Hürriyet

27 Nisan 2013 Cumartesi

Barış Süreci Eleştirisi- Kürt Realitesi


Biliyorum son aylarda yaşanan süreç birçoğunuzu rahatsız ediyor. Militer düşkünlüklerle, marşlar savaşlarla, silahlar bandolarla büyümüş herkes ve paralelinde her ülke farklı tavır, değişken fikir ve aykırı duruşlara tarih boyunca çok mesafeli durmuştur bu bir gerçek. Hele ki 36-42 kuzey paralelleri ve 26-45 doğu meridyenleri arasındaki bizler  bu milliyetçi, militarist içerikli katı paradigmalarla büyüdük ve ben dahil her birimize, kendini ortalama bir Sunni-Türk olarak tanımlayan büyük çoğunluğa, farklı olanı anlamak ve empati kurmak ütopik bir bakış ve duruş olarak lanse edildi yıllar boyunca.

Çevremizdeki etkiler, eğitim sistemimiz, ailelerimiz Dünya ve Anadolu toprağının genel durumu, kaynağını ‘Kurtuluş Savaşı’ temelinden alan Cumhuriyetimiz, milliyetçi ve zaman zaman ırkçı söylemleri oy potansiyeli olarak kullanmaktan çekinmeyen siyasi figürlerimizle kendi vatandaşımıza yabancılaşıp, aslında insan beyninin bir ürünü olan üniter ulus devlet temelini kutsallaştırdık. Kendi beyinlerimiz, algımız, görüşlerimizin tüm Anadolu toprağında kanıksandığını varsaydık ve mesnetsiz varsayımımız sonucu dışarıda kalan kitleleri de doğal bir sonuç olarak yok saydık.

Nasıl ki bir insan vücudu, psişesi, psikolojisi içine attığı, bastırdığı, anlatamayıp sakladığı sorunları türev davranışlar yoluyla dışa vuruyorsa bu Cumhuriyet Paradigması ve tartışılmaz üniter devlet, ulus devlet ilkesi yüzünden 80 yıldır bilinçaltımızda sakladığımız ve bastırdığımız dürtüler sosyolojik ve siyasa temelli dışavurumlarla Anadolu toprağından yüzümüze fışkırıyor, adeta toprak dertlerini kusuyor.

Ermeni meselesi ve 1915 yılında yaşanan talihsiz olaylar, katliamlar. Azınlık haklarıyla ilgili sorunlar, Cumhuriyet kuruluşu ve Jakoben Üst Yapı reformlarıyla belli bir kalıba sokulmaya çalışılan kitleler ve halk, darbeler ve militer unsurlar ile yok sayılan fikirler, din baskısı altında ezilen ve dönüştürülen kitleler gibi onlarca hatta yüzlerce mesele ve görece azınlık sorunu Anadolu toprağında son yüzyılda yaşanmıştır. Ve an itibariyle gündemimizi meşgul eden, 25 yıllık bir savaş döneminin ardından bugün farklı bir yöne evrilen ‘Kürt Meselesi’ ise belki de bu sorunların en somut ve net dışa vurum örneğidir.

Kürt etnisitesini, kökenini, epistomolojisini, derinliğini anlatmak uzun ve yorucu olacaktır. ( En azından bu halkın dağdaki kart-kurt seslerinden oluşmadığını bilecek zeka düzeyinde olanlar için. Kişisel ve ilkesel olarak da ulusların ve halkların kökeninden çok günlük pragmatik yaşayışlarına odaklanmak ve bu konuda bir çözüm üretmek gerekliliğine inanıyorum.) Dolayısıyla tarihi çok derinlere uzanan bir halkı irdelemekten ziyade sürecin evrildiği günümüz koşullarının ve geçmiş 20 yılın bıraktığı izlere değinmek daha yerinde olacaktır.

Kendini Müslüman ve milliyetçi olarak tanımlayan, klasik Türk öğretileri ile yetişmiş bir birey için zor olduğunu biliyorum ancak Kürt kavramı 15 milyonluk Anadolu, 40 milyonluk Ortadoğu nüfuzu için bir realitedir. Kürt Sorunu dediğimiz kavram da en 5 coğrafyaya yayılmış kabul edilmesi gereken bir kimlik sorunudur. Bu gerçekliği Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa, Ortadoğu Devletleri ve Türkiye nasıl etkilemektedir tartışılmakla birlikte çok Atatürkçü, çok laik- Kemalist, çok milliyetçi, çok dindar veya çok …… olmamız bu realite ve jeopolitiği değiştirmeyecektir. Bir diğer kabul edilmesi gereken argüman şudur ki PKK, PYD, PJAK, HPG ve diğer tüm alt ve yan kollarıyla, zaman zaman bu organlarla çok uyumlu olmasa dahi, Kürt Hareketi başarılı bir siyasal ve devrimci harekettir. Bu başarısını 30 yıldır, Ulus Devlet çizgisinden bir santim taviz vermeyen bir devletin 1 numaralı gündemini oluşturmasından anlayabiliyoruz.

Bir diğer kabul etmemiz gereken realite de bu örgüt ve hareketin üst komuta kadrosu ve siyasa heyeti teknik, bilgi donanım açısından son derece gelişmiş bir topluluk olduğudur. Bu topluluğun, 2003 yılı sonunda iyiden iyiye değişen Ortadoğu ve Irak dinamiklerine göre, Kuzey Irak’ta kurulan Bağımsız Kürt Devletinden tutun da Suriye Kürt Hareketi kollarına, Türkiye’deki meclis topluluğuna ve halk desteğine kadar bu değişen dinamikleri çok iyi okuduğu ve gelinen süreçte kendi açısından karlı çıktığı bir gerçektir( Kendi içindeki çelişkileri, en azından sosyalist tabanlı başlayan mücadelenin İslam ekseninde vücut bulması gibi abeslikleri de göz önünde bulundurmak gerekiyor elbette). Yıllarca militer yollarla çözülmeye çalışılan bu düğüm gün itibariyle terörist, muhalif, aktivist, anarşist, sosyalist hangi sıfatı uygun görüyorsanız görün o örgütün strateji değişikliğiyle ve devletin de duruma bakışının değişmesiyle en azından siyasi düzleme taşınıp, askeri ve militer düzenden kısmen kopan bir mücadeleye dönüşüyor. Bu duruma da bazı halk kitleleri ve partiler destek verirken bazıları şiddetle karşı çıkıyor. Ancak ne dersek diyelim, hangi görüşü paylaşırsak paylaşalım, bir şehit yakını da olsak, bir örgüt mensubunu da tanısak, bir sosyalist de olsak, bir ülkücü de olsak şu anki jeopolitiği, siyaset temelini ve eksenini, tarihin akışını ve durumun ana hatlarının iyi irdelemeliyiz. Tüm Dünya’da değişen olgular, birey ve azınlık hakları kavramı, birey devlet çelişkisi kavramı, devletlerin pragmatik faydalarının eleştirileri, ekonomik varoluş çabaları nasıl revaçtaysa ve bazı sınırlar, bazı devlet yapıları, bazı liderler bu dönüşüm uğruna değişiyorsa, bu realitelerden bizi uzak tutacak veya bizim bu sistemlere entegrasyonumuzu engelleyecek bir argümanımız yok. Sorun 35 yıl önceki kuruluş hareketlerinden bugünlere ulaştı, bu süreçte hem Türk halkı hem Kürt halkı hem örgüt hem devlet birçok travma yaşadı ve bugün halihazırda elimizde olan real politik bu. İdeolojilerimizi, kuruluş paradigmalarımızı veya beynimize yıllarca kazınmış tabuları bir müddet kenara bırakabilirsek çözüme hem bireysel hem kitlesel bir katkı koyabileceğimizi düşünüyorum.

Bir şehit ailesi nasıl ki kaybı ve travması için ağlamakta haklıysa bir Kürt köylüsü de yıllarca gördüğü şiddet ve yok sayılma politikası için haykırmakta haklı. Bir milliyetçi Türk nasıl bazı kaygılar taşıyorsa, bir Kürt vatandaşımız da tam olarak benimseyemediği ve ideal şartlarda elde edemediği kimliği için kaygılanmakta haklı. Yıllarca mayınla, kanla sulanan topraklarda bugün yatırım yapma fikri doğmuşsa, savaş veya hak arayışı her ne dersek diyelim artık eldeki silahlarla değil akıldaki fikirlerle yapılma noktasına geldiyse, zorunlu askerlik görevi için atanmayı bekleyen gençlerin kaygıları dinme noktasına geldiyse, Diyarbakır cezaevinden tutun da Roboski’ye kadar yaşanan acılardan en azından bir müddet uzaklaşma şansına eriştiysek bu şansı iyi kullanalım derim. Kalkınmış bir Doğu, mayınlardan temizlenmiş ve ticarete açılmış sınırlar, turizme açılmış dağlar, tamamen olmasa bile en azından bir nebze temizlenmiş zihinler, feodal tabulardan, eğitim sorunu ve gelir eşitsizliğinden kurtulmuş bir ülke hayali uzun zamandır hiç bu kadar gerçeğe yakın olmamıştı.

KCK davası saçmalığıyla haksız yere yargılanan,’Kürt’ kelimesini kullandığı için hapis yatan, düşüncelerinden dolayı tel-in edilen aydınlarımızın utanç verici yargılamalarından kurtulmamız çok da uzak değil.


 Şimdi sormak istiyorum, Sırrı Süreyya Önder’in de bir mülakatında bildirdiği gibi, kutsadığımız, toz kondurmadığımız, tabu haline getirdiğimiz Cumhuriyet ve Ulus-Devlet kavramı  Konya’daki şeker işçisine ne verdi ? Roboski’deki köylüye ne verdi ? Gaziosmanpaşa’daki yoksula ne verdi ? Bağrı şehit acısıyla yanan şehit ailelerine ne verdi ? Kürt olduğu için işkence gören tutuklulara ne verdi ?.. Elbette dikkat çekilmek istenen kavram Cumhuriyet veya kurucularının, yönetenlerinin kötülükleri değil, ama bu yaratılan sistemlerin hepsi insan beyninin ürünü ve tıkandığı noktalarda ve açmazlarda yeni bir rotaya evrilmek zorunda. Kutsal olan tek şey insanın kendisi, yarattığı kavramlar değil. Ve tabi ki hiç bişey değişmez , dönüşmez değil, Cumhuriyet hatta demokrasi bile.

Velev ki Başbakanı sevmiyorsunuz ( Ve açıkçası ben de hiç sevmiyorum ), velev ki terörle pazarlık olmaz diyosunuz, olsun. Bu sürece dahil olmak için ne akil insanlara ne başbakana ne de İmralı’ya ihtiyacınız yok. Bu çözümü milyonlar, Kürt ve Türk halkı barış içinde tartışarak bulacaktır. 40 yılın hatta son yüzyılın kötü birikimi ve mirası belki bir ayda değil ama mutlaka birgün çözüme kavuşacaktır. Bu konu hakkında, kangren haline gelmiş bir mesele hakkında tartışılacak, konuşulacak çok derin konular olduğu açık ve arkası hepimiz tarafından getirilecek( En azından kendi adıma bu blog tarafından).

Şimdilik elimizdeki somut verilerle ;
Mayınsız, bombasız, şehit habersiz, Heron’suz, kavgasız ve tabusuz, bol fikirli ve tartışmalı bir bahar diliyorum.


Unutmayalım ki barış içindeki bir Güneydoğuya hem Türk hem de Kürtlerin çok ihtiyacı var.

Bu bahar net bir çözümün baharı olmasa bile ne olur  en azından barış baharı olsun…



Sevgilerimle,
Nevzat Onur Çapalov

Hiç yorum yok: