Hürriyet

25 Kasım 2012 Pazar

Vicdani Net

Vicdanî ret : Bir bireyin politik görüşleri, ahlaki değerleri veya dinsel inançları doğrultusunda zorunlu askerliği reddetmesidir. 

 ‘ Her Türk asker doğar ’, ‘ Her şey vatan için ’, ‘ Ne mutlu Türküm diyene’, Şehitler ölmez, vatan bölünmez’ gibi kalıplaşmış inançlar ve dogmalarla büyütülmüş bir toplumun görece açık fikirli gençleriyiz. Ama ne kadar açık fikirli olursak olalım, ne kadar özgür düşünceye önem verirsek verelim, bilinçaltımızın bu taşlaşmış kalıplar ve onların türevleriyle dolu olduğu gerçeğini yadsıyamayız. Evet beyinlerimiz, kitaplarımız, resmi tarihimiz, ailelerimiz, öğretmenlerimiz, okullarımız, siyasetçilerimiz, önderlerimiz ve bu toprağa ve bizlere hükmeden neredeyse tüm etkenler Osmanlıdan ve diğer eski geleneklerimizden miras kalan dinsel ve sosyal unsurlar ile Cumhuriyet Dönemi iklimi ve öncesindeki İttihat ve Terakki anlayışıyla süslenmiş militer unsurlarla iç içe geçmiş ve bilinçaltlarımızdan beyin hücrelerimize kadar içimize başarıyla işlemiştir. Dolayısıyla kendisini büyük ölçüde muhafazakar, müslüman, vatansever, mütedeyyin, şehitlerine ve ecdadına bağlı, dindar vb sıfatlarla tanımlayan bir toplumda vicani ret ve antimilitarizm gibi kavramları bırakın tartışmayı ağzımıza almak bile cesaret ister hale gelmiştir. Ama şu da bir gerçektir ki nasıl 15. Yüzyılda yapılan uygulamalar o günün şartlarına göre uygun ve erdemli bulunsa da bugün bakıldığında saçmalıklar yumağı olarak görünüyorsa, Nasıl ki Dünya Savaşları dönemlerinde sınırlarını 3-5 km genişletme hırsıyla savaş sirenleri çalanlar bugün o dönemki uygulamaların saçmalıklarını fark etmişlerse bizler de beynimizi kemiren bu dogmalardan elbette bir gün kurtulacak ve yersiz yere hayatlarımızı hiç tanımadığımız ve sıcak bulmadığımız ve hiç tanımayacağımız ve sıcak bulmayacağımız yersiz ideoloji ve inançlarla geçirmekten vazgeçeceğiz. Çünkü insanın ecdadından, önderlerinden, öğretmenlerinden, siyasetçilerinden, şehitlerinden ve diğer garnitür unsurlarından çok daha önemli bir değeri var ki o da kendisi ve tüm engellemelere rağmen gelişmeye çalışan aklıdır. 

 Askerlik ve militarizm tarihini incelemek ve detaylı olarak irdelemek sanırım basit bir bloğun kapasitesini aşacak bir durum. Ama en azından Dünya tarihinin kanla yazılan, şiddet içeren, dil din ırk ve etnik kökenli ayrım yaratan koşullarına çanak tutan ve bu durumlardan beslenen yegane unsurun insanlığın kendini bildiğinden beri militarizm, askerlik ve savaş kavramları olduğunu kolayca anlayabiliriz. Bütün insanlığı bir kenara bırakalım sadece şu gün itibariyle bile trilyonlarca doların militarist harcamalara ayrıldığı, vergilerimizle ayakta durak devletimizin bile bu paraları patriot füzelerine harcadığına tanık olmaktayız. 

Üzülerek ve hatta bazılarınızı sinir ettiğimi bilerek belirtiyorum ki her Türk asker doğmaz, zaten her doğan Türk doğmaz bu coğrafyada. Veya bilimsel ve biyolojik bir etnik köken analizi yapmaya kalkarsanız genetik olarak Türk tanımına tam olarak uyan ( Kafatası çapı, kemik yapısı, saç ve göz rengi ve diğer spesifik özellikleri ) bir birey bulmanız imkansıza yakındır, birbirine karışmış şu gen havuzunda. Velev ki bu birey Türk doğsun, o zaman da asker veya askeri unsurları sever olarak doğmaz, en azından Türk kökenli olarak tanımlanabilecek beni bile ele alırsak. Yine üzülerek belirtiyorum ki şehitler de ölür, vatan da bölünür. Hem de öyle bir bölünür ki hücreleri atomları kıskandıracak cinsten bölünür. Kendi vatan ve toprağının sonsuza kadar baki olacağına olan uyuşuk inanç 19 . ve sonraki Yüzyılların dayattığı Ulus Devlet paradigmasının türevleri olan bizlerin kafasında hala gerçekçiliğini koruyor olabilir ama Dünya Tarihine ve sosyal ve siyasal değişimlere biraz meraklı biri görebilir ki bu gezegen de değişmeyecek tek şey hareket ve değişimdir, ve bu değişim ve aktivasyon yaşadığımız şu günlerde hiç olmadığı kadar hızlı yol almaktadır. Şehitler de ölür, bu tam bir alt kültür tesellisidir, fakir ailelerin fakir çocukları genelde militer bir saçmalık uğruna dağlarda ölür, sistem de onları bu ölümlerin aslında ne kadar kutsal ne anlamlı olduğuna inandırır. Oysa dünyada kutsal bir ölüm yoktur, bu aptal ve sığ inanış insanın her bir hücresinin canlılığına karşı olduğu gibi her zaman hayatta kalmaya uğraşan bilinçaltı ve tüm diğer kompleks sistemlerinin amacına da karşı gelmektedir. Bilimsellik, akıl, mantık, duygu kısacası ele alabileceğimiz tüm parametreler açısından ölüm saçma, istenmeyen ve kötü ve yoksunluk yaratan bir durumdur. Askeri ölümü kutsamak da bir züğürt tesellisinden öteye gitmemektedir. Bir diğer saçma inanış da her şeyin vatan için olduğu görüşüdür. Bu aptal tezi çürütmek için sadece bir adet mantık içeren soru yeterlidir ’ Herşey Hangi Vatan İçin ? ’. Yaklaşık 200 tane ülkenin bulunduğu bu gezegende hangi narsist duygularla en değerli toprak parçası veya coğrafyaya bizim sahip olduğumuzu iddaa edebilliriz ? Peki her şey hangi vatan için ; Amerika Birleşik Devletleri İçin mi, Türkiye Cumhuriyeti İçin mi, Demokratik Kongo Cumhuriyeti için mi ? Bu saydığım vatanlardan hangisi için ölmeye değer, veya hayatımızım en değerli dönemini askeri bir karakol altında harcamaya neden olan kutsallığa hangi akıldışılık bizi inandırabilir ? Vatan ne kutsal bir mittir ne tapılması gereken bir kavramdır. Devlet, cumhuriyet, vatan, millet ve diğer tüm benzer argümanlar insanların daha mutlu ve daha sistematik yaşamasını öngören veya öngörmesi gereken insan icadı kavramlardır. Yani ölmeyi istediğimiz, kutsal olduğuna inandığımız, ecdadımız diye saygı duyup ‘ yakarız, yıkarız’ nidalarıya aklımızı yitirdiğimiz tüm bu kavramları insan aklı üretmiştir. Evren bundan yaklaşık 12 milyar yıl önce oluştuğunda vatan diye bir kavramı üretmedi, veya bu kavramlar beyinlerimize zeplinler vasıtasıyla ve büyük kutsallıklar sonucu inmedi. İnsan beyni ürettiği ve işe yaramadığını gördüğü sistemleri halkların ve sosyal kitlelerin beynine çeşitli hilelerle soktu ve bu kavramları kutsallaştırdı. Hatta daha da ileri giderek din kavramının da gayet rahatlıkla bu eksende tartışılabileceğini düşünüyorum. Eğer ‘cihad’ maksadı altında bize yeri geldiğinde ölmeyi emreden dinlerimizin büyük bir bölümünün inanılanın aksine insan hayalgücüyle ve çeşitli manipulasyonlarıyla şekillendiğini anlayabilsek her şey daha farklı olabilirdi. O zaman aynı dine mensup iki meshebin niye birbirini öldürdüğünü veya bu kadar kutsal ve tartışılmaz doğrulardan oluştuğuna inandığımız bu kutsallıktan nasıl yüzlerce mezhep, tarikat doğabildiğini veya aralarında nasıl bu kadar ayrılık olabilidiğini daha iyi irdeleyebilirdik.

 Konuyu dağıtmadan başlık eksenine toplarsak ben bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ve genciyim. Ve ülkemin tarihsel açıdan diğer hiçbir ülkeden ne bir eksiğinin ne bir fazlasının veya kutsiyetinin olduğuna inanmıyorum. Bana kutsal, peygamber ocağı diye anlatılan askeriyenin doğru, dürüst, eşitlikçi ve namuslu olduğuna inanmıyorum ( Bütün yargılanan general veya subayı suçlamak istemem ama bir ordunun neredeyse yarısı kontrgerilla yapılanmalarından, geçmişte yaptığı darbelerden veya ekonomik manipulasyonlarla nasıl zengin olduğu gibi şüphelerden yargılanıyorsa, bana kimse bu kurumun yüceliğinden bahsedemez ) Bana güvenmem gerektiği konusunda baskı yapılan Polis Teşkilatının, Beyoğlunda Festus Okey’in, Halaskargazi’de Hrant Dink’in ölümüne nasıl göz yumduğunu gördüğümde, bana anlatılanların yalan olduğunu ve bu kurumun da güvenilir veya kutsal bir yanı olmadığını anlıyorum. 



Kısacası ben 24 yaşımda bir açık fikirli birey olarak, ömrümün en verimli çağını asker ocaklarında veya karakollarda geçirmek istemiyorum. Askerliğimi yapmamın bir fırsat eşitsizliği yaratacağı düşüncesinin de herhangi bir sağlam temele oturduğunu düşünmüyorum. Askere giden insanlar arasındaki eşitsizliği görmezden gelip ( Mesela Hakkari ile İzmirde askerlik yapanlar eşit midir şart olarak ?), veya alenen yapılan cinsiyet ayrımını görmezden gelip benim askerlik yapmayarak eşitsizliğe yol açtığım söylenemez. Vatan borcu kavramının da kabul edilebilir bir yanı olduğunu düşünmüyorum, çünkü ne ailem ne de ben bu dünyaya gelirken herhangi bir senet veya çek imzalamadım, bir antlaşma yapmadım bu vatanla veya diğer başka vatanlarla, savaşacağıma dair. Borcum olan tek şey eğer inanıyorsam Tanrım, veya evrenin ve doğanın kendisidir. Tüm bu söylemlerimi de havada bırakmıyor Birleşmiş Milletlerin, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği ve Avrupa İnsan Hakları kararlarına ve yüce olan tek şeyimizin olan insan aklına ve onun gücüne dayandırıyorum. Avrupadaki vicdani ret hakkı olmayan sayılı ülkelerden oluşumuzdan da utanç duyuyorum. Kimse ve hiçbir güç benim veya bir başkasının hayatını hangi kriterler göre yaşayacağını dikte edemez ve boyunduruk altına sokamaz. 'Bu coğrafya savaşa yatkın', 'Biz vatanı korumazsak kim korur' lafları benim veya özgür bireylerin sorunu değil. Devlet kavramı ekonomik sıkışıklıklarına ekstra vergilerle nasıl çözüm buluyorsa, güçsüzlüğünü nasıl militer orduları veya polisiyle kapatmaya çalışıyorsa, kendine göre nasıl hukuku şekillendirebiliyorsa stratejik veya jeopolitik sorunlarına da bir şekilde çözüm bulabilir. Bu coğrafya terörle veya savaşla sulanıyor diye ben yaşam hakkımdan veya özgürlüğümden vazgeçmeyeceğim. Özgür hiçbir birey de vazgeçmeyecektir. 

Dünyada askeriye ve militarizm kavramından daha gereksiz bulduğum tek kavram, onu sorgulamak yerine yücelten sığ akıl kavramıdır. Dünya bir gün silaha ve savunmaya harcadığı parayı aydınlık beyinler oluşturma emeli için harcarsa güneş her zamankinden daha parlak doğacaktır. 

 Silahsız ellerin ve düşünen beyinlerin artması dileklerimle. 





 Saygılarımla, 
Nevzat Onur Çapalov

Hiç yorum yok: