Hürriyet

8 Şubat 2012 Çarşamba

Yetişmiş Dindar Nesiller


 Malumunuz Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ne dese olay oluyor. Geçen hafta da ‘’ muhafazakar ve dindar bir nesil yetiştirmek istiyoruz ‘’ diyerek yine gündem yaratmış ve bu paralelde tüm Türkiye gibi bizi de düşünmeye sevk etmiştir kendileri. Birtakım derin düşünceler sonucunda aklıma şu soru geldi : 1950’li yıllardan beri bu ülkeyi kimler yönetti, ve bu yöneticilerin din ve muhafazakarlık algısı neydi ? Evet bu ülkede insanların din özgürlüğünün kısıtlandığı otoriter dönemler ne yazık ki yaşandı, darbelerle ve devlet eliyle dinden soğutma çabalarına aşikarız ve her zaman karşısındayız fakat  bu durumun tersi hiç mi olmadı ? Devlet eliyle dinsel dayatmalar yoluyla insanların beyni hiç mi yıkanmadı, sırf farklı mezhep veya dinden oldukları veya dinsiz oldukları için dışlanan kişiler hiç mi acı çekmedi. Bu yazıda dindar ve muhafazakar algıyla yetişmiş olan nesillerin bıraktığı Türkiye mirasına göz atacağız.

  Türk siyaset tarihine bakarsak ilk olarak Atatürk ve İsmet İnönü hükmünde geçen tek partili dönemi görürüz . Kişisel olarak Atatürk ve tek partili dönemin de eleştirilecek çok yönü olduğunu, ittihatçı anlayışın yansımalarının ve otoriter eğilimlerin bu döneme damga vurmasının üzücü olduğunu, tüm tarihimizle olduğu gibi bu dönemle de elbette yüzleşilebileceğini düşünüyorum. ( Tabi o dönemin algısıyla yapılan, anakronik olmayan bir yüzleşme kastettiğim. 1930’lardan üst düzey özgürlükçü akımlar beklenemeyeceğinin tarihsel bir gerçeklik olduğu muhakkak.) Zaten diğer yazılarımda da bu konulara değindim, ama şimdi Başbakan’ın ‘dindar nesillerine’ dönüp bu yersiz etkiye sağlam bir tepki vermenin zamanıdır diye düşünüyorum. Türk Siyaset Tarihi’nin dindar nesillerinin ve yöneticilerinin bıraktığı mirastır bu yazı kısaca özetlersem.

 Çok partili dönemden alıp Türk Siyasi Tarihi’ne göz atarsak ; 1950- 1960 yılları arasını Adnan Menderes, 1965-1980 arasını Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, 1980 sonrasını Kenan Evren,Turgut Özal, Süleyman Demirel ve 1990 sonrasını Tansu Çiller, Necmettin Erbakan, Mesut Yılmaz, Alparslan Türkeş etkisi altında geçirdiğimizi söyleyebiliriz ağırlıklı olarak. Ve dikkatle baktığımızda özellikle Erbakan, Menderes, Türkeş, Çiller, Özal etkilerinin siyasal çizgisinin dine ve cemaatlere ne kadar yakın olduğunu çok net görürüz. Peki Başbakanın bu dindarlık çıkışının sebebi nedir, zaten dindar ve muhafazakar çizgide siyaset yapan nesiller bizi bugünlere taşımadı mı ? Din gibi mukaddes olan ve kişiden kişiye değişen önemli bir değeri durmadan siyaset içinde deforme etmek mantıklı bir şey mi ?

