Hürriyet

19 Mayıs 2012 Cumartesi

19 Mayıs 2012

19 Mayıs’ın manasını, ona yüklenen ve kutsal olduğu düşülen anlamlarını falan tekrarlamaya gerek yok sanırım. Her birimiz ilköğretim dönemlerimizde istesek de istemesek de bu konularla birçok kez haşır neşir olduk. Muhtemelen bir öğretmen tahtaya geçti. Bizlere Atatürk’ün yüceliğinden bahsetti. Aynı şekilde bize Atatürk’ün gerekli, gereksiz tüm akrabalarının isimlerini ezberletti, halasından eniştesine adamın tüm soy ağacını, sorgulamadan, ‘niye yapıyoruz lan biz bunları ?’ dememize fırsat verilmeden hatim ettik.  Onun okuduğu okulları ezberledik, meclisin açılış tarihini, çocuk bayramınının anlamını, Trablusgarp’ı, Kurtuluş Savaşı’nın yüceliğini, Çanakkale Zaferleri’ndeki Atatürk rolünü falan teknik açıdan kusursuz olarak içselleştirdik veya öyle zannettik. Sonra 23 Nisan ve 19 Mayıslarda, konusunda pek de yetkin olmayan hatta dünyadan bihaber, en ufak bir entelektüel birikimden bile uzak bir takım beden eğitimi hocaları vasıtasıyla stadyumlara doluşturulduk. Ne anlama geldiği belirsiz, manasız  hareketlerle bayram kutladığımıza ve mutlu olduğumuza inandırıldık. 10 yaşındaki çocuklar olarak bizden asker intizamında yürüyüş yapmamız istendi. An geldi hazır olduk, rahat duruşa geçtik, ve bu hareketlerin hayatımıza  ne kadar gurur ve onur kattığına inandık küçücük yaşlarımız ve çocuk aklımızla. Tüm Dünyada, demokrasilerin, cumhuriyetlerin ve bağımsızlığın sadece militar yollarla kurulabileceğine olan inancımızın tohumları daha o günlerde sistem tarafından atıldı. İsmini, cismini bile bilmediğimiz Garnizon Komutanı veya bilmem nerenin komutanı stadyumun locasında bizi izleyecek diye korkudan altımıza işettirildik. İstiklal Marşı’nı veya andımızı askeri düzene geçerek, bağıra çığıra söyledik, söylemeyenimiz olursa hemen uyarıldı. O küçücük aklıyla,  bu kutsal olduğu iddia edilen tüm argümanların aslında birer anlamlı şiir, veya  basit birer fiziksel hareketten ibaret olduğu ve bundan öte çok fazla anlam yüklemenin manası olmadığını söylemeye çalışanlar yalnızlaştırıldı ve dışlandı, çünkü saygın ve seçkin otorite eleştiri istemezdi.  Evet kabul etmek zorundayız ki bize anlatılan tarih değildi. Bize anlatılan yaşamın özü değildi. Bize öğretilenler kutsal, tartışılmaz, dogmatik argümanlar da değillerdi ama biz hiçbir şeyi tartışamadan, karşı çıkamadan yetişmiş bir neslin son türleriyiz tüm bu acı gerçeklere rağmen. Bizler bize sunulan sanal tarihin gerçekliğine içinde hipnotize olmuş, dünyanın sadece kendi eksenimiz, yüce milletimiz ve yücelerin yücesi dinimiz çevresinde döndüğüne inandırılan aptallarız. Bize Atatürk’ün Samsuna çıkışı ve paralelinde gelişen ve takdiri hak eden süreç anlı şanlı anlatıldı fakat Vahideddin ile Mustafa Kemal arasındaki ilişki tüm çıplaklığıyla anlatılmadı. Sivas’taki Kongre maddeleri ezberletildi ama Kazım Karabekir’in neden İstiklal Mahkemelerinde yargılandığı, Mustafa Kemal ile ne oldu da sürecin sonunda  bu kadar ters düştüğü anlatılmadı. Bizlere Mustafa Kemal’in mucizeleri anlatıldı fakat aynı anda hem Rusya, hem Amerika, hem İngiltere ile mektuplaşmasının ve taleplerinin sırrı ve nedeni anlatılmadı. Bizlere Lozan Antlaşmasının mucizevi bir başarı olduğundan bahsedildi ama hala bazı gizli maddelerin neden arşivlerde saklandığından, niye bu mucizevi başarıların ortaya çıkmasından korkulduğundan bahsedilmedi. Bizlere CHP tek parti iktidarının başarılarından bahsedildi ama 1946 seçimlerindeki şikelerden veya Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Niyazi Berkes ve Muzafer Sherif gibi aşkın bireylerin bu ülkeden neden sürüldüğünden bahsedilmedi. Tekrar  tekrar, hoşunuza gitmese de söylemek zorundayım ki yılladır iki uyku hapı alarak hayata tutundurulmaya çalışan bir neslin tezahürüyüz. Bu hapların isimleri ‘Yüce Din Kutsiyeti’ ve ‘Yüce, Anlı, Şanlı Türk milleti kutsiyeti.’

 Amacım ne Mustafa Kemal’i aşağılamak ne de geçmişle acımasızca hesaplaşmak. Ama durup düşünüyorum ve diyorum ki biz, en değerli varlığımız olduğuna inandırılan değerleri bile ne kadar az tanıyoruz ve biliyoruz. Mesela hayal kurarsak, Atatürk gökyüzünde bir yerden arada bir kurucusu ve önderi olduğu ülkeye bakıyor olsa ne derdi, ne yapardı. Bence halimize kahkahalarla gülüyor olmalı. Gerçekten vizyoner ve döneminin ötesinde yeteneklere sahip bir liderin son isteyeceği şey heralde sürekli onore edilmek, ve kendisine tapılmak olurdu. Atatürk’ün sizce heykellere ihtiyacı var mı, militarist tarihimizi öven eğitim sistemlerine peki ? Stadyumlarda doluşmuş ve ne olduğu belirsiz hareketler yapan gençlerimi hayal etti paşa, yoksa ‘Mustafa Kemal’in Askerleriyiz’ diye saçma sapan bir akım çıkarıp ideolojinin içine eden cahilleri mi ?

 Eleştiri hakkı insanın doğuştan gelen ve kimsenin elinden alamayacağı bir haktır ve ben bu hakkımı tüm yaşantım boyunca tüm aksi fikirlere rağmen korumayı iş edinmiş bir bireyim. Bu paralelde elbette Mustafa Kemal’i de tüm olduğu iddaa edilen tarihimizi de sorgulayacağım çünkü hayat denilen kavram  verilen hapları olduğu gibi yutmak, anlatılanı sorgusuz sualsiz içselleştirmek ile daha güzel bir hal almıyor, tecrübeyle sabit olmak üzere, eminim. Ve bunca eleştiriye rağmen takdir etmek lazım ki Mustafa Kemal Paşa ve dönemin tüm değerli insanları harika işler de başarmıştır. En basitinden şu yazıdaki eleştirilerimi bile kısmen Mustafa Kemal’in ve arkadaşlarının yenilik hareketine borçlu olduğum söylenebilir.  Ve her türlü eleştiriyle birlikte büyük övgüleri de hak etmektedir. Anlatmak istediğim de tam bu aslında, hiç kimse kusursuz, müthiş olamaz, Mustafa Kemal bile. Dünya sadece Türkiye Siyasi Tarihi etrafında dönüyor olamaz. Bize öğretilenlerin, anlatılanların tümü doğru olamaz, dünya ideoloji ve siyaset tarihine dair en ufak bir fikri olmayanların koyu Kemalist olduklarını deklare  edip tek doğruyu kendilerinin bildiğini iddaa etmelerinin mantıklı bir yanı olamaz ! ….

 Çok üzgünüm ama dünyada yaklaşık 200 ülke var ve biz en kutsal, en yüce kana sahip olanı biz değiliz muhtemelen. Yine dünya nüfusu 7 milyara ulaştı ve bu gezegen sadece belirli bir 70 milyonun çevresinde dönmüyor, farkına varmamız gerek artık. Dünya da yine çeşitli dinler ve sayısız akım var ve yine çok üzgünüm ki bizim dinimiz ve meshebimizin de en kutsalı ve en doğrusu olduğunu iddaa etmek mantıksızlık ve narsistlik olur. Ve yine koskoca insanlık tarihininin çıkardığı yüzlerce vizyoner lider var ama Mustafa Kemal Atatürk’ün bunların içindeki en iyisi olma olasılığı en azından mantıksal çerçeveden bakınca bile  epey düşük olasılık gibi görünüyor.

 Ve son olarak  tüm bu garip tarihi öğretilerin, uygulamaların, tek tip adam yetiştirme metodolojisini ürünü olan bizler, gün geliyor 19 Mayıs kutlamalarının iptaline öfke duyuyoruz. Evet haklıyız, bir insan neyi nerede kutlayacağını Boşbakanların ve Boş bakanlar kurullarının direktiflerine göre belirlememeli. Ancak şunu da göz önünde bulundurmalıyız, bu kutlamaların, yıllardır süren uygulamaların içi ne kadar doluydu. Stadyumda isteksizce doluşmuş gençlerin, yüce garnizon komutanlarına gösterebilecekleri ne olabilir allahın aşkına ? Gençliğin devletinden gerçek talebi bu garip kılıklara girip miltarist sosu ile süslenmiş bayramlar kutlamak mıdır yoksa çağa yakışır  eğlenceli ve kültürel uygulamalarla  zamanını kaliteli işlerle doldurmak mıdır ?

 Tüm eleştirilerime rağmen tarihindeki iki büyük ve önemli günü çocuklar ve gençlere adayabilecek erdemde vizyoner bir liderden bahsediyoruz. Her şey için teşekkürler paşam, bu ülkenin bu durumu seni yanlış anlayan ve bu yanlışlardan bir türlü dönemeyen bizlerin kötü bir eseri ve sonucu, bizzat senin ve kadrolarının bazı yanlışları da göz ardı edilemez olmakla birlikte tabi ki. Umarım en kısa zamanda, sadece dininiz ve meshebimizden değil tüm felsefi akım ve dinlerden bahsedilebilen, her şeyin sorgulanabildiği, sadece Türkiye tarihinin şanlı kısımlarının değil yapılan yanlışlıkların da anlatıldığı, sorgulayıcı ve rasyonel aklın hakim olduğu bir eğitim sistemine kavuşuruz. 19 Mayısları da, müziğin, felsefenin, sanatın, bilimin tüm güzellikleriyle doldurduğumuz gerçekten anlamlı ve eğlenceli bayramlara dönüştürebiliriz.  

Her şeye rağmen kutlu olsun, mutlu olsun…


Sevgilerimle,
Nevzat Onur Çapalov

Hiç yorum yok: