Hürriyet

29 Kasım 2013 Cuma

Büyük Patlama I


  Hiç uzatmadan, çok derin analizlere girmeden daha yüzeysel ve hızlı şekilde gittikçe karmaşıklaşan gündeme dair tahminlerimi ve analizlerimi sunacağım(Pek de kısa değil aslında :). Yine çok kısa bir son 15 yılın ufak tahlilini yapıp elbette. Çünkü büyük resmi anlamak ( Ki bunu anlamamız, elimizdeki imkan ve verilerle her ne iddia edersek edelim zor) için, en azından bir nebze çözümleyebilmek için, geçmişle bağının yakalanması gerektiğini düşünüyorum.


  Öncelikle Türkiye siyaset denklemi yurtdışı iklimine göbekten bağlı. Bu elimizdeki Osmanlı İmparatorluğundan beri varolan somut veri. Diğer yandan dış iklim finansal aktörlere bağlı. Siyaset tarihi iktisat tarihine bağımlı, ve bu paralelde gelişiyor. Bu da elimizdeki ikinci somut veri.  Ve özellikle Reform Rönesans ve ona eklemlenen Sanayi ve Fransız Devrimi dizgesi yeni bir paradigma ve bunun yönetenlerini bu eksende bu paradigmanın yönetenleri olarak sisteme yerleştirdi. İşte tam bu noktada yaşanan kaos, savaş, siyasi kriz gibi olayların olağan akışında ve şaşılacak derece sürpriz gelişmediğini kabul etmeliyiz. Elbette Dünya’yı yöneten 10 kişilik bir rafine baron timi yok ancak yaşadıklarımız da saf, pürüzsüz ve temiz değil. Bu noktadaki paranoya-Realite ilişkisini iyi ve dengeli kurmak gerektiğini düşünenlerdenim.
  
  Son 15 yılın tahliline başlarsak, 28 Şubat süreci, askeri hegemonya, bolca yanlışı olan bir Refah Hükümeti ile 2000’li yıllara girdik. 1999 yılının 16 Şubat'ında Abdullah Öcalan’nın uzun uğraşlar ve diplomatik krizler sonucu Kenya’da yakalanması da bu sürecin çok önemli olaylarından biriydi. Bu rüzgarla bir koalisyon hükümeti dizayn edildi, ciddi bir ulusal hava estirildi. O dönemler ülkenin havası çok daha kolay değiştirilebiliyordu gizli erkler vasıtasıyla(Hoş bu dönemde de tersine bir hava değişimi yapmak iktidar medyasıyla kolay görünüyor). Bir iki manşet, bir iki gazete kupürü ve TV yayını ulusalcı, militer bir iklim yaratabiliyordu. İşte tam böyle bir iklimde 1999 seçimleri ve DSP- MHP Öcalan fatihleri olarak ve onlara eklemlenen ANAP desteği ile koalisyon hükümeti kuruldu. Bu hükümetin en büyük şanssızlığının 1999 depreminin yaşanması olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye tarihinin en büyük felaketinde Marmara’da hayat, Körfezde sanayi, İstanbul’da finans durdu. 20000’e yakın ölü, onbinlerce yaralı ile ülke inanılmaz bir felakete sürüklendi. Bu felaketin acısı, toplumsal psikoloji ile birlikte finansal olarak da etkili oldu ve maliyet yaklaşık 20 milyar doları buldu. Bu zaten ekonomisi, altyapısı, vizyonu dar ülkemize inanılmaz bir darbe daha indirmiş oldu. Bunu izleyen süreç bu yaraları sarmakla geçti, ve bu paralelde milenyuma girdik. Bu dönemin realiteleri tuhaf Devlet Bakanlarının tuhaf çıkışları, Öcalan’ın süren davası, ekonomik dar boğaz, deprem vergileri, IMF Stand By antlaşmaları vb olarak sıralanabilir. Bunu takip eden 2001 yılı ise Türkiye için daha da vahim bir ekonomik tablo ortaya koydu. Krizin ayak sesleri duyuluyordu. Ve Şubat 2001’de bir Anayasa Kitapçığı Krizi bir ekonomik krize dönüştü. Sonrası malumunuz Kemal Derviş süper yetkilerle, meclis dışından olmasına rağmen Devlet Bakanlığına getirildi. İlk hedef onu TCMB’nin başına getirmekti fakat kendisi sınırsız yetki ve bakanlık talep etti, kabul edildi. Yeni reformlar, kemer sıkma politikaları, Başbakanlık önünde kırılan yazar kasalar derken tarihin döndüğü güne, Bana göre son Yüzyılın en önemli virajına 11 Eylül 2001’e ulaşıldı. Bu arada da finansal entelektüel eğilimli ABD’li Clinton paradigması, çok çok şüpheli bir seçimle Al-Gore’a karşı George Bush’un, Cumhuriyetçi, muhafazakar, militer paradigması ile yer değiştirmişti Kasım 2000’de.

  
  İşte tam da bu seçimlerden bir yıl geçmemişken henüz 11 Eylül yaşandı. Sistem finansal ihtişamı sergileyen Manhattan’ın ortasında ikiz kuleleri yerle bir etmişti iki saat içinde. Belki de aslında finansal para basma, bolluk ve bankacılık dönemini petrol, silah üretimi gibi yeni bir teze evriltiyordu bu kuleleri yıkanlar. Tabi kuleleri yıkanların Müslüman, gariban El Kaide’ciler olduğunu düşünürsek bu tahlili yapmak zor ama elbette 21. Yüzyılın başında ABD’nin Kapitalizm heykeli yıkılıyorsa dünya gözü önünde, bu El Kaide veya bi kaç fanatik müslümanın dinsel eğilimine sığdırılamazdı doğal olarak. İşin arkasında hala tam olarak çözülememiş ilişkiler ağı ve dünya finans ve siyasetini yönlendiren bir mega güç olduğu aşikardı. Ama her ne olursa olsun bu felaket ABD’ye binlerce ölü, onbinlerce yaralıya mal oldu. Unutmadan bir de 2 trilyon dolarlık bir bilanço çıktı ortaya. Irak petrolleri, Afgan Doğal gaz hatları, Orta Doğu’nun kontrolünü ele geçirmek bu zararı karşılar mıydı bilinmez ama sahneye artık George Bush önderliğinde, Dick Cheney kontorolünde yeni bir dönem konmuştu. Türkiye’ye dönecek olursak koasliyon hükümetinin zayıfladığı aşikardı. Ve 2001 Ağustos’unda Recep Tayyip Erdoğan, Abdüllatif Şener, Bülent Arınç, Abdullah Gül gibi fikir önderleriyle yeni bir siyasi akımın, milli görüşün yenilikçi kanadının siyaset sahnesine çıkmaya hazırlandığını hatırlıyoruz. Koalisyonun çatırdaması, Cem Uzan gibi güçlü figürlere ve muhalefetteki Tansu Çiller’e, ve CHP’ye de bir eğilim uyandırmış olsa da seçim anketleri seçimlere altı ay kala 3 Kasım 2002’ye dair Ak Parti’nin büyük zaferini gösteriyordu.
  
  3 Kasım 2002 gecesi de Türkiye tarihinin bir dönüm noktasıydı ve sandıktan yüzde 34 oy alan daha da önemlisi meclisin büyük çoğunluğunu ele geçiren bir siyaset gerçeğiyle yüzleşti herkes. Mesut Yılmaz, Bahçeli, Ecevit siyaset arenasından silinmişken, Çiller kıl payı baraj altında kalıyor, Cem Uzan ise büyük bir halk teveccühü görmesine rağmen kendisinin beklediği yüksek başarıyı yakalayamıyordu.
  
  O geceye ve sürece dahil hatırladıklarım şu anki Recep Tayyip Erdoğan’dan eser bile olmadığıydı. Daha kısık sesle konuşan, her kesime hitap eden, çok daha barışçıl bir dille yapıcı bir tutum sergileyen bir Başbakan adayı hatırlıyorum. Başbakan adayı diyorum çünkü seçimi kazanmasına rağmen Başbakan olamıyordu, Taa ki Deniz Baykal : ‘’ Bu yasayı meclisden geçirelim, altı aya ülkeyi batırırlar, biz başa geçeriz’’ deyip Siirt seçimlerini tekrarlatana kadar. Üzerinden onbir yıl geçti, ortada Baykal’ın adı bile kalmadı, hatta Baykal’ın hasımı Sarıgül CHP’nin başına geçmek üzere ama, henüz Baykal’ın Erdoğan hakkındaki temennisi gerçekleşmedi. Hoş artık gerçekleşse bile kendisinin herhangi bir şeyin başına geçecek karizma ve mecali kaldığını sanmıyorum.


  Dediğim gibi Başbakan yapıcı bir üslup benimsemişti başlarda. Başbakanın bu yapıcı tutumu sürdü. Karşısında muhalif bir Cumhurbaşkanı, sert bakışlı MGK Komutanları, siyaseti oyun hamuru haline getirmeye alışık bir baron ve medya takımı vardı. Adam stratejik davranıyordu ve şu günden geçmişe bakınca başarılıydı. Siyaset böyle bir şeydi, ‘Zamanı gelmeden konuşma, her şeyin bir sırası var. Bu bir diplomasi sanatı.’

  Benim hatırlayabildiğim kadarıyla bu uzlaşmacı tutum, aslında ülkenin derin toplantılarında bu şekilde sürmüyordu. Sert MGK toplantıları, darbe planları, hükümeti yıpratma çalışmaları başlamıştı. Ve gerçekten tam olarak anlayamadığım onca hengameden ve (Bu günkü kadar güçlü olmamasına rağmen üstelik) AKP nasıl yara almadan çıkmayı başardı, üzerine tez bile yazılır. Ama sanırım ne olursa olsun bir ilkeden asla taviz vermeyerek bunu başardırlar. Arkana ABD’yi al, gerisini izle ve gör. Cünety Zapsu’nun ‘Bu adamı deliğe süpürmeyin, kullanın’ dediği Başbakan özelleştirmeler ve serbest piyasa ilkeleriyle sermaye ve yatırımları hızlandırmış, Avrupa Birliği ile müzakerelere önem vermiş, Kıbrıs Sorununu kendi metotlarına göre çözmüştü.  CIA eliyle askeriyenin açıklarını ele geçirmişti. Yıl 2005-2006’ya geldiğinde ise yavaş yavaş askeri hareketlenmelerin ayyuka çıktığını da hatırlıyoruz. Askeriyedeki huzursuzluk, Şemdinli Olayları ve bu süreci izleyen Rahip Santaro cinayeti, Zirve Yayınevi baskını, Danıştay Saldırısı, Hrant Cinayeti ülkede bir toplumsal muhalefet oluşturmaya başlamış, AKP’nin elini zayıflatan kartlar çoktan dağıtılmıştı. Bu sürece yine Büyükanıt Paşanın Hilmi Özkök’den daha sert  olan tutumları damga vurmuştu. Tam da ülkede gerilimin arttığı, Cumhuriyet Mitinglerinin yapıldığı bir dönemde(Hala ulusalcı kanat güçlü, AKP henüz tam otoriteyi kuramamışken) asker bir muhtıra yayınladı ve bana göre bir çuval inciri berbat etti. İçkili bir kafayla Büyükanıt’ın bizzat hazırladığı iddia edilen bu muhtıra Ak Parti’ye 22 Temmuz 2007 seçiminde güç katmıştır. Ki o seçim bence AKP’nin en stratejik seçim zaferidir. Zaten bugün ülkede hissedilen otoriter ve totaliter eğilimlerin başlangıcının ve mirengi noktasının o seçim ve sonrası olduğu rahatça tespit edilebilir. Bu süreçten sonra sertleşen iklim ve hükümet daha radikal çıkışlar yapmaya başlamıştır, Ergenekon planını devreye sokmuştur, Cumhurbaşkanını Çankaya'ya taşımıştır.. Gerçekten bu ülkenin içini oyan ve yapısı çok derinlere uzanan bir örgütle bazı suçsuz muhalifleri aynı kefeye koymuştur ve bu sürecin sonunda bazıları haklı bazıları gülünç yargı kararlarıyla derin devlet ile hesaplaşıldığı iddia edilmiştir. Bu sürecin sonunda ise Ak Parti’ye açılan kapatma davası sadece bir oy farkla kabul edilmemiş, ve Ak Parti bir keskin virajı daha dönmüştür.
   


  Bundan sonraki dönemi de hızlıca özetlersek, 2008 Ekonomik Krizi,  2009 Yerel Seçimleri, Baykal seks videosu, 2010 Wikileaks olayı, 12 Eylül Referandumu, 2011 Genel Seçimleri öne çıkan başlıklardır ve bu olaylar arasında 2009 Yerel Seçimi ve 2008 krizi dışında Akp’yi zorlayacak bir durum söz konusu olmamıştır. 2010 Yüksek Askeri Şurası sıkıntılı geçmiştir, 2011’de Işık Koşaner ve Komuta Kademesinin İstifası aslında Askeriye’de de bir dönemin sona erdiğinin göstergesidir. (Bu noktada, benzer dönemlerde gelişen KCK Davası, Oda Tv Davası, İlker Başbuğ tutuklanışı gibi konular da var ama detayına girersek sonu gelmeyecek bu yazının)
  
 Şimdi bu özetten sonra günlük siyasi karmaşamıza daha rahat girebileceğimizi düşünüyorum. 2010 yılındaki Mavi Marmara olayı ve 2012 yılındaki MİT Krizi cemaatle Ak Parti arasında ilk  gözle görülür sürtüşmelerdir. Özellikle Başbakan Ameliyat istirahatındayken Hakan Fidan’a OSLO Süreci nedeniyle sızdırılan dinleme kayıtları üzerinden yapılmaya çalışılan yargılama girişimi Başbakanı ve Ak Parti Grubu'nu ciddi anlamda rahatsız etmiştir. Bu günkü iktidar cemaat çekişmesini anlamak için en yüzeysel tabirle bu olaylara göz atmak gerekmektedir.

Güne ve Geleceğe Dair Öngörüler
  Geçmişin analizine girmeye devam edersem bu yazının sonlanmayacağını düşündüğüm için biraz daha hızlı bir geçiş yapıp bundan sonrasına odaklanmaya çalışacağım.

  Bundan sonraki süreç KCK davası kapsamında yapılan ve öne sürülen ‘Paralel Devlet’ iddiasının aynısının cemaate de yapılacağını ve yakında bir kapsamlı yargı ve fişleme furyası olacağını düşünüyorum. Bu sistemin aynısı şu an gizli yargı elleriyle hazırlandığına inandığım’ Gezi Darbe Planı’ adlı dosyalarla, hem de çok yakın bir zamanda, alakalı alakasız, polise şiddet uygulayan uygulamayan birçok kişi darbeci adı altında gözaltına alınarak uygulanacak.(Hatta cemaat gazetilerine bile uzanabilir bu operasyon, ilginç) Bu daha çok ünlü, sanatçı olabildiği gibi bu hareket 28 Şubat’a benzetilip sivil gazeteci hatta iş adamlarına kadar da uzanabilir. Yani özetle Gezi Eylemi destekçileri  yaklaşan bir sivil darbeye hazırlıklı olsa iyi olur. (Ki zaten başlarına, başımıza gelmeyen kalmadı, yerli yersiz tutuklamalar, biber gazları, ölümler, hakaretler, gözaltılar) Ayrıca Cemaat üyeleri, Cemaat Basını ve Kanalları bir zamanlar servis ettikleri ve TSK’yı, deşifre ettikleri yöntemlerle kendileri deşifre olacak. Hükümetin Cemaate, Cemaatin de hükümete açtığı savaşın durması olağanüstü olur. Ve ikisinin de elinde çok ciddi belgeler olduğu aşikar.(Belki bir seçim geçsin bakalım dinginliği görülebilir, tıpkı PKK-AKP ekseninde olduğu gibi)

  Tabi bu Devlet erkinin gücünden bahsederken zafiyetini de eklemeden geçmeyeyim. Yazının sonuna eklediğim taslak paralelinde Türkiye sonunda katı bloklar halinde birbirine girmeyi başarmıştır. Ve ister finans çevreleri diyelim, ister faiz lobisi, ister baronlar her ne ise bugün itibariyle açık ve seçik Ak Parti’nin karşısındadır. Ve bu kırılma 2010’dan beri doruk noktasına ulaşmıştır. Bu kırılmaya en kritik anda cemaatin de eklenmesi Akp açısından zorlayıcı bir süreç olacağını kesinleştirmiştir ki son bir yılın iktidar hiç de kolay geçmediği zaten bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla Devlet zararlı gördüklerine tüm erkleriyle saldıracaktır ama çok sert bir karşılık da bulacaktır. Bu süreçte vekillerin kaset ve videoları, yolsuzluk belgeleri, itibarsızlaştırma belgeleri gibi gizli dökümanlarla sıkıştırılacağını öngörüyorum, ki zaten bu günlerde bunu yaşıyoruz. Finans ve seküler çevrelerin Ak Parti çevresinde tek yürek yekpare savaşma planını ortaya koydukları açıkça görünüyor. Bu ittifakın Chp’yi de değiştirebileceğini, hatta yarın başlayacak Amerika Gezisinin bile bu bağlamda anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Zaten Avrupa nezninde özellikle Gezi Olayları sonrası itibar kaybeden iktidar Avrupa eksenli sert darbeler yiyebilir. Bu darbeler finansal yapıyla ilgili de olabilir, istihbarat servislerinin gizli döküman servisiyle de.(Hatta Oslo sürecinden daha önemli sızmalar olabilir, Özellikle Öcalan, Barzani, Irak Petrolü hattında. Belki de Suriye hattında ÖSO, El Kaide antlaşma bilgi sızmaları, veya maalesef Reyhanlı benzeri eylemler, kimbilir)
  
  Bir diğer zorlayıcı unsur iktidar adına yerel seçim. CHP- MHP görünmez ittifakı(Seçmen ittifakı) özellikle ortada görünen il ve ilçelerde(Akp’nin kıl payı önde olduğu) iktidara zarar verebilir. Bu ittifak cemaatle birleşirse hem Cumhurbaşkanlığı hem de Yerel Seçim için bir uzlaşmaya varıp başarıya ulaşabilir. Tabi bu noktada Ak Parti teşkilatlarının da yabana atılmaması gerekir. Çok kemik, sadık bir seçmen kitlesi oluşturdular ve ne olursa olsun hatta çoğunlukla haksız da olsalar bu seçmen kitlesi onlara hak veriyor. Bunun dışında bu karşı oluşumun Sarıgül’ü İstanbul Adayı mı Başbakan adayı mı yapmak istediğinden emin değilim. Chp’de dudak uçuklatan değişimlerin(Yoksa 2005 kurultayında olamayan mucize çok kolay şekilde olur ve Sarıgül başa geçer mi ? ) olabileceğini düşünüyorum.
  
  Ve bir diğer öngörüm de Erdoğan’ın çok güvendiği Yargı ve Mit ekseninin hatta onun bazı danışmanlarının da yanlış bilgileriyle oluşan istem dışı olaylar ve refleksler. Gezi olaylarında, özellikle ilk günlerde yaşadığımız halkı tahrik edercesine uygulanan polis şiddeti veya Başbuğ’un tutuklanıp çok yüksek ve kabul edilemez cezalar alması gibi benzer sosyolojik tahrik unsuru içeren olaylar Erdoğan’ı güçlendirmedi, aksine yordu ve güçsüzleştirdi. Sisteme sızmış şebekenin Erdoğan’ın kuyusunu kazmaya çalıştığının olası olduğunu düşünüyorum. Bu paralelde bizzat başbakana belli konularda yanlış bilgi verildiği inancındayım. Çünkü blok mutabık, 'Bu adamla bu gemi istediğimiz yere gitmiyor, değiştireceğiz.'
  
  Yazıyı bir sonuca bağlamaya çalışırsam, Türkiye hiç olmadığı kadar karmaşık bir döneme girdi ve son hız ilerliyor, bunu öngörüyorum. Tüm kartlar yeniden karılacak ve oyun yeniden başlayacak. Bundan on yıl önce Cemaat-Akp kavga edecek deseler gülerdik ama oluyor. 2008’de Ergenekon, 2009’da Balyoz davasından belge sızdıran gizli güçler bu sefer AK Parti gemisinden su sızdırmaya başladılar. AK Parti ve despotik eğilimlerine karşı kendi çapınca mücadele  eden biriyim ve öyle de olmaya devam edeceğim. Ama büyük perspektiften bakınca tüm bu dizginleri kontrol etmeye çalışan gücün de AKP’den daha iyi bir alternatif yaratabileceğinden son derece şüpheliyim. Sistem Ak Parti’yi yüceltti, kullandı, rantını elde etti. Zarara uğramaya başladığını hissettiği, ve ya Erdoğan’ın dikleşmeye başladığı son dönemde ise paradigma değişti ve yeni bir liderle yola devam kararı alındı. Asıl mesele ise Ecevit, Demirel, Özal’a pek de benzemeyen bu cesur(Zaman zaman cahil cesareti) ve sert adamı(Ve muazzam kemik bir kitle edinmeyi başaran) da sistem kontrol altına alabilecek ve al aşağı edebilecek mi ? Yoksa bu adam Askeri, Yargıyı, Mahkemeleri, Hapisleri ve Seçim engellerini geçtiği gibi bu son engeli de geçebilecek mi ? Sonuç her ne olursa olsun Türkiye çok çalkantılı ve hırpalayıcı bir öneme giriyor.  Ve yine öngörüm nasıl 11 Eylül'deki bir olay Türkiye siyasetini derinden etkiliyorsa, şu anki iklimin gidişini de ABD etkileyecek. Bu açıdan bakıldığında CHP'nin tarihi ABD ziyareti gerçekten anlamlı..
  
Geçen yazımda da yazdığım gibi, tüm bildiklerinizi unutun. Bu savaş başka savaş, bu patlama ‘Büyük Patlama’ …

 Ve bu patlamadan iktidar zararlı çıkarsa, yanlış hedeflerde sırf muhalif oldukları için uğraştığı davaları hatırlayacak kanımca. Ve gerçek derin yapılanmaları çözmek yerine günü kurtaran hatta bazı kesimlere eziyet haline dönüşen 'kriminal etkilerini' tekrar gözden geçirecek, sorgulayacak.(Ergenekon Davasında, Tuncay Özkan, Mustafa Balbay gibi medyatik ve yüzeysel çözümlemeler yerine niye daha önemli isimleri, derin ilişkileri çözemedim diyecek, eminim. Bu dava belli bir yere kadar götürülüp bizzat başbakan eliyle durdurulmuştur, fazla derinlere inilmesine izin verilmemiştir.) Derin yapılanmaların ümüğünü sıkmak yerine masum halkın ümüğünü sıktığını fark edecek belki de, geç de olsa, ne yazık ki..

Umarım bu tarihi derinlere dayanan, dış güçlerin de aktör olduğu sonu gelmez kutupsal savaşta, ezilenler yine  yalnızca çimler olmaz..

Sevgiler, Nevzat..


 







Genel Olarak Bu Savaşın ‘Temel’ Aktörleri ve Figüranları


Seküler Blok    :  Rahmi Koç , Aydın Doğan, İnan Kıraç, Remzi Sanver, Bülent Eczacıbaşı, Faruk Eczacıbaşı, Erdoğan Demirören, Hüsnü Özyeğin, Can Paker, Cem Boyner, İshak Alaton, Hüsamettin Özkan, Süleyman Demirel, Mustafa Sarıgül, Mustafa Koç, Tüsiad, Chp Grubu, Gürsel Tekin, Mehmet Haberal, Hüsamettin Cindoruk, Mehmet Emin Karamehmet,Sinan Aygün, Bedrettin Dalan, Turhan Çömez, Abdüllatif Şener, Oktay Ekşi, Ertuğrul Özkök, Rona Yırcalı,Tuncay Özilhan ..............
                                                                               
Gelenekçi Blok   : Recep Tayyip Erdoğan, Hakan Fidan, Ahmet Davutoğlu, İbrahim Kalın, Ertan Aydın, Efkan Ala, Erol Olçak, Egemen Bağış, Yalçın Akdoğan, Ömer Dinçer, Mehmet Ali Şahin, Melih Gökçek, Yiğit Bulut,  Suat Kılıç, Hüseyin Çelik, Rasim Ozan Kütahyalı, Mit, Müsiad, Tika, Seta, Mustafa Karaalioğlu, Şamil Tayyar, Beşir Atalay, Bekir Bozdağ, Sadullah Ergin, Aziz Babuşçu, AKP Grubu, Tevfik Diker, Mehmet Barlas, Canan Barlas, Engin Ardıç.........
                      



Dış Denklemler
Obama, Kerry, Rothschild, Soros, Trumph, Biden, Putin, Murdock, NeoConlar, Esad, Sisi, Mursi, Ruhani, Barzani, Öcalan, İsrail, Merkel, Gülen, FED, Avrupa Parlamentosu, McCain, Avrupa Birliği, Uluslar Arası Af Örgütü, Bilderberg Toplantıları, The Jamestown Foundation, Otpor, Canvas, Tavistock, American Enterprise Institute, Hür ve Bağımsız Mason Locası, Rockefeller, American Israel Public Affairs Commitee, CIA, NSA, Açık Toplum Enstitüsü, The Economist, Maliki, Müslim



İç Denklemler
Mehmet Baransu  tarzı istihbarat ile iç içe gazeteciler, Cemaat ve Hizmet Hareketi, Ülkücü Hareket, Yargı ve Polis, Ordu ve bazı Subaylar -Tasviye Edilemeyen Generaller, Gülen Hareketi Dışındaki hareketler (İlim Yayma Cemiyeti, Nakşibendi Hareketi, Semerkand Vakfı, İsmailağa Cemaati, Menzil Cemaati vb.), MHP, BBP, Saadet, BDP, HDK Parti grupları, Cumhuriyet Gazetesi, Halk Tv, Ulusal gibi kanallar, TRT, Sözcü, Aydınlık ,Tuskon ,Silivri, Hasdal



Ayrıca Medya Analizi Eki / Medyada kim kimin adamı?(Kaynak: Aydınlık, Sabahattin Önkibar)

TAYYİPÇİLER: Mehmet Barlas, Rasim Ozan Kütahyalı, Nagehan Alcı, Akif Beki, Mehmet Ocaktan, Abdurrahman Dilipak, Salih Tuna, Mustafa Karaalioğlu, Ahmek Kekeç, Mahmut Övür, Abdulkadir Selvi, Hayrettin Karaman, Engin Ardıç, Hasan Karakaya, Ali Karahasanoğlu, Alper Görmüş, Emre Aköz, Ali Bayramoğlu, Nasuhi Güngör, Sevilay Yükselir, Orhan Miroğlu, Cengiz Özdemir, Atilla Yayla, Ali Saydam.
FETHULLAHÇILAR: Nazlı Ilıcak, Ekrem Dumanlı, Eyüp Can, Mehmet Baransu, Emre Uslu, Bülent Keneş, Tarık Toros, Ali Bulaç, Doğu Ergil, Etyen Mahçupyan, Şahin Alpay, Fikret Ertan, Gültekin Avcı, Nuh Gönültaş, Tamer Korkmaz, Adem Yavuz Arslan, Abdülhamit Bilici, Vedat Bilgin, Mehmet Kamış, Mustafa Ünal, Erhan Başyurt.
GÜLCÜLER: Hasan Cemal, Fehmi Koru, Ahmet-Mehmet Altan, Aslı Aydıntaşbaş, Mümtazer Türköne, Taha Akyol, Amberin Zaman, Murat Yetkin, Hasan Celal Güzel, Hasan Bülent Karaman, Ahmet İnsel.



28 Kasım 2013 Perşembe

Paradigma Kayması II

Dünya yaklaşık 3 milyar(Milyar yılın da yaklaşığı nasıl olur bilemedim, 25 yıllık bir ölümlü gözünden) yıldır denge arayışı içerisinde salınan  kompleks bir yapı. Bu arayış fiziksel, biyolojik, antropolojik, astronomik bir denge arayışı olduğu kadar toplum bilimsel, psikolojik, sosyolojik hatta metafiziksel de çoğu zaman. Bizler de, ilk ‘Paradigma Kayması’ yazısında değindiğimiz ‘Rastlantısal bir varoluş’ eseri olarak düştüğümüz 783.562 km2’lik eşsiz toprak parçamızdan, insanlık tarihi ve biyolojik taksonomi tarihinin yazıldığı koskoca devranı, bu aşkın kompleks yapıyı anlamlandırma çabası içerisindeyiz, elimizdeki subjektif verilerle. Neyse, evrenin sonsuzluğu, hayatın anlamı gibi konuları bir yana bırakıp bu kutsal toprak parçasındaki değişim ve dönüşümlere geri dönersek ve onları Ekonomi-Politik ve Siyasal gözle  bir nebze olsun anlamlandırmaya çalışırsak, daha somut sonuçlara varabileceğimizi düşünüyorum.

