Hürriyet

16 Nisan 2012 Pazartesi

Boşluğun Metodolojisi


Güncel hayatımız da, siyasal hayatımız da kopukluklar  ve bunun yarattığı boşluklarla dolu. Kopma, ayrışma, bölünme ve benzer  terimler yüzeysel bir etimolojik bakışla bile kolayca anlaşılabileceği üzere bir karamsarlığı, zorlanmayı ve yokluk halini anımsatıyor hepimize. Anne rahminden ayrılış ne kadar zorsa, Dünya’nın soğuk yüzü nasıl her bebeği hayata ağlayarak başlamaya zorluyor ise, yetişkin bir bireyin yaşamaya alıştığı şehirden ayrılması da o kadar zor aslında. Okul çağına gelmiş bir çocuğun evden ayrılışı ve yaşadığı üzüntülü hal ile baba evinden ayrılan bir gelinin yaşadığı keder arasında da paralel bir bağlantı kurabiliyorum kolayca. Hayat kopuşlar, zorlanmalar ve yeni durumlara alışma çabalarıyla geçen bir süreç. İnsan psikolojisi açısından anne rahminin güvenli ortamından ayrılmak ne kadar zor ise, güncel şartlara uyum sağlamak yeni bir uyum süreci gerektiriyor ise, bir göçmen için de ülkesinden ayrılmaya zorlanıyor olmak aynı hisleri ve kederi hatırlatıyor olabilir. Verdiğim örneklerle anlatmak istediğim kısaca şu ; siyaset, sosyal hayat, psikoloji, felsefe ve gündelik insani hislerimiz aslında bir bütünü oluşturan kompakt parçalar. Toplum sosyolojisi ile insan psikoloji ayrı bilim ve araştırma dalları da olsa, günümüz trendleriyle her şeyi kategorileştirip ayrı ayrı ele almaya çalışıyor olsak ta, bütüne bakınca sır çözülüyor sanki. Her şey birbiriyle ilintili ve bağlantılı. Ben ise bu yazıda Devlet kavramının Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine, oradan da günümüze kadar geçirdiği zorlu, kopmalara ve boşluklarla dolu süreci ve günümüze etkilerini özetlemeye çalışacağım. Belki de ben de bu şekilde kendi içimdeki boşlukları doldurmaya çalışacağım kim bilir.

 Türkiye Cumhuriyeti’nin günümüz sosyolojik ve siyasal boşluklarından en temelinin devlet- insan, devlet-toplum ve devlet- birey kavramlarının arasındaki çelişkilerden kaynaklandığını düşünüyorum. ‘Devlet kavramı’, geçen yüzyıla hakim olan ve ülkemizi de büyük ölçüde etkileyen egemen doktrin ‘ulus- devlet paradigması’ ve ‘militer güç dengeleri’ ile bireyin varoluşu, özü ve sahip olması gereken özgürlükleri arasında derin çelişkilerin olduğu aşikar. Ayrıca bu çelişkilerin temellerinin Cumhuriyet denemesinden çok önce ilk yenileşme hareketlerinin başladığı 17. Yüzyıl Osmanlı ikliminde atıldığını ve bu gelişime mukavemet gösterenlerin elemine edildiğini belirtmeliyiz. Buna çok benzer bir diğer dönemi ‘Cumhuriyet Tarihi’ olarak isimlendiriyoruz. Kısacası tüm bu zorlanmalar ve belirli bir metodolojisi olan sistem kurma çabaları, kazandırdığı yenilikler yanında derin yaralar ve boşluklar da yarattı. Günümüzün artan toplumsal din değerini, cemaatlerin toplumdaki ve siyasetteki rolünü ve bireyin devlet kavramına alternatif olarak aradığı dayanakları anlayabilmemiz için resmin bütününe bakmak  daha sağlıklı bir tespit yapma olanağı sunacaktır. Bu paralelde geniş açıyla başladığım yazıyı spesifik olarak tüm bu anlatılanların günümüze etkisi ve yaratılan boşlukları dolduran ‘cemaat kavramı’ üzerine özetleyeceğim.

 Hepimiz merak ediyoruz, beğensek ya da nefret etsek de araştırıyoruz ; ‘Cemaat kavramı ne oldu da tüm ülkeye, sosyal ve siyasal hayata bu kadar etki yapabilir oldu ?’. Cevabı bulmak bence çok da zor değil. Cemaat kavramı, Devlet kavramının, Cumhuriyet Denemesinin yapamadığı yaptı, birey ile devlet arasındaki boşluğu doldurdu, hem de bunu din algısı gelişmiş bir toplumda kolaylıkla yaptı. Doğru veya yanlışlığı tartışılır olsa da, ne kadar etik olduğu şüpheli olsa da, hatta hukuku zorlar niteliklere sahip olsa da, bir ihtiyacı karşıladı. Cumhuriyet döneminin elitist ve tepeden inmeci anlayışı ve giderek sertleşen iklim önce Osmanlı birikimi ile sonra da halk ile bağların kopmasına veya zedelenmesine yol açtı. Temeli daha önce değindiğim gibi Osmanlı’nın ‘Nizam-ı Cedit’, ‘Tanzimat ve Islahat’, ‘Meşrutiyet’ ve benzeri yenilik adımlarına bağlı olarak başlayan ve gelişen bu zorlanma hareketi Cumhuriyet ve Mustafa Kemal idealizmi ile birleşince, yararlı ve gelişimci katkılar sağlamakla birlikte, büyük bir boşluk, güvensizlik ve kopma etkisi de yarattı. Cumhuriyet dönemi sermaye akışları, sınıfsal tabakaların oluşum teorileri, bürokratik elitizmin devletin ve halkın asli temsil merci olmaya yatkın roller ve eylemler üstlenme çabaları ile 1923 – 1945 dönemini ‘Halk için halka rağmen’ anlayışı ile özetleyebilir, ve bu bağ kopmasının resmini bu yolla net bir şekilde çizebiliriz. Bu kopuş ve sert iklimin yarattığı ve kaynağını Cumhuriyet öncesi dönemden alan diyalektik taraflar da, kopuş sonrası derinleşen iki ucu, yıllar boyunca daha da sivri ve uzlaşmaz formlara sokarak ülke sınırları içindeki sakin iklim hayalinin gerçekleşememesinde başrol oynadılar. Ülke hiyerarşik yapısını bir çembere benzetirsek çemberin merkezi ve çevresi arasındaki boşluk gitgide açıldı, bir uçurum halini aldı. Çevre ne zaman bu açığı kapamaya çalışırsa, bizzat devlet kontrolünde yapılan etkilerle bu haklı talep geri çevrildi, hatta bu geri çeviriş zaman zaman çok sert militer güç gösterilerine dönüştü. Böylece 1960 Darbesine kadar açığı kapamaya yönelik olarak gelişen ve 1945-1960 dönemini kapsayan demokratikleşme birikimi ordu darbesiyle yok edildi. ( Burada darbenin merkezindekilerin ve dönemin siyasilerinin de da birçok hatası olduğu belirtmeliyim, buna dair detaylar için ‘Dindar Nesiller’ yazısına bakabilirsiniz.) Benzer hak arayış birikimlerinin, sol birikimin, özgürlük taleplerinin ve gelişmeye çalışan demokratik taleplerin yine bizzat devlet eliyle ve zorla yok edildiğini 1971-1980-1998 dönemlerinde de açıkça görüyoruz. Kısacası halkının taleplerine soğuk bakan, despotik ve militer güçlerle beslenen devlet anlayışı ve yöneticileri, sağ veya sol görüş demeden, muhafazakar, milliyetçi veya Marksist ayrımına çok da takılmadan , dönemlerin şartlarına göre, farklı ses çıkaranları ve farklı sistemler talep edenleri susturmayı kendine görev edinmiştir. Ne zaman devletle birey arasındaki boşluk kapanmaya başlasa, çevre merkez olmaya yeltense ve ‘ benim de söyleyeceklerim var ’ dese, despotizme layık görüldü. Devlet ve yasa koyucular, veya benzer uzantıları, belirli kanditatif bakış açılarıyla toplumu şekillendirmeye çalıştılar ve görece başarılı da oldular. Bu eylemlerin tümü ve özellikle en büyüğü olan 1980 darbesi ise bu sürecin son halkası oldu. Apolitik, asosyal, entelektüel birikim arayışından uzak bir kitlenin tek sığınacağı alan olan ‘Devlet’ kavramı da bu anlayışla yok edildi, yaşamsal olarak sağlanan güven iklimi sosyolojik açıdan yerini güvensiz ve ortada kalmış kitlelerin yeni arayışlara başvurduğu bir iklime bıraktı. Rastlantı mıdır yoksa tüm bu süreç önceden programlanmış mıdır tartışmaya açık olmakla birlikte, aynı dönemce siyasal İslam ve tarikat- cemaat dönüşümlerinin de tamamlanması ve siyasi ve sosyal hayatımıza eklemlenmesiyle kafası karışık ve arayış içinde olan halk kitleleri, yılların verdiği bezginlik ve güçsüzlükle  cemaat ve tarikat hareketlerine geçmişte olduğundan daha fazla eğilim göstermeye başladılar.

 Bu çizdiğim genel despotik, militer devlet anlayışının bir diğer çıkmazı da şudur. Yıllarca zorla, baskıyla yetiştirilmiş nesillerin içinden çıkan ve demokratik hak talepleri olan görece özgürlükçü bireyler bile bilinçaltlarındaki despotizmden kurtulamıyorlar. Sonuçta gücü ele geçiren bu kesimler de onlara öğretilen sert anlayışlardan kurtulamayıp, yeri geldiğinde intikam duygusuyla yeri geldiğinde yılların kötü birikimiyle, yıllarca karşı çıktığı düzenin en mutlak savunucusu durumuna geçebiliyor. Ülkemizde son on yılda gerçekleşen değişimi ve kademeli olarak artan baskı ve şiddet ortamını bu temelde daha iyi anlayabileceğimizi düşünüyorum. Avrupa Birliği vizyonu, özgürlükler, demokrasi gibi vizyonlarla ortaya çıkan bir oluşumun, gücü ve kendisini durdurmaya çalışan etkileri yok ettiğinde, bilinçaltının dışavurumunun nasıl ortaya çıktığını ve yıllarca yaka silkilen anlayışlarla hesaplaşırken aslında nasıl gitgide savaştığı metaya dönüştüğünü tüm çıplaklığıyla izliyoruz. Çemberin içindeki genişleme ve yer kapma savaşı sürerken, çevre- merkez birbirleriyle savaşırken, geriye bireylerin ve toplumun zihninde bıraktıkları derin boşluklar ve kopuşmalar kalıyor. Sistem, kendi kendini yiyen ve yok eden iki kutbun savaşı ve bu savaştan yorgun düşen halk kitleleri olmak üzere sabit hızla dairesel bir harekete devam ediyor, yıllar hatta asırlar geçse de dönüp dönüp aynı noktaya geliyor. Bu da ülkenin temel çıkmazı ve çelişkisi sayılabilir kanımca.

 Son olarak genel tabloyu kısaca özetlersem, bizzat devletin eliyle yaratılan baskı ortamının sebep olduğu boşlukları günümüzde ‘ cemaat ’ kavramı dolduruyor. Cemaat devletten rol çalıyor, destekçilerine iş buluyor, kalacak yurt ve burs  veriyor. Ailelerinden yakın akrabalarına kadar ayrıcalıklar sağlıyor ve yılların soğuk devlet kavramına inat sıcak bir dayanak ve güvenilir bir liman profili çiziyor. İdeal bir bireysel güven, sağlıklı bir psikoloji ve paralelinde mantıklı bir sosyoloji geliştiremeyen ve genel olarak ulaşılabilir kaynaklara uzak kalmış kitleler de bireysel özgürlüklerini veya yaşam algılarını düşünmeksizin bu davete icap ediyor. Dolayısıyla bugünkü gelişmekte olan din bazlı konjonktüre, gelişen İslami sermayesel  ve sınıfsal harekete, toplumu infiale sürükleyebilecek baskı dönemi sonrası öfke kusma nöbetlerine hiç şaşırmıyorum. Soğuk devlet kavramıyla, orduyla ve eski siyasetçilerle hesaplaşmanın daha da öfkeli ve sert bir iklimde süreceğini öngörmek zor değil. Hele ki baştan beri aralarındaki soğukluğu ve rekabeti anlatmaya çalıştığımız geniş halk kitleleri- devlet ilişkisinin de belki de tarihimizde ilk defa bu kadar güçlü bir şekilde benzer hedefler ve idealara sahip olduklarını düşünürsek ( Elbette egemen iktidar güçleri ile devletin her alanında söz sahibi olmuş cemaat algısı tam olarak aynı fikirdedir diyemem, ama temel noktalarda uzlaşma içinde oldukları kesindir.) bu iklimin sertleşerek ve iktidar lehine güçlenerek değişeceğini öne sürebiliriz. Buradaki  eğilimlere yarar sağlayacak bir diğer hızlandırıcı faktörün de hayatı din, dogma eksenli algılamayan, entelektüel bir birikimi ve siyasal bir görüşü tüm zorluklara rağmen sağlayabilmiş kitlelerin de( Ki kendimi de kısmen bu kitlenin içinde sayabilirim) devletle olan hesaplaşmalara ve geçmişle yüzleşmeye destek veriyor oluşu olduğunu belirtmek istiyorum. Hiçbir cemaate, hükümete veya uzantılarına meyil etmiyor olsa da, hayatı çok daha marjinal temelde algılayan bu kitle de, yıllarca halkının kanını emen güçlerle hesaplaşmaya heveslidir, hatta temelde muhafazar kitleyle kesiştiği noktalar bile vardır. Durum böyle olunca militer eğilimli, ordu arkasına sığınmış, hukuku ve ülkeyi kendi elitist düşüncelerine göre yönetmiş ve biçimlendirmiş anlayışların hızla yok olacağı sonucuna varabiliriz. Ama bu yıkılış maalesef bir mutlu başlangıçtan ziyade başka bir otoriter gücün hegemonya kurması ve kendi öğretilerini dayatması sürecine doğru evriliyor, bu da acı gerçek.

 Ve bu uzun yazının son paragrafında biraz toparlamamız gerekirse artık, esas cevap aradığım sorularımın şunlar olduğunu belirtmek isterim ;
 Devlet kavramı ne için vardır ? Birey yaşam hakkını devletten mi alıyordur yoksa varoluşundan mı alıyordur? Birey neden bir vatan toprağı veya bayrak için ölmeye, savaşmaya zorlanmaktadır ? Üzerinde iki yüzü aşkın  ülke bulunan gezegenimizin tümünün bu militer ve despotik algılarla şekillenmesi barışçıl bir yaşam algısı yaratabilecek midir ? Her ülke aynı ulus- devlet veya benzeri otoriter ve militer öğretilerle hareket ettikçe, bu direniş ve mukavemet değişen dünya düzenine ne kadar uyum sağlayabilecektir ? Milliyet , vatan ve din diyerek taptığımız kavramlar, savaşlarla övündüğümüz şanlı tarihlerimiz, gerçekten inandığımız kadar fazla kutsiyet içermekte midir, yoksa tüm bu kavramlar biyolojik bir üreme sürecinin sonunda rastlantısal olarak düştüğümüz bir toprak parçasının bize dayattıkları mitler midir ? Devlet mi bireyleri mutlu etmek için vardır yoksa birey mi devleti ? Peki yeni bir bakış ve yapılanmayla daha nitelikli bir teori uygulamanın zamanının gelmesi için daha kaç tane kanlı deneyim yaşamalıdır bu gezegen ? Ve son sorum ; dayatmalarıyla, despotizmiyle tüm hayatımızı kontrol altına alan bu sistemlerin ve bizleri birer sosyolojik denek gibi kullanan güzel ve yalnız ülkemizin içimizde yarattığı tarihsel boşlukları neyle dolduracağız ? İşte bunlar da benim henüz dolduramadığım sonsuz boşluklarım…




Sevgiler,

Nevzat Onur Çapalov