Hürriyet

12 Şubat 2012 Pazar

Uygunsuz Gerçekler



 Söylemesi beni rahatlatan ama bu söylediklerimi duyan herkesin irite olduğu, inanmak istemediği ve kabul edemediği gerçekler o kadar çoklar ki, neresinden başlasam bilemiyorum. Örneğin biyolojik olarak anne ve baba adını verdiğimiz iki figürün çiftleşmesi sonucu oluştuk ama bunu düşünmek veya dile getirmek bile ayıplanan, zor kabul edilen bir şey oldu bizler için, ne garip değil mi ? İnsan varoluş nedeniyle bu kadar mı çelişir, bu kadar mı irrasyonel davranır ama gerçek bu ve belki  şu an siz bile ‘noluyo lan, ne diyor bu dangalak’ demiş  olabilirsiniz.  Devam edersek, bu çiftleşmenin eseri olarak çocukların çıplak fotoğrafları çekilir, adettendir denilir. Komşular, eş dost bu fotolara bakar, eğlenir. Hatta  erkek çocuklarına ‘göster oğlum amcalara görsünler’ şeklinde potansiyel travmalar bile dayatılır bizzat kültürel kodlar yoluyla, ama aynı çocuk ileride farklı bir cinsel seçilim yaparsa veya sıra dışı bir hayat yaşamak isterse ayıplanır, dışlanır. Ya da   çıplak fotoları eğlence malzemesi olan, kimseyi rahatsız etmeyen o küçük kız büyüyüp kendine özgü bir giyim tarzı geliştirmeye çalışınca aile, toplum, kültür tarafından ayıplanır, hor görülür, etek boyundan saç boyuna kadar tüm tercihleri ipotek altına alınır. Bir başka bilimsel gerçek de şu ki 3-6 yaş arası bebeklerde ödipal evredir ve cinsel yönelim, haz, fantezi gibi kavramların geliştiği bir süreçtir. Yine bu dönemde oedipus ve electra kompleksleri ortaya çıkar. Bu süreçte karşı cinste olan ebeveyne(Anne veya babaya) ilgi ve haz duyulur(Hadi canım olur mu öyle şey, günah, ayıp demeyin), aynı cinsteki ebeveynden( Anne veya baba) ise  korkulur ve çekinilir, hatta erkek çocuklar babayı düşman olarak bile algılayabilir. Daha da ötesi erkek çocuklar için bu dönemde yapılan sünnet, veya cinsel şakalar travmatik bile olabilir. Ama bizler ne yaparız, kültürel kodlar vasıtasıyla, saçma ritüeller aracılığı ile bu hassas dönemde tüm yapılmaması gerekenleri yapar ve cocuğu daha 6 yaşında psikolojik açıdan bitiririz. Ardından ergenlik dönemini geldiğinde de bu kez  tüm yapmamız gerekenleri yapmayıp kültürel, ahlaki ve felsefi açıdan bu meşru katli sonlandırırız.



 
Bokunuzla barışık olun :)