Şimdi yukarıda bahsettiğimiz liderlerin bıraktığı mirasa detaylı göz atalım ;


Adnan Menderes :     Siyaset macerası CHP ile başlamıştır. Aydınlı bir toprak zengini olan Menderes 1945 yılında muhalif olması gerekçesiyle CHP’den ihraç edilip yeni bir akım oluşumuna katılmış ve Demokrat Parti saflarına katılmıştır. 1946 yılında yapılan seçimlerde ( Birçok usülsüzlüğün olduğunu ve adil bir seçim olmadığını belirtmeli, Demokrat Parti’ye yapılan haksızlığı tespit etmeliyiz bu noktada.) büyük bir başarı elde edilememiştir. 1950 yılında yapılan seçimlerde Başbakan olmuştur. Kapalı ve kendi içinde kalan devleti dışa açma ve geliştirme politikalarına girişmiştir. Marshall Planı ve Truman Doktrini etkileriyle değişen şartlar Türkiye’yi serbest piyasa ekonomisi, liberalizm, kapital düzene uygun sınıfsal ayrımlarını oluşturma ekseninde batıya kaydırmıştır. Devlet eliyle ekonomi yaratma modelinden vazgeçilip tam olarak tanımına uymasa da bir burjuvazi yaratılmaya çalışıldığı süreçtir kısacası bu dönem.

 Menderes’in ilk icraatlarından biri de Nato’ya üye olabilmek ve Batı Dünyası’na yaranabilmek için Kore’ye asker gönderme kararını mecliste partisine aldırmasıdır. Kısaca batıya yaranacağız derken bizi ilgilendirmeyen bir savaşın içinde şehit olmuş ve ne kadar militer olabildiğimizi batıya ispatlamaya çalışmışızdır Menderes ve kurmayları sayesinde. 1957’ ye kadar olumlu birtakım gelişmelerin olduğunu da yadsıyamayız, serbest piyasa, dış destek gibi kavramlar bir sermaye akışı yaratmış, ülke için yararlı yatırımlar da yapılmıştır ancak tüm bu yönelim,ne yazık ki batı hegemonyasında bir Türkiye’ye gidişin başlangıcı da olmuştur.

 Menderes’in sosyal ve kültürel mirası ise hiç iç açıcı verilere sahip değildir. Tahkikat komisyonlarıyla tüm ülkede sivil dikta ve faşizan bir baskı ortamı oluşturulmuş, basın ve yayın iktidar güdümüne girmiş, CHP milletvekilleri bile haksız yargılanmalar sonucu ceza almaya başlamış, kısaca antidemokratik ne kadar argüman varsa hükümet lehine uygulanmıştır. Siyasetin ve İslam dininin de ilk kez siyaseten kullanılmaya başladığı dönem bu dönemlerdir. Menderes’in her fırsatta din algısını belirtmesi hatta Said-i Nursi’yi öven retorikler geliştirmesi, elini öpen fotoğrafları yayınlatması bu güdümün kanıtı sayılabilir bu dönem için. Ayrıca azınlıklar ve muhalifler üzerinde kurulan baskı 6-7 Eylül olaylarıyla patlak vermiş ve Türk Siyaset Tarihi'nin en kanlı sayfalarından biri Menderes ve Demokrat Partinin mürekkebi ile yazılmıştır. Özellikle Rum azınlıkların ev, mülk, eşya ve ibadethanelerine saldırı şeklinde gelişen bu olayların altında hükümetin ve askeriyenin kışkırtması ve sorumluluğu olduğu tarihi bir gerçekliktir. Dindar ve muhafazakar Demokrat Parti’nin anti demokrat mirasını böyle anıyoruz ve özetliyoruz maalesef. ( Tabi bu kanıya varmam 1960 darbesinin bir başbakanı katletmesini onayladığım anlamına gelmesin. Türkiye Siyaset Tarihi’nin en kanlı utanç kaynaklarının 60,71 ve 80 darbeleri olduğunu da söylemek gerekir, o mevzu başka bir yazı konusudur.)

 



Süleyman Demirel : 1960 darbesi de her darbe gibi demokrasiye aykırı, haklı bir sebebe oturtulması zor ve vahşi bir darbeydi. Bakanlarını ve Başbakanını asan bir ülke imajı yaratmasıyla birlikte Yassıada yargılamaları da tam bir hukuk skandalıydı. Ancak 1961 Anayası’nın iyi yönleri olduğu, özgürlüklere ve örgütlenmelere yardımcı olduğu da görmeliyiz. Henüz ekonomik sınıflarını yaratamamış bir toplum için  örgütlenme, sendikalaşma ve özgürlük gibi alanlar  yararlı bir gelişime kısmen de olsa katkıda bulunmuştur.
 Tam da bu dönemlerde DSİ’ de mühendislik yapan ve Demokrat Parti döneminde keşfedilen Demirel sahneye çıkmaya hazırlanıyordu. 1965 yılında Demokrat Parti’nin devamı olarak da nitelenebilen Adalet Partisi Demirel önderliğinde seçimleri kazandı ve Demirel Başbakan oldu. Kaynağını yeni anayasadan ve genel Dünya durumundan alan örgütlü ve sınıfsal sol eylemler de bu dönemde arttı. Muhafazakar, dindar lider imajını Demirel’de de görebiliriz. Aslında Demokrat Parti dönemi uygulamaların benzer reflekslerle aynı şekilde sürdürüldüğünü ve farklı seslerin susturulup dinin seçimler ve iktidar için bir araç olarak kullanıldığını yine gözlemleyebiliyoruz. Sol bloğa karşı gelişen şiddet olaylarına seyirci kalındığını, ekonomik darboğazın 60 'ların sonunda arttığını ve sürecin  12 Mart  1971 muhtırasıyla acı bir şekilde sonlandığı ve Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan gibi değerlerin asılıp ve durumun bir nevi 1960’ların intikamının alındığı bir tabloya dönüştüğü aşikar. Demirel seçim meydanlarındaki proaktif kişiliğini antidemokratik girişimler karşısında gösteremeyip, orduya karşı sessiz kalarak, sol eylemleri tehdit olarak algılayıp sol bloğu savaşılması gereken bir düşman olarak görerek, tarihe adını bu şekilde yazdırmış bir muhafazakar- demokrat-dindar neslin tezahürüdür. Ayrıca 1978 Kahramanmaraş Olayları’nın da Demirel, Türkeş, Erbakan gibi dini siyasete alet eden liderlerin yarattıkları düşman algısı ve mezhep çatışmasıyla alevlendiği söylenebilir. Alevi- Sünni çatışmasının bir yansıması olan bu talihsiz olay bir benzerini de Sivas’ta 1990' larda yineleyecektir. Kısacası bu miras yavaş yavaş öğrenilmiş çaresizliğe dönüşmekteydi ve din konusu siyaseten ön plana çıktıkça, ülke içindeki nifak tohumları da artmaktaydı bu kara dönemde de.




Turgut Özal : Dikkat ederseniz hükümetler arasında pek bir fark olmadığı gibi askeri kanatta da değişen bir şey olmuyor  tarih ilerledikçe. Aynı saçma ve zorlama metodlar, aynı öğrenilmiş çaresizlik yine esir alıyor ülkeyi. Bu sefer de kafamıza inen balyozla, 1980 darbesiyle başlıyoruz söze. 1980 Kenan Evren darbesiyle başlayan süreç sözde demokratikleşerek 1983’te genel seçime kadar uzandı. Özal bu seçimlerden partisi Anavatan ile birinci olarak çıktı ve Başbakan oldu. Aslında Özal çok önce, 1970’lerin sonunda tarihi 24 Ocak Ekonomik Kararları’yla hayatımıza girmişti. Demirel’in  keşfettiği iyi bir bürokrat olan Özal’a böylece siyaset yolu açılmıştı. 24 Ocak kararlarıyla IMF ve dış sermayeye bağımlı, küresel kapitalizme karşı teslimiyetçi, dış sermaye ve dış ticarette sömürülen bir anlayışın tohumları atılmış ve kendi Başbakanlığı döneminde bu politikalar en üst noktaya ulaştırılmıştır.  Bu ekonomik model ve serbestleşme her ne kadar  teknolojik ve yapısal bir dönüşümü sağlamış  olsa da bu dönüşümün uzun vadede ne  kadar yararlı olduğu tartışmalıdır.

 Özal döneminde de sivil dikta ve muhaliflere karşı baskının arttığını söyleyebiliriz. Tıpkı Menderes ve Demirel dönemlerindeki gibi farklı olan, muhalif olan ve aykırı olan herkes ve herşey susturulmuş,dönüştürülmüş ve törpülenmiştir.

 Özal 12 Eylül faşizan etkilerini sivil platformda arttırarak sürdürmüş bir liderdir. Çıkardığı ‘Polis Yasası’ ile militer kuvvetlere gereğinden fazla yetkiler vermiş ve polisleri arama ve sorgulama konusunda üst düzey yetkilerle donatmıştır.‘Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu’ ile tüm sosyal ve kültürel alanları, yazarları, düşünürleri bloke etmiş ve özgürlükleri kısıtlamıştır. Bahsi geçen bu deli saçması mevzuat yüzünden hala günümüzde bile kitap yazarları yargılanmaktadır ve bu utanç maddeleri Türkiye’nin yüzkaraları olmaya devam etmektedir.1989 yılına dek 3000 gazeteci ve 300 yayın organı genel ahlak ve din algısına uygun yayın yapmadıkları veya muhalif oldukları gerekçesiyle yargılanmıştır.

 Özal döneminin bir diğer özelliği de terör olaylarının ve PKK gerçeğinin Türkiye gündemine tam anlamıyla yerleşmesi olmuştur.  

 Özal aynı dönemde anayasının 141,142 ve 163 üncü maddelerini değiştirerek şeriat eylemlerine ve dinci eylemlere serbestlik kazandırmıştır. Bir yandan insanların özgürlüğü adı altında  bu eylem yapılırken diğer yandan aynı maddelere ‘sol tehlike’ karşısında opsiyon ve geçerlilik sağlamış, hukuk  Özal'ın kendi inancı ve ideolojisi doğrultusunda değiştirilmiştir. Böylece sol akımların en küçük eylemleri suç sayılırken, şeriat ve tarikat yapılanmaları buldukları uygun ortamın etkisiyle yayılmalarına devlet eliyle izin verilmiştir. Bu anlayış ve konjonkturün doğal sonucu olarak ( ve tabi kontrgerilla yapılanmaları, Ergenekon vs derin devlet oluşumlarının da katkılarıyla) Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı( ve daha nicesi ) gibi Atatürkçü muhalif  yazarlar ve düşünürler katledilmişlerdir. Bu katli yapanlar kadar bu katle ön ayak olan iktidarlar da sorumluluk sahibidir.

 Oğlunun TV kanalı kurması için anayasaya aykırı olarak yabancı bir link’i devlet imkanlarını kullanarak Türkiye’ye aktarması ve yayın yaptırması da ilginç durumlarından birisidir. Bu olay üzerine ‘Anayasa bir kez delinmekle bozulmaz’ şeklinde bir profil çizmiş, hukuksuz ve illegal gelişim konusunda tüm fırsatçı Türkiye vatandaşları için pragmatik bir rol model olmuştur.

 ‘Benim memurum işini bilir.’ ‘Ben müslümanın zenginini severim.’ Her mahallede bir milyoner yaratacağız.’ Gibi sıra dışı söylemleri de olan bu kendine özgü kişilik, hem dindar, hem dinci, hem de muhafazakar  demokrat nesillerin mirasına büyük katkı yapmıştır. Rahmetle anıyoruz  tabi ki ama maalesef iyi niyetlerle  ve şükranla anamıyoruz kendisini.

 


Necmettin Erbakan – Tansu Çiller :  Bu ikili de bu ülke için bulunmaz cevherler olmuştur kuşkusuz. Bu süper ikiliyi ayrı ayrı ele almak gerekirdi( Özellikle Tansu Çiller’in bir kült olduğunu, üstüne psikoloji tezi yazılabileceğini düşünüyorum kişisel olarak) ama yazıyı çok uzattığım farkındayım ve kısa geçmek zorundayım. Özal’ın ölümü, Demirel’in Çankaya Köşkü’ne çıkması sonucu DYP kongresini kazanan ve halk için, tüm Türkiye kadınları için umut olması beklenen Çiller maalesef umuttan ziyade kabus olmuştur. Tarihin en ağır ekonomik krizlerinden birini ekonomi profesörü bir bakan ve başbakan döneminde yaşatması( 1994 Krizi) da bizlere yaptığı ironik bir şakadan ibaret olsa gerek. Çiller dönemini kısaca ; ekonomik krizler ve darboğazlar, eksileri artılarını aşan bir Gümrük Birliği Antlaşması, faili meçhul cinayetler dönemi, siyasal islamın yaygınlaşması, Kardak Krizi, Civangate ve Parsadan Skandalları, Susurluk Skandalı ve Kazası, Çiller Ailesi'nin açıklanamaz mal varlıkları ve Amerika'daki mülkleri, Çiller tarafından  kırılan potlar ve yine Çiller tarafından kurulamayan eksik kalan cümleler, Alaattin Çakıcı, Mahmut Yıldırım, Sedat Peker ve benzeri muhterem şahıslarla yakın ilişkiler, herkese bir ev bir araba deyip başlatılan ama sonu bir türlü gelmeyen kampanyalar, Mehmet Ağar gibi maşalarla Devletin içine sızmalar ve karmakarışık ilişkilerde bulunmalar ve mafya babalarının milletvekili olduğu karanlık dönemler olarak nitelendirebiliriz. Bütün seçim propagandasını 'Refah ve irtica tehditi var' tezi üzerine kurup sonra iktidar  ve başbakanlık hırsıyla Erbakan ile Refahyol hükümetini kurması da bir başka tutarsızlıktı. Bu hükümet Çiller ve ailesi hakkındaki mal varlığı ve benzeri gensoru önergelerini reddedip düşürmek ve siyasal islamı biraz daha arttırmak dışında somut hiç bir işe yaramamıştır.


 Gelelim bir diğer renkli figüre Necmettin Erbakan hocaya. İTÜ’de not rekorlarına imza atan parlak bir mühendislik öğrencisi ve sonrasında akademisyenken, siyasete atılmış ama aynı parlaklığı maalesef siyasette gösterememiştir. Refahyol hükümetinin Başbakanı olan Erbakan dine ve cemaatlere yakın kişiliğiyle ve şeraite kadar varan özlemleriyle Türkiye Tarihinin en sert ikliminin yaşanmasına neden olan liderlerindendir. Kazandığı büyükşehir belediyeleriyle ve 1995 genel seçimi zaferiyle kadrolaşma, İslami algıyı yaygınlaştırma, tarikat ve cemaat özlemlerini filizlendirme gibi bir çok yola girmiş ve kısmen başarılı da olmuştur.

 Şu anki Başbakan’ımız Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanlığını kazanmasının ertesi günü meclis toplantısını Fatiha okuyarak açmaya çalışması simgesel bir savaşın başladığının kanıtıydı. Aynı Erdoğan o dönemde Taksim’e büyük bir cami yapmanın gerekliliğinden ve Bale denen sanat dalının gereksizliğinden söz etmiş, ‘ Bale yapanların nelerini ortaya koydukları meydanda, kültürümüze uygun değil’ demiştir ve bir dönem İstanbul’da belirli bölgelerde klasik müzik ve bale etkinliklerini yasaklamıştır.( Sonra yine bu Erdoğan gömleğini değiştirmiştir kendi itirafına göre.) Aynı dönemde Şevki Yılmaz, Şevket Kazan, Oğuzhan Asiltürk gibi Refah partisi önde gelenleri de Atatürk ve rejimle bir hesapları olduklarını ve toplumu kendi kuralları ve inanışları kapsamında şekillendireceklerini beyan etmişlerdir.


 Tüm bu karmaşık dönemde sayamadığım bir çok etki ve kişi de mevcut haliyle. Mesut Yılmaz, Devlet Bahçeli, Bülent Ecevit, Erdal İnönü  ( Bülent Ecevit ve Erdal İnönü’ yü diğerlerinden ayırmak lazım kuşkusuz. Aynı kefeye konamazlar, yanlışları olsa da belli doğruları layıkiyle yapmış vizyoner liderlerdir, saygı duyuyorum bu iki figüre  hepsinden çok.),  Deniz Baykal ve nicesi gibi.

 Özetlemem gerekiyor artık, kısaca demek istediğim şu ki Başbakan’ın ‘dindar nesiller yetiştiriyoruz’ çıkışı yersiz ve mantıksız. Geçmişimiz dindar, muhafazakar nesillerle ve liderlerle dolu zaten. Elbette bir Başbakan’ın bir kişinin veya bireyin dindar olması veya olmaması kimseyi ilgilendirmez, bir Başbakan dindar olabilir. Fakat mukaddes bir duygu ve bakış olan din kavramı stratejik olarak devletin güdümüne niye girsin ki ? Cumhuriyetimizin kuruluş paradigmasından referans alarak laik, Atatürkçü nesiller yetiştirmeye uğraşan ve toplum mühendisliği yaratan devlet baskısı, otoritesi ve argümanlarına ne kadar karşıysam dindar veya muhafazakar nesillerin devlet eliyle yetiştirilmesi tezine de  o kadar karşıyım. Türkiye gençliği ve çocukları devletten veya başbakanlardan hakça paylaşım talep ediyor, adil yargı talep ediyor, gelir eşitsizliğine son verilmesini talep ediyor, babalarının maaşlarına zam yapılmasını talep ediyor, kültürel faaliyetlerin arttırılmasını talep ediyor. Türkiye Gençliği başbakanlarından mutlu ve kaygısız bir hayat sürüp sevgi içinde büyüyebileceği ideal ve özgür bir ortam yaratılmasını bekliyor, dinine veya dinsizliğine karışılmasını değil. Devlet taraf tutamaz, pozisyon alamaz ve bu yüzyılda artık hiçbir ferdini dışlayamaz. Ataiste de, deistde de, hristiyana da, müslümana da, dindara da, laik olana da aynı mesafede durup adilce yaklaşması gerekiyor. Bir dindarın ibadet edememesi kadar, dindar olmayan birinin yaşam alanının kısıtlanıyor olması ve toplumdan dışlanması da  devletin çözmesi gereken bir sorun.  Çünkü devlet kavramı vatandaşlarını tercihleri ne olursa olsun mutlu etmek için var, vatandaşa veya gencine efendilik yapmak için değil. Bir dönemin laik insan yaratma projesini ve devamındaki fiyaskoyu gördük. Dindar ve muhafazakar Başbakanların ve anlayışların yıllarca ülkenin içine edişini de çok net gördük. Din adı altında militanlaştırılıp birbirine kırdırılan kitleleri de gördük. Artık aynı öğrenilmiş çaresizlikleri ve baskıları yaşamak istemiyoruz.

 60 yıldır bu ülkeyi genel olarak siyasal İslam ve muhafazakar çizgiye yakın partiler yönetiyor ve ortaya çıkan sonuç : gelir adaletsizliği, çarpık kentleşme, mafya, devlet, şeriat, aşiret ilişkileri ve gelişmekte olan ülkeler kategorisinde bulunan fakat bir türlü bu gelişmeyi tamamlayamayan bir ülke.

 Tüm bunların üstüne şimdi senden tek dileğim var Sayın Başbakanım ; senden bireysel olarak hiçbir talebim(ve umudum) yokken beni istediğin doğrultuya evirmeye çalışman nasıl bir bilinçaltının tezahürüdür ?

 Sen ve adaletsiz kalkınan tüm türevlerin, cemaatin, tarikatin, başımızda gölge etmeyin yeter. Bu gençlik sizsiz de yolunu bulacaktır. Özgür, bağımsız ve mutlu bir şekilde hem de.

Tüm tinercilere ve isyankarlara selam olsun, inadına !
















 Sevgiler,

Nevzat Onur Çapalov

Hiç yorum yok: