Hürriyet

29 Eylül 2012 Cumartesi

Zafiyet Teorisi


 Dünya ilginç bir gezegen, Samanyolu ilginç bir galaksi. Mesela seçkin, takım elbiseli yönetenlere Marsta rastlayamıyoruz, bırakalım bunları suya bile rastladığımız şüpheli Marsta. Diğer galaksiler hala gizem. Yaşam, atomaltı tanecikler, evren, tanrı, kozmoz ve ölüm bu gezegende de evrenin diğer mistik köşelerinde de hala sır olmayı sürdürüyor. Bu makro çözümleme hallerini bir kenara bırakırsak, daha temel ve en basit olan sorunlarımızı bile ne kadar çözüm eksenine indirgeyebildiğimiz şüpheli. Şu ana kadar bu gezegen üzerinde varolmuş 100 milyar türdeşimiz, ve hala varolan ve yaşama aktivasyon katan 7 milyar birey, geriye, geleceğe ve en önemlisi şimdiye ne bırakabiliyor Allahın aşkına ? Evet bu gezegenin suyu var, havası var, madenleri var, okyanusları var, yapıları ve gökdelenleri var, seçkin takım elbiseli yönetenleri var hatta Tomahawk füzeleri bile var ama elle tutulur bir çözümü veya en basitinden ufak bir mutluluk umudu bile yok gibi görünüyor. Şöyle bir çevremize hızlıca göz atsak ne görüyoruz, mikro çevremizdeki insanların ne kadarı mutlu ve bunu size yansıtabiliyor ? Peki Dünyanın geri kalanının ne kadarı ? Hep mutsuzluğun sadece doğu toplumlarına ait bir oryantalizm ve romantizm yanılsaması olduğunu düşünürdüm, yanılmışım. Materyalist, determinist ve oldukça pragmatik hatta bolca hedonist batı toplumlarının da hıçkırık sesleri artık yüksek desibelde duyulmaya başladı. Kaygı, korku, endişe ve buhran, toplu bir histeri formuna bürünmek suratiyle tüm dünyaya yayılıyor. Sanırım tüm salgın hastalıklardan daha önemli bir sorunumuz var artık ; yüksek doz mutsuzluk, bir hayli umutsuzluk ve temel bir yaşam paradigması çürüklüğü. Peki bizi endişelendiren, mutsuz eden, isyan ettiren, küfür ettiren ve her geçen dakika eriten bu yüce gezegenin berbat algısını kimler nasıl yarattı ve aynı öğrenilmiş çaresizlik içeren metodlarla bu yerküreyi yönetmeye devam ediyorlar ? Siyaset, ekonomi, kültür gibi düsturlar altında sürekli kaybettiğimiz, yitirdiğimiz şeyler özlüğümüz, aslında yaşamımızın temel paradigması, felsefemiz, yani biz değil mi ? Ortadoğunun, Afrikanın, Uzak ve yakın Asyanın tümünde atılan savaş naralarının kaynağı ne ? Dünyanın merkezindeki iki büyük kuleyi yıkacak gücü kim yarattı, peki bu kuleleri yıktığı iddia edilen iki köklü ülkeyi yıkacak gücü kim ? Sadece ülkemizde, 100 milyar dolara ve 40000 şehide mal olan terör belası ne zaman ve nasıl kaderimize yazıldı ki 30 yıldır bozamıyoruz ? Takım elbiseli, seçkin, elitist yöneticilerimize soramadığımız bu sakıncalı soruları kendimize sorup kendimiz cevaplıyoruz, yine.. 

  90’ların başında çöken Sovyet Sosyalist paradigması ve akabinde 1. körfez savaşı sonrası hızla gelişen kültürel- finansal Amerikan hegemonyası, kültür, ekonomi, entelijans, finans ve değişmeli olarak, militarist yapılar üzerine komforla kuruldu. Clinton dönemi ve tarzı da bu değişim ve bolluk sürecine uygun tavırlarla bu gelişimi destekledi. Ancak sistemin ilk açmazı boy gösterdi, soğuk savaş dönemi boyunca askeri yatırımlarla ayakta duran, ağır sanayi gibi sektörleri önemseyen sistem neoklasik bir rütuşla tekrardan militarist ögeleri de sisteme eklemeyi zorunluluk saydı ve dönemsel değişimlerle gelişen Kültürel–Finansal Amerika, Militarist-Askeri Amerika diyalektiğini yarattı. Böylece 90’lar boyunca 1. Körfez Savaşı, ulus devletlerin içindeki kontrgerilla örgütlenmeleri ve balkanlardaki Yugoslav karışıklığı ile yetinemeyeceğini anlayan silah baronları yeni bir çıkış yolu bulmuş oldu. Bu yeni düzene paralel olarak Amerika 2000 Kasım ayında, son derece şaibeli ve şüpheli bir seçimle ve 300 milyonluk ülkede binlerle ölçülebilecek çok az bir farkla George Bush’u, Al Gore’a karşı başkan olarak seçti. Bu milat ise kültürel-finansal hegemonyadan askeri- militarist tabanlı hegemonyaya kayış sürecini başlatmış oldu. Kısacası Dna kodunu çözen, yapay organ üretebilen, bilişsel devrimini tamamlayan, hatta koyun kopyalayan( Dolly) akıl, diğer yandan da silah ve bomba kopyalamayı sürdüren bir milenyum geçişi uygun görmüştü biz sefil kullarına. Bir yandan bilimsel gelişim, bilişim ağı ve benzeri temeller öne atıldı diğer yandan tüm bu teknolojiler, insan kontrolü, otomatizasyonu ve savaş teknolojileri ile tam anlamıyla militarist endüstriye entegre edildi. Petrol, emtia, hisse senedi ve borsa konusunda bizzat gizli örgütler tarafından tasarlanmış uzmanlar eşliğinde manipulasyonlar yapıldı, bazı seçilmiş ekonomiler batırıldı. Muhtelif 3. Sınıf dünya ülkelerine süper yetkili bakanlar atandı ve gecelik faiz yüzde 1000’lere fırlatılarak, borsa manipulasyonları yapılarak ve bankalar hortumlanarak refah elde etme gibi inovatif, deneysel ekonomik modellemeler üzerine çalışmalar yapıldı. Tüm bu süreç sürerken militarist ve silah endüstrilerine yılda yaklaşık 2 trilyon dolar ayrıldı. Birey ve emek, sermaye ve finans karşısında bir kez daha ezildi ve yok edildi. Bireye bir yandan özgür ve seçkin olduğu ve tüketmesi gerektiği güdüsü pompalanırken diğer yandan içten içe yozlaşması, erdemlerini yitirmesi ve bireyin içten içe çürümesi sağlandı. 2001 Kasım’ında Afganistan, 2003 Mart’ında Irak, 2006 yazında Lübnan, tüm milenyum boyunca Filistin, 2011 yılında Libya ve daha nicesi Tomahawk füzeleri ile doyuruldu. Batının akil adamlarının yarattığı sorunları, batının akil adamlarının beslediği teröristleri öldürerek yine batının üstün ve akil olan adamları çözmüş oldu. Bizler yani bizzat oryantalist Ortadoğu toprak sahipleri ise bu dahice çözümlemenin konu mankenleri olmakla şereflendirildik sadece. Daha sonrasında da 2001 yılında Condelezza Rice’ın öngördüğü gibi Ortadoğuda sınırı değişmemiş ve deforme olmamış ülke kalmadı. Bunu deforme olmamış, steril bir Ortadoğu kalmadı şeklinde de dilimize çevirebiliriz.. 

  2008 mali-finansal kriziyle yeni bir açmaz yaşayan sistem değişik çıkış yolları aramakta. Ve rastlantı o dur ki Amerika yeni bir seçim arifesinde yeni paradigmasını seçmeye hazırlanıyor. Bu açmazın çıkış yolları için de 2010 yılından itibaren sistematik bir değişim sürecinin, ‘Arap Baharı’ adı altında tertiplendiğini görebiliyoruz. Twitter ve Facebook ile örgütlendikleri varsayılan, yılların suskun ve mağrur kitleleri birden bire hareketlendi. Dünya ilk bilişsel bazlı sentetik devrimlerini izler oldu. 2003 yılında naklen yayınla Bağdat’ın Bombalanmasını, çekirdek yiyip çay içme soğukkanlılığında izleyen bizler yaklaşık 8 yıl sonra bu kez de Tahrir Meydanın yanışını aynı soğukkanlılıkla izleyebildik. 

 Tüm bu kompleks ve görece sıkıcı tarih bizzat akil adamlar eliyle yazılırken de aynı zamanda birçok önemli mesele daha oldu. George W. Bush scooterdan düştü. Obama cocuklarla basketbol oynayıp şirinliğine şirinlik kattı. Shell açtığı yeni petrol kuyularıyla Meksika Körfezinin içine etmeye devam etti. Kaddafi yerlerde süründürülerek, Bin Laden Seal Team’in üstün operasyonuyla kurşuna dizilerek öldürüldü. Oliver McCain Obama’yı suçladı. Sarah Palin ırkçı söylemleri ve garip davranışlarına tam gaz devam etti. Kemal Derviş Brooking Enstitü başkanı oldu. Oliver Straus Kahn hizmetçisine tecavüz etmekle suçlandı. Tüsiad başkanı Ümit Boyner Osman Baydemir’le halay çekti. Bülent Arınç ağladı. İleri demokrasi ilerledi. Abdullah Gül Afrika gezine çıktı, Hayrünnisa Gül ile egzotik tabanlı aşk güncellemeleri yaptı. Türkiye bu dönemde toplam 1000 şehit verdi. Türkiye’deki ve dünyadaki dolar milyarderi sayısı hızla arttı. Ali Ağaoğlu boğazdaki yalılarına bir yenisini ekledi. Doğalgaza, elektriğe yine zam geldi. 1980 darbesi sonrası olağanüstü yetkilerle ve geçici bir süreliğine vergi mevzuatına eklenen Ötv ve Kdv lineer artış grafiğine ve kalıcılığına yine bok sürdürmedi… vs vs..etc.. 

 Ve makrokozmosun nitelikli sömürüleni sen dostum, hep biraz daha eridin ve ölüme bir adım daha yaklaştın.. Alışveriş yaptın ve ürün barkodlarının ‘biip’ seslerinde mutluluk aradın ama bulamadın, durmadan fatura ödedin, haberleri izledin içini sıktın, her metroya binişinde ya şimdi bomba patlarsa korkusu ve kaygısını yaşadın, banka kuyruğunda terledin, sinirlendin, otobüs kalabalığında nefessiz ve güvensiz kaldın, çeşitli kurum sınavlarına hazırlandın ve hiçbirini kazanamadın, stresten hasta oldun kilo aldın, saçma sapan yerli ve yabancı yapım dizilerle zamanını öldürdün iyi hissetmeye çalıştın, çeşitli kamu görevlileriyle sıkıntılar yaşadın ama çözümsüz bir hayal kırıklığıyla evine döndün. Bir işe girip sırtımı sistemin hegemonyası bir şirkete dayayayım dedin ama sanırım kendine kendi ellerinle dayanılamayan bir kısır döngü yaratan oldun. Trilyonlarca doların sadece silah üretimi için harcandığı bir ekonomide bin liracık bir maaş ve altmışlı yaşlarında alabileceğin bir ssk primini hesaplamaya adadın kendini, avundun. Eridin dostum, eridik hep beraber. Sistemin çözünürlüğü artarken bizim ölünürlüğümüz arttı, sen de farkındasın. 

 Ve her şeye rağmen inanıyorum ki bu makrokozmosun engellenemez bir adalet duygusu ve sistematiği var. Ve öngörülüyor ki son yirmi yılda yaşanan saçmalıkları ve insan bencilliğini kaldıracak bir ekonomik veya yaşamsal faaliyet alanı kalmadı. Bu gezegen yardım sinyalleri veriyor, Amerika’da bile besin kıtlığı ve doğa tahribatının boyutu her geçen gün artıyor. Uyuşuk morfinlenmiş milyonlarca ot beyinliye rağmen insiyatif alıp haykırabilen aktivist kitlelere artık rastlanabiliyor. Antimilitarist yeni bir anlayışla daha dosthane, barışçıl ve temeli sağlam bir düzenin ilk adımları atılabiliyor. Tüm manipulasyonlara, sabır taşıran gündem maddelerine, aklımızı yitirmemize neden mutlak mantıksızlıklara ve tüm deformasyona rağmen bu gezegen kendini yavaş yavaş yeniliyor. 

  Bir gün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Ülkeleri aynı zamanda Dünyanın en büyük silah tüccarları olmadığında, trilyonlarca dolar militarist veya güvenlik eksenli harcanmayıp sağlık, eğitim ve kalkınma gibi konulara ayrılabildiğinde, Ortadoğu kıpkırmızı akan kanlı nehirlerinden kurtulduğunda, herhangi bir G-20 ülkesi başkanı takım elbiselerle her yıl toplanıp şık kokteyllere katılmanın bu dünyaya ne kattığını sorguladığında, yerel hükümetlerimiz bilimsel ve insani bir kalkınma planı oluşturabildiğinde ve bir vizyon edinebildiğinde, yerel coğrafyanın şiddet sorunlarının askeri ve militarist bir temelden ziyade barışçıl, sosyolojik ve kucaklayıcı yöntemlerle çözülebileceği anlaşıldığında, farklı olanların sistemin dışına itilmeyip sistemin görseline renk ve ahenk kattığı anlaşıldığında. Hakkari’deki ve tüm doğu bölgelerindeki güzel kızlarımız dayı, amca, töre eksenli ensest-namus çelişkisi kalıplarından kurtulup Hakkari sokaklarında özgürce keman, viyolonsel veya kontrbas çalıp şarkı söyleyebildiğinde, ve tüm sistemi yönetenler taktıkları kravatların beyinlerine giden kan akışını yavaşlattığını fark ettiğinde bu Dünya ve bu ülke daha güzel bir yer olacak. İşte o gün bizler yeni sistemin aranan, yetişmiş ve kültürlü bireyleri olacağız.. Önümüzdeki on yılların büyük aktivisti, umudunu kaybetme.. Binlerce yıllık insanlık tarihinin düştüğü bu bok çukurunu kapatacak ve yeni bir insiyatif alıp Dünyayı rayına sokacak güzel yürek sende var.. Kıymetini bil, yalnız değilsin dostum.. Yalnız değiliz.

 Her şeye rağmen ; nefes alıyorsak hala umut var demektir…




Sevgiler,

 Nevzat Onur Çapalov