 Uygunsuz gerçeklerle devam ediyoruz. Eğer spesifik bir sindirim sistemi sorununuz falan yoksa her gün en az bir kez o alafranga helaya oturup sağlam bir icra gerçekleştiriyoruz. Yani üzgünüm ama dünyanın en güzel kadınları ve en yakışıklı erkekleri bile bu aktivasyonu yapmak zorunda her gün doğal olarak, fakat biz onları hiç bu halleriyle düşünemiyoruz değil mi. O fondotenli suratlara ve jöleli saçlara bu davranışı yakıştıramıyoruz nedense. Mesela gittiğimiz kokteyllerde, gösterişli yemek salonlarında havalı havalı yediğimiz tüm o yakışıklı yemeklerin ortak tek bir noktası ve kaderi  var ; koyu bir dışkıya dönüşmek. Ama daha önce hiç bunu düşündük mü ? Bakın mideniz bulandı  bile, hatta belki bana bir küfür bile savurdunuz içinizden ? Küfür demişken yine bu düşüncenin paralelinde ‘bok’ kelimesini kullanmak bile irite olunan bir hal alıyor, en ufak ve rahatlatıcı küfür bile ayıplanır oluyor çevremizde. Daha da uygunsuz ve görünmez bir gerçekle örnekleri arttırıyorum. Bu ülke ve coğrafyada kırsal kesimlerde yaşayanların büyük çoğunluğu ilk cinsel deneyimleri bir hayvanla yaşıyor( Zoofili) ve hayvan istismarı açısından Dünya’nın en berbat durumundaki ülkelerinden biriyiz.( Ayrıntılı bilgi isteyenler hayvan koruma derneklerine sorsunlar bu durumun ne kadar vahim durumda olduğunu.) Ama bu gerçeği söylemek bile söyleyeni sorumluluk altında bırakıyor, ayıplanıyor, gerçekten kaçmamız isteniyor. Bir başka istatistik, hangi devlet kurumu olursa olsun çalışanlarının en az yüzde 20’si işlerini rüşvet karşılığı yürütüyor ama biz hala bu devlet kurumlarına sırtlarımızı dayamak ve bünyelerinde bir iş edinebilmek için bu köhne düzenin onlarca sınavına girip çıkıyoruz ve hayatımızı harcıyoruz maalesef. Mesela bu ülkede kumar ve kumarhaneler teknik olarak yasaktır ama tüm ülkede gece yarısı illegal kahvehanelerde kumar oynanır ( Polise yedirebileceğiniz bir miktar para her türlü illegaliteyi yapabilmenizi sağlayacaktır.) Ensest ilişki özellikle gelişmemiş illerimizde kanayan bir yaradır, hatta kızlarını eşlerini pazarlayan psikotik kişilikler toplumun her katmanında mevcuttur, ama biz toplumsal açıdan kendimizi dindar, namuslu, muhafazakar, ahlaklı diye tanımlar ve içimizi rahat ettiririz çoğunlukla. Üniversitelerde veya işyerlerinde çalışanların büyük bölümü aralarında sürtüşmeler yaşar, fırsatını bulsalar birbirlerini bir kaşık suda boğacaklardır fakat dışarıya kusursuzluk ve mutluluk imajı çizmek için sahte gülücükler dağıtırlar.



   Kısaca özetlersem genel olarak hayatımızın büyük bölümü yalanlar temeli üzerine kurulu. İnsanların takınmaya çalıştıkları ahlaklı, efendi, dindar, iyi huylu vb. rollerin ve inançların da büyük bölümü sahte ve işe yaramazlar. Tüm bu dayatılan ve içerikleri hala tartışmalı olan değerler yaptığımız marjinallikleri ve erdemsizlikleri örtmek için kullandığımız yüz kremlerimiz sadece. Bu dayatmalar bizim yaptığımız yanlış eylemleri örtmekle kalmıyor, biyolojik olarak da insan türüne yabancılaşmamıza ve kendimizle yüzleşememize neden oluyor gitgide. Ensest ilişki, kadına şiddet, zoofili, rüşvet, evrakta sahtecilik, hayali ihracat, dedikodu ve nicesi gibi durumları fazlasıyla yaşayan bir toplum olarak kültürel olarak kodlanan değerlerin çok dışında ve fazlasıyla marjinal bir çizgideyiz, ama öyle olmadığına inanıp içimizi rahatlatıyoruz.

 Şimdi sormak isterim tüm bu haddimi aşan terbiyesizliklerimden sonra, hayatımızın yüzde kaçı gerçek ? Tüm bu anlatılan genel mide bulandırıcı şeyleri bir kenara bıraksak aslında esas soru şu, siz ne kadar gerçeksiniz ? Yaşamak istediğiniz hayat bu muydu ? Evlenmek istediğiniz adam o muydu ? Çalışmak istediğiniz iş şu muydu ? Genel yaşam çarpıklığından bireysel olarak bizim çarpıklığımıza da değinmeden bu mide bulantısı geçmeyecektir. Şimdi de genel çarpıklıklardan, daha belki daha zararsız olan ama bize hayal kurmayı unutturan dayatmalar ve bireysel yalanlarımıza geçiyoruz, hala okumaya devam edebiliyorsanız tabi.

 Doğumumuz ve varoluş gerçeğimize ilk satırlarda değindik, tekrarlamaya gerek yok. Belirli rastlantısallıklar, güdülenmeler veya olası mantıklı seçimlerimizle bugünlere ulaştık. Tahminime göre genç veya orta yaşlı kategorisine girebilecek  birisiniz ve size can alıcı soruyu sormak istiyorum tekrar, tabi kendime de tüm dürüstlüğümle ; mutlu muyuz ? Olmak istediğimiz şey bu muydu ? Kendimizi kandırmadan gerçekçi bir saptama yapmamız gerekiyor ki büyük olasılıkla ne mutluyuz ne de olmak istediğimiz kişi buydu. Daha da kötüsü hayatın ve benliğimizin zamanla iyileşeceğine dair umutlarımız da gitgide azalmakta. Örneğin ÖSYM sistemiyle yerleştirildiğimiz, okuduğumuz, bitirdiğimiz bölümler gerçekten istediklerimiz miydi ? Hayır. Muhtemelen Maliye, İşletme, Ekonomi, İkitisat, Mühendislik vb bir şeyler okuyoruz ve bu bölümü kazanmadan önce hakkında pek bir fikrimiz bile yoktu çünkü bunun olmasına imkan verecek bir reformist eğitim süzgecinden geçmedik. Küçükken harika keman çalan o kız şu an KPSS’ye hazırlarak patronunun tacizleri, susmayan telefonlar ve evrak yığınları arasında 1500 TL  aylık gelir karşılığı hayatının 8 saatini kapital düzenin müptelası bir şirkete satmaya uğraşıyor maalesef. Ya da  küçüklük hayali resim yapmak olan o oğlan patronun azarlarına boyun eğmeyi göze alarak herhangi bir işe girebilmek için hayatını bile kenara koyabilecek bir motivasyona ulaşmış durumda. Gençliğinde vizyoner bir yönetici olma hayali kuran  o adam ise  zevksiz takım elbisesi, dökük saçları, kalınlaşmış göbeği ve gitgide bozulan gözleriyle her dakika ölüme bir adım daha yaklaşıyor, farkında bile değil. Dökülen saçlarımız değil, hayallerimiz . Bozulan gözlerimiz değil benliğimiz. Kalınlaşan ve büyüyen göbeğimiz değil, hayatın zorluğuna ve yalanlarına olan inancımız aslında. Ve hayatımızın bir sonraki aşamasındaki bizim için  biçilmiş role de bir göz atalım gelmişken. Özetle ; okul bitmiş ve bir iş bulunmuşsa artık evlenilecek bir eş bulmak elzemdir. Tam da bu dönemde sosyal medya vasıtasıyla mutluluk resimleri etiketlenir, iş ve çalışma bölümüne çalışılan şirket adları gururla yazılır ve ne hikmetse bu resimlerin ve etiketlerin hepsinde gülünüyordur, kusur yoktur, eleştiri ve mutsuzluk yoktur. Tabi durum böyle sanılmasın, psikolojik bir gerçekten yola çıkıp bir analiz yaparsak insanlar ne kadar dış görünüş ve gösterişe meraklıysa ve bu pozları teşhir ediyorsa, aynı oranda mutsuz, düşkün, yılgın ve bitkinlerdir. Bu gösteriş kahkahalarının, etiketlerin, şövanizmin altında bolca gözyaşı ve kompleks yatmaktadır. Gelişen teknoloji de bu komplekslerin bastırılmasına bir nebze olanak sağlamıştır hepsi bu. Yani bu kendini mutlu sanan bireyler aslında ağlamaya, mutsuzluğu ve düşkünlüğe, gerçekleri görüp eleştiri getirebilenlere göre daha düşkündürler ve bağımlıdırlar, sadece çaktırmazlar, saklarlar bu durumu hepsi bu. Neyse devam ediyoruz senaryomuza, ailelerin ve toplumun onayı alınarak helal süt emmiş kızlar ve erkekler bulunur ve evlendirilir. İki yabancı aile birbirine kaynaştırılır. Evlilik töreninden cenazeye kadar tüm süreç önceden tasarlanmıştır. Yeni alınan ev,  bir sürü gereksiz eşya, çeyiz, mobilya vb argümanla zevkten ve yalınlıktan uzak bir şekilde doldurulur. Sonra damat ve geline bu alınan eşyaların taksitleri devredilir. Bu iki figür sabah demez akşam demez bir bok olacakmış gibi sevmedikleri işlerde çalışır, saç baş döker ama seslerini çıkarmazlar. Sonra yine aile ve toplum( Hatta bazı başbakanlar bile) çocuk yapmanın gerekliliğinden bahseder ve damatla gelinin çiftleşme mevsimi gelir. ( İnsan teorik olarak çiftleşmelerini dönemsel ve mevsimsel yapmayan yegane canlıdır, ama geleneksel aile ve toplum olgusu bu doğal döngüyü bile bozabilmiştir.) Sonra çocuk olur, çocuğun bezi olur, okulunun taksidi olur ve onlarda çok çalışarak ödenir. Bu süreçte kimsenin hiçbirşeye itirazı yoktur çünkü herkes şu kodlamalarla büyütülmüştür ; ‘aza tamah etmeyen coğu bulamaz’, ‘cefa çelikmeden sefa sürülmez,’ söz gümüşse sukut altındır ‘vs vs. Sonuç itibariyle gelişi sürekli geciken sefa bir türlü gelmez ama yaş 60- 65’ e gelir. Sürpriz, ölme vakti geldi ! Bunca stres, yılgınlık ve yersiz mücadele sonucu iflas eden vücüt artık dayanamayacak noktaya gelir. Ve başlangıçta tasarlanan şekilde ilerleyen acılarla, birey ölür, toprak olur, bir nevi intihardır aslında bu. Geriye bıraktığı bir eser veya düş kalmaz. Sıradan hayatlar yaşayan milyonlarcası gibi kültürden kültüre değişmekle birlikte genelde helva yapıp yenilerek bu ölüm sembolleştirilir. Klasik hayat algısı ve senaryosu budur, bizlerde bu filmin figüranlarıyız.

 Şimdi adım gibi biliyorum ki hala direnenler ve ‘Hadi canım ben ne kadar mutluyum, hayatımda her şey harika gidiyor, gittiğim mekanları profilimden ‘check in’ yapıyorum, geziyorum tozuyorum, işim var gücüm var, gülücüklü gösterişli fotolarım var ‘ vs diyerek hipnotik uykularına toz kondurmayanlar olacak.  Hatta ‘Asıl sen mutsuzsun baksana’ falan da diyen olur mutlaka. Ama bir dakika durup düşünmek lazım, biz milyonlarca kez denenmiş ve başarıya ulaşmamış anlayışlarla mı hayatımızı yaşayacağız. Arkasına saklandığın küçücük maaşın, yalanların ya da  edindiğin birkaç mülk mü seni haklı çıkarıyor. Hala ‘çok çalışmak lazım’, ‘hayat zor’, ‘hadi be sende saçmalama’ diyorsak eğer ve bu kısır döngüye sokuyorsak kendimizi bu sıradanlığı kutsadığımızın resmidir. İnsan kendi benliği ve vizyonuyla bulamadığı yolu başkalarının dayatmaları ve yalanlarıyla nasıl bulabilir. Adeta ölmek için  hazırlanan bir yaşam algısıyla nereye kadar devam edilebilir. Dünyanın tüm güzellikleri, mucizesi ve bereketi karşısında bana sunduğun donelerin ne hükmü ne ağırlığı kalabilir. Trilyonlarca doların döndüğü bir makro ekonomi de kim seni kazandığın 1000 TL cik  ile mutlu edecek kadar düşürebildi, muhtaç edebildi ?  Doğuştan hak ettiğin ve yönlendirdiğin yaşama algını kimlere niçin devrettin sattın ? Bu gezegende var olman bile tüm Dünya’yı ve hayalleri hak ettiğinin kanıtıyken bu yalanlara ve saçmalıklara nasıl tahammül edebiliyoruz hala ?

Son Olarak, Ne Yapmalı ? ;

Sadece eleştirmek ve gerçekleri görebilmek bile vücudumuzu hafifletiyor, bizim  algımızı yükseltiyor, sadece aklı selim bir eleştiri yapabilmenin bile çok anlamlı ve yeterli olabileceğini düşünüyorum. Zaten kimsenin elinde sihirli bir değnek olmadığı gibi benim elimde de böyle bir şey yok elbette. Ama küçük önerilerim var. Kaygı, korku, kompleks, şüphe gibi duyguları içimizden atabiliriz. ‘Kim ne der halime’ gibi vasat bir düşüncenin aksine cesurca doğruyu arayabiliriz. Toplulukların bizleri de kendi içlerine çekmek ve aynı hüzünlü şarkıları bizlerle birlikte söylemek istedikleri bir gerçek, yine de bu koyun sürüsüne katılmamak bizim ellerimizde. Uğradığımız tüm haksızlıklara muhalif olabilir onları yok edebilir hatta onlarla dalga geçebiliriz. Hiç bir şey için vücudumuzu veya beynimizi hırpalayıp zamanımızı ve ömrümüzü sevmediğimiz şeylerle harcamaya gerek yok. Bu gezegene gelmiş olmamız, bütün kaynakların, bütün bolluğun, sevginin ve iyi duyguların üzerinde hakkımız olduğunun en önemli kanıtıdır, evrenin güzelliklerini alabilmek için ömrümüzü sefalet içinde çalışarak geçirerek bir şeyler kanıtlamak zorunda değiliz. Düşlemekten, idealist olmaktan korkmadan hayallerimiz ve yapmak istediklerimiz doğrultusunda ilerleyebileceğimizi düşünüyorum. Zaten kaygı, korku gibi kavramlarla mücadele edip yok edince ve varlığınızı karşılıksız sevinde başka bir vizyon ve yaşam tasarlamaya başladınız demektir. Daha az yemek yiyerek vücut hantallığından kurtulabiliriz, böylece bize inandırılan ‘ açlık ve ölüm’ kavramlarını da başkaldırmış olabiliriz. Evimizin her yerini gereksiz eşyalarla kaplamak yerine daha ferah ortamlarda ve daha yalın ve net bir yaşam algısı oluşturabilirz. Yürüyüş, koşu gibi aktivitelerle doğayla ve Dünya ile iç içe bir disipline kayabiliriz. Daha çok uyku, daha çok yemek, daha çok hüzün ve yalanla yoğurulmuş hayatlarımızın bir yere varacağı yok. İnsanın içsel bir dönüşüm ile her şeyi yineleyebileceğini sonuna kadar savunuyorum. Tüm olumsuzlukların, yalanların farkında olarak ama asla onlara ait olmayarak gerçekçi olumlamalar yapabiliriz.

Sürüden ayrı, yalanlardan ve tabulardan uzak, liderlik vizyonu olan, gerçekten mutlu bir hayat dilerim.
Şu an ne yapıyorsun nelerle uğraşıyorsun ( Hani 'okulda bitti bitecek hayatın ne yöne gidiyor' falan şeklinde  sorulan imalı sorular bunlar, muhtemelen sizler de sürekli karşılaşıyorsunuz bu ve benzeri sorularla.)  diye soranlara cevabım ; ‘ Hayatımın 23. Yılını tüm şevkiyle yaşıyorum, nefes alıyorum, yürüyorum, içiyorum, geziyorum, tanıyorum, gün batımını izliyorum, denizi izliyorum. Merak ettiğiniz başka birşey var mı ? ‘ oluyor. Bu felsefeyi size de öneririm.

Zira yaşamaktan ve nefes almaktan daha gerçek, daha gösterişli ve daha önemli ne işimiz olabilir ki ?



Sevgiler,

Nevzat Onur Çapalov




                                               




'' Gerçeklerin ağırlığı omuzlarına çöküp dizlerini aşındırmaya başladığında yalanlara ihtiyaç duyarsın. Ama üzgünüm, yalanlara inanmak hiçbir gerçeği yalan yapmayacak.''  

'' Hepimiz aynı televizyon programlarıyla büyüdük. Sanki hepimize aynı suni hafıza taklımış... Hepimizin belli başlı hedefleri aynı. Hepimizin korkuları aynı. Gelecek parlak değil... Çok yakında aynı anda aynı şeyleri düşünmeye başlayacağız Mükemmel bir uyum içinde olacağız. Senkronize. Birleşmiş. Eşit. Kati. Karınclar gibi. Böcekler gibi. Koyunlar gibi.''

Chuck Palahniuk - Gösteri Peygamberi








'' Sıradan bir insan küçük bir apartman dairesine sahip olmayı düşlerken, bir başkası sahilde bir villa düşleyebilir, ama Versailles Sarayı'nı ancak bir kral düşleyebilir. ''          


Stefano D'anna

Hiç yorum yok: