Hürriyet

25 Mayıs 2012 Cuma

Bu Yazıyı Hızlıca Tüketin


 Binlerce kategoriye ayrılabilen, sosyolojik ve psikolojik olarak sayısız araştırmaya konu olan bir türün evrildiği son halleriyiz. Ama ben kompleks saptamalardan ziyade ilkel ve tekdüze beynimle ve hiç de ampirik olmayan yöntemlerime göre türümü ikiye ayıracağım. Katlanabilenler ve katlanamayanlar. Dayatılanlara, çevrelerindekilere, bizzat kültürel kodlarla yazılan ama spirütüel ve kutsal anlamlar içerdiğine inandırılan kaderlerine, çalıştıkları işlerine, yaşam biçimlerine, ekonomik modellere, yapısal çarpıklıklara, kısacası tüm yaşamlarına katlanabilenler ve katlanamayanlar var. Ve sistem bu iki kategorik türden katlanabilenleri yüceltmeyi seçiyor, çünkü bu işine geliyor. Apolitik, asosyal, aseksüel yaşayabilen ve çevresindeki tüm durumlara katlanabilen bu sessiz çoğunluk, olanlara sessiz kalabilerek her gün bir kat daha otoriteyi yüceltiyor. Dünyadaki tüm kompakt mekanizmalar da bireyi bu pasif kısır döngünün içine sokmak için çabalamaya devam ediyor. Belirtmek istediğim dillere pelesenk olmuş paranoya retoriklerini tekrarlamak, ‘sistem bizi yok ediyor’ klişeleriyle alt düzey bir popüler kültür veya sistem eleştirisi yapmak değil. Ama yukarıda saydığım çarpıklıklara pek de katlanamayan bir birey olarak, dünyanın en gelişkin çağını yaşayadığını iddaa eden bizlerin, toplumsal davranış biçimlerinin de biraz olsun sorgulanması gerektiğini düşünüyor ve daha kapsamlı bir açılıma geçiyorum.

 Temel olarak tüm çözümlemenin para ve ekonomi kavramına sıkışıp kaldığını düşünenlerdenim. Hayat veya yaşam kavramı yıllardır çözülememiş bir bilmece ve sır ancak para ve son yüzyılda kazandığı anlam bu spirütel bilmeceden bizleri bir nebze uzaklaştırıp çok daha pragmatik bir mutluluk formu sunabilmekte günümüzde. Kısacası hayatımıza anlam katan en büyük güdüleme aracı ve motiv kavramı para ve ekonomi olmuş durumda. Doğduğumuz andan itibaren yaşam kalitemizi, konfora ulaşabilmemizi, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanabilmemizi, çevremize kendimizi kanıtlayabilmemizi hatta kibirli tavırlarla hava atabilmemizi sağlayan şey para oldu. Muhtemelen bundan sonraki dönemimizde de hayat akışımızda büyük rol oynamaya devam edecek. Takdir edersiniz ki bu kavramları yücelten ve tüketim, serbest para dolaşımı, sermaye gibi kavramlarla bu sürece büyük katkıda bulunan egemen sistem kapitalizm oldu. Liberal ekonomik modellemeler, kazanç denetlenebilirliği veya mülkiyet sınırlamasının tamamen kalktığı yeni bir yüzyıl, sanayi devrimi, rekabet piyasaları ve bilişsel gelişimlerden destek alarak kurulan arz -talep ve üretim-tüketim dengesi de küresel ekonomik modelin bugünkü halini almasında rol oynadı. Büyük ekonomik sistem analizlerine girişmek, Marx’tan Smith’e, Hegel’den Hume’a oradan da Keynes’e ve daha nicesine dair derin analizler yapmak ne bu bloğun okunma kapasitesinin ne de benim entelektüel veya teorik kapasitemin başarabileceği işler değil. Dolayısıyla teoriden çok, bugüne yansıyan yaşam stilimiz, kurduğumuz hayat paradigmamız ve tüketim toplumu güdülemesi ve genel tüketim açlığımıza dair tespitlerle devam etmek ve konuyu toparlamaya çalışmak en sağlıklı metod olacaktır diye düşünüyorum.

 Tüketmenin, paranın ve sahip olma hissinin insanoğlunun içindeki psikolojik yetersizlikleri ve boşlukları doldurduğuna inanıyorum. Bugünkü sınır tanımaz, genişleyen tüketim modelleri de insanoğlunun bu psikolojik zaaflarından son derece kurnazca yararlanıyor. Doğduğumuz anı düşünürsek bu gezegen yeni gelmiş bir birey olarak, ne mülkiyet bilincine, ne sahip olmanın kibirine, ne tam olarak oturmuş bir id-ego-süperego üçlemesine sahip olduğumuz söylenemez. Ama lütfen gözlemleyin, tüm bu kavramlardan uzak ve her şeyden habersiz  bir bebek için bile aile imkanlarının seferber edilip bebek odası, beşik, renkli, süslü albenili kıyafetler alınıp o çocuğa bunları tükettirmekle başlamıyor muyuz tüm bu garip sürece. Biraz daha büyüyen çocuğa oyuncaklar, binbir türlü küçük mülkiyet kavramları içeren hediyeler ve jestlerle sahip olmanın ne güzel bir duygu olduğunu güdülemiyor muyuz peki. Okul çağına gelen bireyi okul kalitesine göre kategorilere ayırıp sınıflandırmıyor muyuz. Paralı eğitim olanağını karşılayabilecek bir düzeydeysek çocuğumuzu o tarz eğitimlerin verildiği okullara okutmaya calışmıyor muyuz ? Kısacası bebeklik ve çocukluk çağında bireye sahip olmanın, yarış yapmanın, iyi olmanın, güzel giyinmenin, güzel oyuncaklara sahip olmanın ne kadar önemli olduğunu anlatıp çocuğun bu durumlara adaptasyonu ile de çocuk yetiştiren bireyler olarak kendi egomuzu okşuyoruz. Aslında anne ve baba kendi egolarını çocukları vasıyasıyla törpülüyor, içindeki boşlukları dolduruyor, bebeği bile metalaştırarak çevresine onun vasıtasıyla gösteriş satmaya çalışıyor denebilir. Bu gelişim trendiyle, tüketmenin tadına vararak, rekabete küçük yaşta adapte olarak büyüyen bireyler de ego şişkinliğiyle, artan zevk düşkünlüğü ve hedonizm eğilimiyle sisteme entegre olmakta ve varolan bu trendlerle sistemi yüceltmeye devam etmektedir.


 Tüm bu tespit ve saptamalara gençlik ve yüksek öğrenim çağında da tüketme, kendini pazarlama, gösteriş, beğenilme gibi güdülerle yoğrulduğumuzu ve aslında tüm bunların insanın psikolojik ihtiyaçlarından doğduğunu da eklersek, hayat stillerimizin akışını, davranışlarımızın temel paradigmalarını daha kolay çözümleyebiliriz. Mesela yüzyılların bilgeliği, bilgi birikimi, dinlerin öğretileri, bilimsel gelişmeler, evren tarihi, kozmoloji, yaşam ve varlık felsefesi gibi konular gelişen yaşam trendleri içinde ne kadar ilgili olduğumuz dallar ? Ya da tüm bu kompleks kavramların neden itibarsızlaştığını bir kenara bırakıp temel ihtiyaçlarımızın gündelik yaşamımızdaki kaçıncı gündem maddesi olduğunu düşünebilir miyiz bir kez olsun ? Kaçımız yediği yemek, içtiği su veya diğer doğal ve sıradan sayılan faaliyetleri veya temel ihtiyaçları üzerine kafa yoruyor günümüzde, neredeyse hiç birimiz. Ama eğer yediğimiz yemeği gösterişli bir mekanda, güzel kıyafetlerle, onore edilecek bir hizmet karşılığında yiyebiliyorsak, bu mutlu olduğunu düşündüğümüz anları fotoğraf sayesinde ölümsüzleştirip sosyal medyada paylaşabiliyorsak veya yemek yediğimiz lokantanın karizmatik ismini sosyal mi asosyal mi olduğu tartışılır platformlarda ‘check in’ konsepti dahilinde etiketliyorsak işte ancak o zaman gerçekten doyuyoruz ve gösterişli soframızdan tok kalkabiliyoruz. Söylemek istediğim özetle şu ; tüketim alışkanlığımız ihtiyacımız olan temel tüketim ihtiyaçlarını, mal ve ve hizmet aracılığıyla elde etmek ve sağlıklı bir şekilde gidermekten çok, hazlarımızı ve egomuzu, temel ve sahte ihtiyaç ayrımı yapmaksızın, toplumsal değerler ve sınıflandırmalar çizgisinde tatmin etme eylemine dönüşmüştür. Bu paralelde düşündüğümüzde, bir kol saatinin 5000 tl, bir fincan kahvenin 10 tl, bir sanat tablosunun 100000 tl, bir parfümün 500 tl veya bir kıyafetin 700 tl olmasını çok da garip karşılamadığımı belirtmek isterim. Jean Boudrillard ve daha nice aydınlık beynin de benzer şekillerde bahsettiği üzere,  ihtiyaç artık tikel bir nesneye  duyulan ihtiyaçtan çok bir farklılaşma ihtiyacıdır. Sosyal medya, gelişen sibernetik – enformatik trendler, kontrol ve otomasyon kavramları ve bu sistemin reddini savunanları dışlayan despotik sistem koruyucuları vasıtasıyla, 21. Yüzyılın en modern ve gelişmiş yaşam formları olarak bu kısır döngü içerisinde tüm uzuvlarımızla sisteme entegre olmaya devam etmekteyiz. Alışveriş merkezlerinde akvaryum içindeki balıkların yaptıklarına benzer hareketlerle şaşkın şaşkın dolaşmakta, uğradığımız mekanları sosyal platformlarda etiketleyerek egomuzu tatmin etmekte, para ve dolayısıyla tüketim özgürlüğümüze ulaşmak için sevmediğimiz işlerde çalışmaya katlanmakta, en güzel kıyafetlerimizi giyip en gösterişli caddelerde podyuma çıkmakta, almakta olduğumuz ürünlerin  barkotlarından gelen ‘Bip’ sesleriyle mutlu olmakta ve özetle sürekli tüketmekteyiz. Parayı, kaynakları, etik değerleri, duyguları ve kısacası hayatı….





 Elbette kapitalist sistemin, günümüz ekonomik trendlerinin tamamen yanlış olduğunu iddaa etmek saçma ve mantıksız olur. Şu ana kadar ki yaşam bilgimiz ve kaynaklara ulaşma becerimizin hatta eleştirel düşünebilme yetimizin bile bu sistemin içinden beslendiği açık, yani tüm tez-antitez-sentez metodolojisi içeriklerindeki olduğu gibi her kavramı olumlu ve olumsuz yönleriyle tarafsızca ele almak gerekir. Ama öte yandan şu anki genel dünya durumunu, ekonomik çarpıklıkları, eylemleri ve doğal kaynakların insanların tüketim eğilimlerini karşılayamadığı gerçeğini göz önüne alırsak bu eleştirilerimde haksız sayılamayacağım da açık. Asla koyu çizgiler ve hatlarla belirlenmiş sert ekonomik modelleri benimsediğim, fiyatların tek elden ve devlet kontrolünde belirlendiği, hayatın devlet için yaşandığı sistemleri övdüğüm veya kabul ettiğim anlaşılmasın,fakat günümüz değer yargılarını, tüketim alışkanlıklarını ve umursamazlığını eleştirip yeni bir model çıkaramazsak, dünyanın, doğanın ve kaynak kıtlığının bizi yeni bir model çıkarmaya zorlayacağını ve bu çıkarımın acı dolu etkilerinin olabileceğini görmek gerekir. İnsan ilişkilerinin bile nesneleştiği, emeğin metalaştığı, hızın ve karmaşanın hakim olduğu bu sistem en fazla 10 yıl daha dayanabilecek gibi görünüyor. İnsanlar arasındaki gelir eşitsizliği dünya tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar açıldı. Bir işçi ile bir yönetici maaşı arasındaki farkın uçuk seviyelere ulaştığı bir gerçek. Kaynakların, mülkiyetin ve üretim araçlarının sadece belli azınlıkların elinde ve güdümünde olduğunu ve bu makasın her gün daha da olumsuz yönde açıldığı da bir başka acı gerçek. Bu sistemi kutsayanların ülkesinde bile hak arayışlarının başladığı günleri yaşıyoruz, Güney Amerika’dan Avrupa’ya, Asya’dan Türkiye’ye tüm dünyada  eylemlerin ve öfkenin arttığının gözlemlendiği bir tarihin içinde yazılıyoruz. Doğal kaynakların tükendiği, ekonomik modellerin çöktüğü, liderlerin bir bir koltuklarını kaybettiği bir tarih arenasının son çocuklarıyız ve hala tüm bunları boş verip koyu bir hedonizmle mutlu olabileceğimize inanıyoruz. Keyfinizi kaçırdığım için çok üzgünüm ama tarih de gösterecek ki, bambaşka bir çağa ve döneme giriyoruz ve eğer gardımızı iyi alamazsak, yerinde bir eleştiri yapamazsak hiçbir keyfi alışkanlığımız bizi bu cehennemden çıkaramayacak.

 Artık toparlamam gerekirse şöyle özetleyebilirim ki, tüketime, suskunluğa, rahata, konfora, hazza, gösterişe ve eğer keyfimiz yerindeyse durağan ve pasif olmaya meyilli bir türüz ve markalar, yöneticiler, günümüz felsefe akımları, şirketler bu zaafımızdan yıllardır yararlanıyor. Bir markanın gösterişinin sıcaklığı, edinilen bir işin sağladığı maaşın güveni, içinde bulunduğumuz fotoğrafın gösterişinin bize sağladığı haz bizi mutlu ediyor olabilir. Bir takım elbisenin verdiği güven, çalıştığımız şirketin sağladığı onore edilme ve ait olma hissi, konformizmin verdiği o güzel duygu bizi uyuşturuyor olabilir. Ama tekrar etmekte fayda var bu gezegendeki 7 milyar insan için makro bir çözüm üretmeye kalktığımızda aciz kalıyoruz. Tüm gezegeni boş verelim sadece ülkemizdeki yapısal ekonomik sorunları çözmek bile belki de yıllarımızı alacak. ‘’ Burjuvazi savunmasiz grevci iscilerin uzerine ayrim gozetmeksizin ates acabiliyorsa, bunun sonucunun eglendigi restoranda patlayan bir bomba olabilecegini de hesaba katmak zorundadir ’’ sözünü hatırlatmak isterim. Eğer görece zengin ve kaynaklara ulaşmada şanslı sayılabilecek olan bizler psikolojik zaaflarımızı, tüketim ve hedonizm yoluyla gidermeye devam edersek, korkarım büyük sosyolojik kitleler içerisinde yanmaya başlayan ateş gün gelecek bizleri de yakacak. 

 Bu eşitliksiz durumuna ve tüm sistem çarpıklılarına kayıtsız kalanlara katlanamayan biri olarak kafanızı şişirdiğim için özür diliyorum ama yeni bir çözüm yolu üretmek zorundayız, konforumuzu kaçıracak bir çözüm bile olsa....



'' Sizler işiniz değilsiniz, sizler paranız kadar değilsiniz, sizler bindiğiniz arabalarınız değilsiniz, kredi kartlarınızın limitleri değilsiniz, sizler iç çamaşırı değilsiniz. Sizler dünyanın dans edip şarkı söyleyen pisliklerisiniz.. '' 

Fight Club



‘’ Burjuvazi savunmasiz grevci iscilerin uzerine ayrim gozetmeksizin ates acabiliyorsa, bunun sonucunun eglendigi restoranda patlayan bir bomba olabilecegini de hesaba katmak zorundadir ’’

Emile Henry


'' İnsanlar neden bir kol saatine binlerce dolar verirler ? Çünkü şık restoranlara gösteriş sattıkları Ferrari'lerini sokamazlar ''


'' Gençler Şilide Camila Vallejo'nun izinde, Gençler Amerika'da Brooklyn'i işgal etti, Gençler Yunanistan ve Ispanyada meydanlarda, Gençler Ortadoğuda isyanda, Gençler İngilterede aktivizm peşinde ve son olarak gençler Türkiyede sakin, Blackberyyleriyle mutluluk ve gösteriş etiketliyor. ''




'' Tüketim, doğal ihtiyaçların rasyonel olarak tatmin edilmesi midir? Tüketim daha ziyade, ilerleme ve mutluluk anlamına mı gelir? Tüketimin yaygınlaşması sınıf farklarının giderilmesi midir? Uluslararası markaların tüm dünyaya yayıldığı, yeni alışveriş merkezlerinin en geleneksel toplumların tüketim alışkanlıklarını bile değiştirdiği, insani ilişkilerin yerini giderek nesnelerle ilişkiye bıraktığı ve kitle iletişiminin tüm bu süreci yönlendirdiği çağımızı Baudrillard bu sorular aracılığıyla tartışıyor. Baudrillard'a göre günümüzde tüketim, doğal ihtiyaçların mal ya da hizmet aracılığıyla tatmin edilmesi olarak değil, kodlar ve kurallarla düzenlenmiş glo-bal ve tutarlı bir göstergeler sistemi olarak yorumlanmalıdır. Bu sistemde ih-tiyaç ve hazların olumsal dünyasının, doğal ve biyolojik düzenin yerini, bir toplumsal değerler ve sınıflandırmalar düzeni almıştır. Gerçek ihtiyaçlar ile sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda birey tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve prestij getirdiğine inanır. Böylece genel bir toplumsal farklılaşma mantığı ortaya çıkar. İhtiyaç artık tikel bir nesneye duyulan ihtiyaçtan çok, bir farklılaşma ihtiyacıdır. Toplumsal olarak üretilmiş rasyonel ve hiyerarşik ihtiyaçlar sisteminde tüketici tek tek nesnelere değil, mal ve hizmetler sistemini bütünüyle satın almaya yönlendirilir; bu süreçte bir yandan kendini toplumsal olarak diğerlerinden ayırt ettiğine inanırken, bir yandan da tüketim toplumuyla bütünleşir. Dolayısıyla tüketmek birey için bir zorunluğa dönüşür. Çünkü temel toplumsal etkinlik ve bütünleşme biçimi, geçerli ahlâk, tüketim etkinliğinin ta kendisidir. Bu anlamda tüketim bireyin özgür bir etkinliği değildir. Tersine hem ihtiyaçlar sistemini üreten ve yönlendiren üretim düzeninin, hem de birer gösterge olarak tüketim mallarının kazandırdığı görece toplumsal prestiji ve değeri belirleyen anlamlandırma düzeninin zorlaması altındadır. Sonunda bu yabancılaşma o kadar kapsayıcı olur ki, tüketim toplumunun yapısı haline gelir.
İşte bu kuramsal tabanda, günlük alışverişten lüks tüketime, beden bakımından cinselliğe, reklamdan Pop Art'a ve bireylerin dinlenme biçimlerine kadar tüm yönleriyle tüketim toplumunu çözümlüyor Baudrillard. Bu aşırı emek ve tüketim baskısına muhalefetin beklenmedik biçimlerde, örneğin kronik yorgunluk ya da irrasyonel şiddet olarak ortaya çıktığını ve bu muhalefetin öngörülemeyecek yepyeni biçimler bulacağını da ekliyor. ''
Jean Baudvillard - Tüketim Toplumu



Sevgiler 
Nevzat Onur Çapalov

19 Mayıs 2012 Cumartesi

19 Mayıs 2012

19 Mayıs’ın manasını, ona yüklenen ve kutsal olduğu düşülen anlamlarını falan tekrarlamaya gerek yok sanırım. Her birimiz ilköğretim dönemlerimizde istesek de istemesek de bu konularla birçok kez haşır neşir olduk. Muhtemelen bir öğretmen tahtaya geçti. Bizlere Atatürk’ün yüceliğinden bahsetti. Aynı şekilde bize Atatürk’ün gerekli, gereksiz tüm akrabalarının isimlerini ezberletti, halasından eniştesine adamın tüm soy ağacını, sorgulamadan, ‘niye yapıyoruz lan biz bunları ?’ dememize fırsat verilmeden hatim ettik.  Onun okuduğu okulları ezberledik, meclisin açılış tarihini, çocuk bayramınının anlamını, Trablusgarp’ı, Kurtuluş Savaşı’nın yüceliğini, Çanakkale Zaferleri’ndeki Atatürk rolünü falan teknik açıdan kusursuz olarak içselleştirdik veya öyle zannettik. Sonra 23 Nisan ve 19 Mayıslarda, konusunda pek de yetkin olmayan hatta dünyadan bihaber, en ufak bir entelektüel birikimden bile uzak bir takım beden eğitimi hocaları vasıtasıyla stadyumlara doluşturulduk. Ne anlama geldiği belirsiz, manasız  hareketlerle bayram kutladığımıza ve mutlu olduğumuza inandırıldık. 10 yaşındaki çocuklar olarak bizden asker intizamında yürüyüş yapmamız istendi. An geldi hazır olduk, rahat duruşa geçtik, ve bu hareketlerin hayatımıza  ne kadar gurur ve onur kattığına inandık küçücük yaşlarımız ve çocuk aklımızla. Tüm Dünyada, demokrasilerin, cumhuriyetlerin ve bağımsızlığın sadece militar yollarla kurulabileceğine olan inancımızın tohumları daha o günlerde sistem tarafından atıldı. İsmini, cismini bile bilmediğimiz Garnizon Komutanı veya bilmem nerenin komutanı stadyumun locasında bizi izleyecek diye korkudan altımıza işettirildik. İstiklal Marşı’nı veya andımızı askeri düzene geçerek, bağıra çığıra söyledik, söylemeyenimiz olursa hemen uyarıldı. O küçücük aklıyla,  bu kutsal olduğu iddia edilen tüm argümanların aslında birer anlamlı şiir, veya  basit birer fiziksel hareketten ibaret olduğu ve bundan öte çok fazla anlam yüklemenin manası olmadığını söylemeye çalışanlar yalnızlaştırıldı ve dışlandı, çünkü saygın ve seçkin otorite eleştiri istemezdi.  Evet kabul etmek zorundayız ki bize anlatılan tarih değildi. Bize anlatılan yaşamın özü değildi. Bize öğretilenler kutsal, tartışılmaz, dogmatik argümanlar da değillerdi ama biz hiçbir şeyi tartışamadan, karşı çıkamadan yetişmiş bir neslin son türleriyiz tüm bu acı gerçeklere rağmen. Bizler bize sunulan sanal tarihin gerçekliğine içinde hipnotize olmuş, dünyanın sadece kendi eksenimiz, yüce milletimiz ve yücelerin yücesi dinimiz çevresinde döndüğüne inandırılan aptallarız. Bize Atatürk’ün Samsuna çıkışı ve paralelinde gelişen ve takdiri hak eden süreç anlı şanlı anlatıldı fakat Vahideddin ile Mustafa Kemal arasındaki ilişki tüm çıplaklığıyla anlatılmadı. Sivas’taki Kongre maddeleri ezberletildi ama Kazım Karabekir’in neden İstiklal Mahkemelerinde yargılandığı, Mustafa Kemal ile ne oldu da sürecin sonunda  bu kadar ters düştüğü anlatılmadı. Bizlere Mustafa Kemal’in mucizeleri anlatıldı fakat aynı anda hem Rusya, hem Amerika, hem İngiltere ile mektuplaşmasının ve taleplerinin sırrı ve nedeni anlatılmadı. Bizlere Lozan Antlaşmasının mucizevi bir başarı olduğundan bahsedildi ama hala bazı gizli maddelerin neden arşivlerde saklandığından, niye bu mucizevi başarıların ortaya çıkmasından korkulduğundan bahsedilmedi. Bizlere CHP tek parti iktidarının başarılarından bahsedildi ama 1946 seçimlerindeki şikelerden veya Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Niyazi Berkes ve Muzafer Sherif gibi aşkın bireylerin bu ülkeden neden sürüldüğünden bahsedilmedi. Tekrar  tekrar, hoşunuza gitmese de söylemek zorundayım ki yılladır iki uyku hapı alarak hayata tutundurulmaya çalışan bir neslin tezahürüyüz. Bu hapların isimleri ‘Yüce Din Kutsiyeti’ ve ‘Yüce, Anlı, Şanlı Türk milleti kutsiyeti.’

 Amacım ne Mustafa Kemal’i aşağılamak ne de geçmişle acımasızca hesaplaşmak. Ama durup düşünüyorum ve diyorum ki biz, en değerli varlığımız olduğuna inandırılan değerleri bile ne kadar az tanıyoruz ve biliyoruz. Mesela hayal kurarsak, Atatürk gökyüzünde bir yerden arada bir kurucusu ve önderi olduğu ülkeye bakıyor olsa ne derdi, ne yapardı. Bence halimize kahkahalarla gülüyor olmalı. Gerçekten vizyoner ve döneminin ötesinde yeteneklere sahip bir liderin son isteyeceği şey heralde sürekli onore edilmek, ve kendisine tapılmak olurdu. Atatürk’ün sizce heykellere ihtiyacı var mı, militarist tarihimizi öven eğitim sistemlerine peki ? Stadyumlarda doluşmuş ve ne olduğu belirsiz hareketler yapan gençlerimi hayal etti paşa, yoksa ‘Mustafa Kemal’in Askerleriyiz’ diye saçma sapan bir akım çıkarıp ideolojinin içine eden cahilleri mi ?

 Eleştiri hakkı insanın doğuştan gelen ve kimsenin elinden alamayacağı bir haktır ve ben bu hakkımı tüm yaşantım boyunca tüm aksi fikirlere rağmen korumayı iş edinmiş bir bireyim. Bu paralelde elbette Mustafa Kemal’i de tüm olduğu iddaa edilen tarihimizi de sorgulayacağım çünkü hayat denilen kavram  verilen hapları olduğu gibi yutmak, anlatılanı sorgusuz sualsiz içselleştirmek ile daha güzel bir hal almıyor, tecrübeyle sabit olmak üzere, eminim. Ve bunca eleştiriye rağmen takdir etmek lazım ki Mustafa Kemal Paşa ve dönemin tüm değerli insanları harika işler de başarmıştır. En basitinden şu yazıdaki eleştirilerimi bile kısmen Mustafa Kemal’in ve arkadaşlarının yenilik hareketine borçlu olduğum söylenebilir.  Ve her türlü eleştiriyle birlikte büyük övgüleri de hak etmektedir. Anlatmak istediğim de tam bu aslında, hiç kimse kusursuz, müthiş olamaz, Mustafa Kemal bile. Dünya sadece Türkiye Siyasi Tarihi etrafında dönüyor olamaz. Bize öğretilenlerin, anlatılanların tümü doğru olamaz, dünya ideoloji ve siyaset tarihine dair en ufak bir fikri olmayanların koyu Kemalist olduklarını deklare  edip tek doğruyu kendilerinin bildiğini iddaa etmelerinin mantıklı bir yanı olamaz ! ….

 Çok üzgünüm ama dünyada yaklaşık 200 ülke var ve biz en kutsal, en yüce kana sahip olanı biz değiliz muhtemelen. Yine dünya nüfusu 7 milyara ulaştı ve bu gezegen sadece belirli bir 70 milyonun çevresinde dönmüyor, farkına varmamız gerek artık. Dünya da yine çeşitli dinler ve sayısız akım var ve yine çok üzgünüm ki bizim dinimiz ve meshebimizin de en kutsalı ve en doğrusu olduğunu iddaa etmek mantıksızlık ve narsistlik olur. Ve yine koskoca insanlık tarihininin çıkardığı yüzlerce vizyoner lider var ama Mustafa Kemal Atatürk’ün bunların içindeki en iyisi olma olasılığı en azından mantıksal çerçeveden bakınca bile  epey düşük olasılık gibi görünüyor.

 Ve son olarak  tüm bu garip tarihi öğretilerin, uygulamaların, tek tip adam yetiştirme metodolojisini ürünü olan bizler, gün geliyor 19 Mayıs kutlamalarının iptaline öfke duyuyoruz. Evet haklıyız, bir insan neyi nerede kutlayacağını Boşbakanların ve Boş bakanlar kurullarının direktiflerine göre belirlememeli. Ancak şunu da göz önünde bulundurmalıyız, bu kutlamaların, yıllardır süren uygulamaların içi ne kadar doluydu. Stadyumda isteksizce doluşmuş gençlerin, yüce garnizon komutanlarına gösterebilecekleri ne olabilir allahın aşkına ? Gençliğin devletinden gerçek talebi bu garip kılıklara girip miltarist sosu ile süslenmiş bayramlar kutlamak mıdır yoksa çağa yakışır  eğlenceli ve kültürel uygulamalarla  zamanını kaliteli işlerle doldurmak mıdır ?

 Tüm eleştirilerime rağmen tarihindeki iki büyük ve önemli günü çocuklar ve gençlere adayabilecek erdemde vizyoner bir liderden bahsediyoruz. Her şey için teşekkürler paşam, bu ülkenin bu durumu seni yanlış anlayan ve bu yanlışlardan bir türlü dönemeyen bizlerin kötü bir eseri ve sonucu, bizzat senin ve kadrolarının bazı yanlışları da göz ardı edilemez olmakla birlikte tabi ki. Umarım en kısa zamanda, sadece dininiz ve meshebimizden değil tüm felsefi akım ve dinlerden bahsedilebilen, her şeyin sorgulanabildiği, sadece Türkiye tarihinin şanlı kısımlarının değil yapılan yanlışlıkların da anlatıldığı, sorgulayıcı ve rasyonel aklın hakim olduğu bir eğitim sistemine kavuşuruz. 19 Mayısları da, müziğin, felsefenin, sanatın, bilimin tüm güzellikleriyle doldurduğumuz gerçekten anlamlı ve eğlenceli bayramlara dönüştürebiliriz.  

Her şeye rağmen kutlu olsun, mutlu olsun…


Sevgilerimle,
Nevzat Onur Çapalov