla yapılan, anakronik olmayan bir yüzleşme kastettiğim. 1930’lardan üst düzey özgürlükçü akımlar beklenemeyeceğinin tarihsel bir gerçeklik olduğu muhakkak.) Zaten diğer yazılarımda da bu konulara değindim, ama şimdi Başbakan’ın ‘dindar nesillerine’ dönüp bu yersiz etkiye sağlam bir tepki vermenin zamanıdır diye düşünüyorum. Türk Siyaset Tarihi’nin dindar nesillerinin ve yöneticilerinin bıraktığı mirastır bu yazı kısaca özetlersem.

 Çok partili dönemden alıp Türk Siyasi Tarihi’ne göz atarsak ; 1950- 1960 yılları arasını Adnan Menderes, 1965-1980 arasını Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, 1980 sonrasını Kenan Evren,Turgut Özal, Süleyman Demirel ve 1990 sonrasını Tansu Çiller, Necmettin Erbakan, Mesut Yılmaz, Alparslan Türkeş etkisi altında geçirdiğimizi söyleyebiliriz ağırlıklı olarak. Ve dikkatle baktığımızda özellikle Erbakan, Menderes, Türkeş, Çiller, Özal etkilerinin siyasal çizgisinin dine ve cemaatlere ne kadar yakın olduğunu çok net görürüz. Peki Başbakanın bu dindarlık çıkışının sebebi nedir, zaten dindar ve muhafazakar çizgide siyaset yapan nesiller bizi bugünlere taşımadı mı ? Din gibi mukaddes olan ve kişiden kişiye değişen önemli bir değeri durmadan siyaset içinde deforme etmek mantıklı bir şey mi ?

Şimdi yukarıda bahsettiğimiz liderlerin bıraktığı mirasa detaylı göz atalım ;


Adnan Menderes :     Siyaset macerası CHP ile başlamıştır. Aydınlı bir toprak zengini olan Menderes 1945 yılında muhalif olması gerekçesiyle CHP’den ihraç edilip yeni bir akım oluşumuna katılmış ve Demokrat Parti saflarına katılmıştır. 1946 yılında yapılan seçimlerde ( Birçok usülsüzlüğün olduğunu ve adil bir seçim olmadığını belirtmeli, Demokrat Parti’ye yapılan haksızlığı tespit etmeliyiz bu noktada.) büyük bir başarı elde edilememiştir. 1950 yılında yapılan seçimlerde Başbakan olmuştur. Kapalı ve kendi içinde kalan devleti dışa açma ve geliştirme politikalarına girişmiştir. Marshall Planı ve Truman Doktrini etkileriyle değişen şartlar Türkiye’yi serbest piyasa ekonomisi, liberalizm, kapital düzene uygun sınıfsal ayrımlarını oluşturma ekseninde batıya kaydırmıştır. Devlet eliyle ekonomi yaratma modelinden vazgeçilip tam olarak tanımına uymasa da bir burjuvazi yaratılmaya çalışıldığı süreçtir kısacası bu dönem.

 Menderes’in ilk icraatlarından biri de Nato’ya üye olabilmek ve Batı Dünyası’na yaranabilmek için Kore’ye asker gönderme kararını mecliste partisine aldırmasıdır. Kısaca batıya yaranacağız derken bizi ilgilendirmeyen bir savaşın içinde şehit olmuş ve ne kadar militer olabildiğimizi batıya ispatlamaya çalışmışızdır Menderes ve kurmayları sayesinde. 1957’ ye kadar olumlu birtakım gelişmelerin olduğunu da yadsıyamayız, serbest piyasa, dış destek gibi kavramlar bir sermaye akışı yaratmış, ülke için yararlı yatırımlar da yapılmıştır ancak tüm bu yönelim,ne yazık ki batı hegemonyasında bir Türkiye’ye gidişin başlangıcı da olmuştur.

 Menderes’in sosyal ve kültürel mirası ise hiç iç açıcı verilere sahip değildir. Tahkikat komisyonlarıyla tüm ülkede sivil dikta ve faşizan bir baskı ortamı oluşturulmuş, basın ve yayın iktidar güdümüne girmiş, CHP milletvekilleri bile haksız yargılanmalar sonucu ceza almaya başlamış, kısaca antidemokratik ne kadar argüman varsa hükümet lehine uygulanmıştır. Siyasetin ve İslam dininin de ilk kez siyaseten kullanılmaya başladığı dönem bu dönemlerdir. Menderes’in her fırsatta din algısını belirtmesi hatta Said-i Nursi’yi öven retorikler geliştirmesi, elini öpen fotoğrafları yayınlatması bu güdümün kanıtı sayılabilir bu dönem için. Ayrıca azınlıklar ve muhalifler üzerinde kurulan baskı 6-7 Eylül olaylarıyla patlak vermiş ve Türk Siyaset Tarihi'nin en kanlı sayfalarından biri Menderes ve Demokrat Partinin mürekkebi ile yazılmıştır. Özellikle Rum azınlıkların ev, mülk, eşya ve ibadethanelerine saldırı şeklinde gelişen bu olayların altında hükümetin ve askeriyenin kışkırtması ve sorumluluğu olduğu tarihi bir gerçekliktir. Dindar ve muhafazakar Demokrat Parti’nin anti demokrat mirasını böyle anıyoruz ve özetliyoruz maalesef. ( Tabi bu kanıya varmam 1960 darbesinin bir başbakanı katletmesini onayladığım anlamına gelmesin. Türkiye Siyaset Tarihi’nin en kanlı utanç kaynaklarının 60,71 ve 80 darbeleri olduğunu da söylemek gerekir, o mevzu başka bir yazı konusudur.)

 



Süleyman Demirel : 1960 darbesi de her darbe gibi demokrasiye aykırı, haklı bir sebebe oturtulması zor ve vahşi bir darbeydi. Bakanlarını ve Başbakanını asan bir ülke imajı yaratmasıyla birlikte Yassıada yargılamaları da tam bir hukuk skandalıydı. Ancak 1961 Anayası’nın iyi yönleri olduğu, özgürlüklere ve örgütlenmelere yardımcı olduğu da görmeliyiz. Henüz ekonomik sınıflarını yaratamamış bir toplum için  örgütlenme, sendikalaşma ve özgürlük gibi alanlar  yararlı bir gelişime kısmen de olsa katkıda bulunmuştur.
 Tam da bu dönemlerde DSİ’ de mühendislik yapan ve Demokrat Parti döneminde keşfedilen Demirel sahneye çıkmaya hazırlanıyordu. 1965 yılında Demokrat Parti’nin devamı olarak da nitelenebilen Adalet Partisi Demirel önderliğinde seçimleri kazandı ve Demirel Başbakan oldu. Kaynağını yeni anayasadan ve genel Dünya durumundan alan örgütlü ve sınıfsal sol eylemler de bu dönemde arttı. Muhafazakar, dindar lider imajını Demirel’de de görebiliriz. Aslında Demokrat Parti dönemi uygulamaların benzer reflekslerle aynı şekilde sürdürüldüğünü ve farklı seslerin susturulup dinin seçimler ve iktidar için bir araç olarak kullanıldığını yine gözlemleyebiliyoruz. Sol bloğa karşı gelişen şiddet olaylarına seyirci kalındığını, ekonomik darboğazın 60 'ların sonunda arttığını ve sürecin  12 Mart  1971 muhtırasıyla acı bir şekilde sonlandığı ve Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan gibi değerlerin asılıp ve durumun bir nevi 1960’ların intikamının alındığı bir tabloya dönüştüğü aşikar. Demirel seçim meydanlarındaki proaktif kişiliğini antidemokratik girişimler karşısında gösteremeyip, orduya karşı sessiz kalarak, sol eylemleri tehdit olarak algılayıp sol bloğu savaşılması gereken bir düşman olarak görerek, tarihe adını bu şekilde yazdırmış bir muhafazakar- demokrat-dindar neslin tezahürüdür. Ayrıca 1978 Kahramanmaraş Olayları’nın da Demirel, Türkeş, Erbakan gibi dini siyasete alet eden liderlerin yarattıkları düşman algısı ve mezhep çatışmasıyla alevlendiği söylenebilir. Alevi- Sünni çatışmasının bir yansıması olan bu talihsiz olay bir benzerini de Sivas’ta 1990' larda yineleyecektir. Kısacası bu miras yavaş yavaş öğrenilmiş çaresizliğe dönüşmekteydi ve din konusu siyaseten ön plana çıktıkça, ülke içindeki nifak tohumları da artmaktaydı bu kara dönemde de.




Turgut Özal : Dikkat ederseniz hükümetler arasında pek bir fark olmadığı gibi askeri kanatta da değişen bir şey olmuyor  tarih ilerledikçe. Aynı saçma ve zorlama metodlar, aynı öğrenilmiş çaresizlik yine esir alıyor ülkeyi. Bu sefer de kafamıza inen balyozla, 1980 darbesiyle başlıyoruz söze. 1980 Kenan Evren darbesiyle başlayan süreç sözde demokratikleşerek 1983’te genel seçime kadar uzandı. Özal bu seçimlerden partisi Anavatan ile birinci olarak çıktı ve Başbakan oldu. Aslında Özal çok önce, 1970’lerin sonunda tarihi 24 Ocak Ekonomik Kararları’yla hayatımıza girmişti. Demirel’in  keşfettiği iyi bir bürokrat olan Özal’a böylece siyaset yolu açılmıştı. 24 Ocak kararlarıyla IMF ve dış sermayeye bağımlı, küresel kapitalizme karşı teslimiyetçi, dış sermaye ve dış ticarette sömürülen bir anlayışın tohumları atılmış ve kendi Başbakanlığı döneminde bu politikalar en üst noktaya ulaştırılmıştır.  Bu ekonomik model ve serbestleşme her ne kadar  teknolojik ve yapısal bir dönüşümü sağlamış  olsa da bu dönüşümün uzun vadede ne  kadar yararlı olduğu tartışmalıdır.

 Özal döneminde de sivil dikta ve muhaliflere karşı baskının arttığını söyleyebiliriz. Tıpkı Menderes ve Demirel dönemlerindeki gibi farklı olan, muhalif olan ve aykırı olan herkes ve herşey susturulmuş,dönüştürülmüş ve törpülenmiştir.

 Özal 12 Eylül faşizan etkilerini sivil platformda arttırarak sürdürmüş bir liderdir. Çıkardığı ‘Polis Yasası’ ile militer kuvvetlere gereğinden fazla yetkiler vermiş ve polisleri arama ve sorgulama konusunda üst düzey yetkilerle donatmıştır.‘Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu’ ile tüm sosyal ve kültürel alanları, yazarları, düşünürleri bloke etmiş ve özgürlükleri kısıtlamıştır. Bahsi geçen bu deli saçması mevzuat yüzünden hala günümüzde bile kitap yazarları yargılanmaktadır ve bu utanç maddeleri Türkiye’nin yüzkaraları olmaya devam etmektedir.1989 yılına dek 3000 gazeteci ve 300 yayın organı genel ahlak ve din algısına uygun yayın yapmadıkları veya muhalif oldukları gerekçesiyle yargılanmıştır.

 Özal döneminin bir diğer özelliği de terör olaylarının ve PKK gerçeğinin Türkiye gündemine tam anlamıyla yerleşmesi olmuştur.  

 Özal aynı dönemde anayasının 141,142 ve 163 üncü maddelerini değiştirerek şeriat eylemlerine ve dinci eylemlere serbestlik kazandırmıştır. Bir yandan insanların özgürlüğü adı altında  bu eylem yapılırken diğer yandan aynı maddelere ‘sol tehlike’ karşısında opsiyon ve geçerlilik sağlamış, hukuk  Özal'ın kendi inancı ve ideolojisi doğrultusunda değiştirilmiştir. Böylece sol akımların en küçük eylemleri suç sayılırken, şeriat ve tarikat yapılanmaları buldukları uygun ortamın etkisiyle yayılmalarına devlet eliyle izin verilmiştir. Bu anlayış ve konjonkturün doğal sonucu olarak ( ve tabi kontrgerilla yapılanmaları, Ergenekon vs derin devlet oluşumlarının da katkılarıyla) Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı( ve daha nicesi ) gibi Atatürkçü muhalif  yazarlar ve düşünürler katledilmişlerdir. Bu katli yapanlar kadar bu katle ön ayak olan iktidarlar da sorumluluk sahibidir.

 Oğlunun TV kanalı kurması için anayasaya aykırı olarak yabancı bir link’i devlet imkanlarını kullanarak Türkiye’ye aktarması ve yayın yaptırması da ilginç durumlarından birisidir. Bu olay üzerine ‘Anayasa bir kez delinmekle bozulmaz’ şeklinde bir profil çizmiş, hukuksuz ve illegal gelişim konusunda tüm fırsatçı Türkiye vatandaşları için pragmatik bir rol model olmuştur.

 ‘Benim memurum işini bilir.’ ‘Ben müslümanın zenginini severim.’ Her mahallede bir milyoner yaratacağız.’ Gibi sıra dışı söylemleri de olan bu kendine özgü kişilik, hem dindar, hem dinci, hem de muhafazakar  demokrat nesillerin mirasına büyük katkı yapmıştır. Rahmetle anıyoruz  tabi ki ama maalesef iyi niyetlerle  ve şükranla anamıyoruz kendisini.

 


Necmettin Erbakan – Tansu Çiller :  Bu ikili de bu ülke için bulunmaz cevherler olmuştur kuşkusuz. Bu süper ikiliyi ayrı ayrı ele almak gerekirdi( Özellikle Tansu Çiller’in bir kült olduğunu, üstüne psikoloji tezi yazılabileceğini düşünüyorum kişisel olarak) ama yazıyı çok uzattığım farkındayım ve kısa geçmek zorundayım. Özal’ın ölümü, Demirel’in Çankaya Köşkü’ne çıkması sonucu DYP kongresini kazanan ve halk için, tüm Türkiye kadınları için umut olması beklenen Çiller maalesef umuttan ziyade kabus olmuştur. Tarihin en ağır ekonomik krizlerinden birini ekonomi profesörü bir bakan ve başbakan döneminde yaşatması( 1994 Krizi) da bizlere yaptığı ironik bir şakadan ibaret olsa gerek. Çiller dönemini kısaca ; ekonomik krizler ve darboğazlar, eksileri artılarını aşan bir Gümrük Birliği Antlaşması, faili meçhul cinayetler dönemi, siyasal islamın yaygınlaşması, Kardak Krizi, Civangate ve Parsadan Skandalları, Susurluk Skandalı ve Kazası, Çiller Ailesi'nin açıklanamaz mal varlıkları ve Amerika'daki mülkleri, Çiller tarafından  kırılan potlar ve yine Çiller tarafından kurulamayan eksik kalan cümleler, Alaattin Çakıcı, Mahmut Yıldırım, Sedat Peker ve benzeri muhterem şahıslarla yakın ilişkiler, herkese bir ev bir araba deyip başlatılan ama sonu bir türlü gelmeyen kampanyalar, Mehmet Ağar gibi maşalarla Devletin içine sızmalar ve karmakarışık ilişkilerde bulunmalar ve mafya babalarının milletvekili olduğu karanlık dönemler olarak nitelendirebiliriz. Bütün seçim propagandasını 'Refah ve irtica tehditi var' tezi üzerine kurup sonra iktidar  ve başbakanlık hırsıyla Erbakan ile Refahyol hükümetini kurması da bir başka tutarsızlıktı. Bu hükümet Çiller ve ailesi hakkındaki mal varlığı ve benzeri gensoru önergelerini reddedip düşürmek ve siyasal islamı biraz daha arttırmak dışında somut hiç bir işe yaramamıştır.


 Gelelim bir diğer renkli figüre Necmettin Erbakan hocaya. İTÜ’de not rekorlarına imza atan parlak bir mühendislik öğrencisi ve sonrasında akademisyenken, siyasete atılmış ama aynı parlaklığı maalesef siyasette gösterememiştir. Refahyol hükümetinin Başbakanı olan Erbakan dine ve cemaatlere yakın kişiliğiyle ve şeraite kadar varan özlemleriyle Türkiye Tarihinin en sert ikliminin yaşanmasına neden olan liderlerindendir. Kazandığı büyükşehir belediyeleriyle ve 1995 genel seçimi zaferiyle kadrolaşma, İslami algıyı yaygınlaştırma, tarikat ve cemaat özlemlerini filizlendirme gibi bir çok yola girmiş ve kısmen başarılı da olmuştur.

 Şu anki Başbakan’ımız Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanlığını kazanmasının ertesi günü meclis toplantısını Fatiha okuyarak açmaya çalışması simgesel bir savaşın başladığının kanıtıydı. Aynı Erdoğan o dönemde Taksim’e büyük bir cami yapmanın gerekliliğinden ve Bale denen sanat dalının gereksizliğinden söz etmiş, ‘ Bale yapanların nelerini ortaya koydukları meydanda, kültürümüze uygun değil’ demiştir ve bir dönem İstanbul’da belirli bölgelerde klasik müzik ve bale etkinliklerini yasaklamıştır.( Sonra yine bu Erdoğan gömleğini değiştirmiştir kendi itirafına göre.) Aynı dönemde Şevki Yılmaz, Şevket Kazan, Oğuzhan Asiltürk gibi Refah partisi önde gelenleri de Atatürk ve rejimle bir hesapları olduklarını ve toplumu kendi kuralları ve inanışları kapsamında şekillendireceklerini beyan etmişlerdir.


 Tüm bu karmaşık dönemde sayamadığım bir çok etki ve kişi de mevcut haliyle. Mesut Yılmaz, Devlet Bahçeli, Bülent Ecevit, Erdal İnönü  ( Bülent Ecevit ve Erdal İnönü’ yü diğerlerinden ayırmak lazım kuşkusuz. Aynı kefeye konamazlar, yanlışları olsa da belli doğruları layıkiyle yapmış vizyoner liderlerdir, saygı duyuyorum bu iki figüre  hepsinden çok.),  Deniz Baykal ve nicesi gibi.

 Özetlemem gerekiyor artık, kısaca demek istediğim şu ki Başbakan’ın ‘dindar nesiller yetiştiriyoruz’ çıkışı yersiz ve mantıksız. Geçmişimiz dindar, muhafazakar nesillerle ve liderlerle dolu zaten. Elbette bir Başbakan’ın bir kişinin veya bireyin dindar olması veya olmaması kimseyi ilgilendirmez, bir Başbakan dindar olabilir. Fakat mukaddes bir duygu ve bakış olan din kavramı stratejik olarak devletin güdümüne niye girsin ki ? Cumhuriyetimizin kuruluş paradigmasından referans alarak laik, Atatürkçü nesiller yetiştirmeye uğraşan ve toplum mühendisliği yaratan devlet baskısı, otoritesi ve argümanlarına ne kadar karşıysam dindar veya muhafazakar nesillerin devlet eliyle yetiştirilmesi tezine de  o kadar karşıyım. Türkiye gençliği ve çocukları devletten veya başbakanlardan hakça paylaşım talep ediyor, adil yargı talep ediyor, gelir eşitsizliğine son verilmesini talep ediyor, babalarının maaşlarına zam yapılmasını talep ediyor, kültürel faaliyetlerin arttırılmasını talep ediyor. Türkiye Gençliği başbakanlarından mutlu ve kaygısız bir hayat sürüp sevgi içinde büyüyebileceği ideal ve özgür bir ortam yaratılmasını bekliyor, dinine veya dinsizliğine karışılmasını değil. Devlet taraf tutamaz, pozisyon alamaz ve bu yüzyılda artık hiçbir ferdini dışlayamaz. Ataiste de, deistde de, hristiyana da, müslümana da, dindara da, laik olana da aynı mesafede durup adilce yaklaşması gerekiyor. Bir dindarın ibadet edememesi kadar, dindar olmayan birinin yaşam alanının kısıtlanıyor olması ve toplumdan dışlanması da  devletin çözmesi gereken bir sorun.  Çünkü devlet kavramı vatandaşlarını tercihleri ne olursa olsun mutlu etmek için var, vatandaşa veya gencine efendilik yapmak için değil. Bir dönemin laik insan yaratma projesini ve devamındaki fiyaskoyu gördük. Dindar ve muhafazakar Başbakanların ve anlayışların yıllarca ülkenin içine edişini de çok net gördük. Din adı altında militanlaştırılıp birbirine kırdırılan kitleleri de gördük. Artık aynı öğrenilmiş çaresizlikleri ve baskıları yaşamak istemiyoruz.

 60 yıldır bu ülkeyi genel olarak siyasal İslam ve muhafazakar çizgiye yakın partiler yönetiyor ve ortaya çıkan sonuç : gelir adaletsizliği, çarpık kentleşme, mafya, devlet, şeriat, aşiret ilişkileri ve gelişmekte olan ülkeler kategorisinde bulunan fakat bir türlü bu gelişmeyi tamamlayamayan bir ülke.

 Tüm bunların üstüne şimdi senden tek dileğim var Sayın Başbakanım ; senden bireysel olarak hiçbir talebim(ve umudum) yokken beni istediğin doğrultuya evirmeye çalışman nasıl bir bilinçaltının tezahürüdür ?

 Sen ve adaletsiz kalkınan tüm türevlerin, cemaatin, tarikatin, başımızda gölge etmeyin yeter. Bu gençlik sizsiz de yolunu bulacaktır. Özgür, bağımsız ve mutlu bir şekilde hem de.

Tüm tinercilere ve isyankarlara selam olsun, inadına !
















 Sevgiler,

Nevzat Onur Çapalov