İlk ‘Paradigma Kayması’ yazısında, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken kaybedilen bazı toplumsal değerlerin ve yaşanan toplumsal kopmaların, tıpkı insanların felaket adını verdiği ‘Deprem, Tsunami, Volkanik Patlama’ benzeri muazzam olaylarla doğadan insan eliyle koparılan toprak parçalarının tekrar doğaya kazandırılması gibi, son 11 yılın siyaset tarihinde doruğa çıkmak üzere, son 80 yılın çeşitli evrelerinde geri alınmaya çalıştığından bahsettik. Devletçi Seçkinci- Gelenekçi Liberal iki kanadın tezahürlerini son dönem tarihimizin çeşitli evrelerinde ; Hürriyet ve İtilaf- İttihat ve Terakki, Serbest Cumhuriyet Fırkası-Cumhuriyet Halk Fırkası, Demokrat Parti- Cumhuriyet Halk Partisi, Adalet Partisi- Cumhuriyet Halk Partisi, 60 Cuntası- Menderes Hükümeti, 70 Cuntası-Ecevit-Demirel Hükümetleri,  80 Cuntası- Özal Hükümeti, Refah Partisi- 28 Şubat Postmodern Darbesi, Ak Parti Hükümeti- Cumhuriyet Halk Partisi, Ak Parti Hükümetleri- Balyoz, Ayışığı, Ergenekon,Sarıkız,İrtica ile Mücadele Eylem Planları vb etkilerle ve diyalektik ilişkiler içerisinde gözlemleyebiliyoruz. Bu ilişkiler temel bir güç odağı olma, hatta biraz daha psikianalitik gözlemlerle ‘Bastırılmış dürtülerin dışa vurumu’ şeklinde, iki kutuplu bir savaş halinde sürüyor. Elbette bu varolma, muktedir olma, baskın olma davası dış denklemler, yer altı örgütlenmeleri, Dünya Mahallesi'nin ağır ağabeylerinin racon kuralları gerçeklerinden de bağımsız ilerleyemediği için, sistem kompleksleşiyor, çözüm imkansızlaşıyor. Her siyasi yazıda Osmanlı son dönemi ve Genel Cumhuriyet Siyasi tarihini özet geçmek ne kadar eğlenceli tartışılır ancak, günümüz ilişkilerini anlama ve anlamlandırma yetisini geliştirebilme açısından geçmiş hala açılmamış, çözümlenmemiş, ve sahip olunamamış bir hazine adeta. Oradan beslenmek, oradaki mücadeleleri iyi tahlil edebilmek(Türkiye Cumhuriyeti gibi despotik, militer eğilimli bir devlette, Osmanlı Arşivlerinin bile son 10 yılda açılabilir olduğu ve sadece  belli zümrelerin ulaşabildiği, gerçeği saklama eğilimi olan bir Devlet referansında bu yüzleşmeleri ve tarih araştırmalarını nasıl sağlıklı yapabiliriz, hala cevapsız bir soru) Özetle teknoloji gelişse de, tarih değişse de, insan hatta doğa hatta hatta cansızlar bile evrimleşse de bazı eğilimler yüzyılları, binyılları aşsa da, insan zihnini ve duygu durumunu aşamıyor. İşte tam da bu yüzden  benzer eğilimler, yanlışlar, doğrular farklı çağlarda ama şaşırtıcı şekilde benzer reflekslerle tekrar tekrar yaşanıyor.

  İşte en başından beri, yaklaşık 3 yıldır kendi blogumda öne sürdüğüm tez de tam da bu Cumhuriyet Döneminin vazgeçilmezi ‘İktidar Refleksi’ olgusuna dayanıyor. 11 yıllık yakın tarihimize baktığımızda reform, ekonomik kalkınma(Ki bunu Anadolu Sermayesi hareketi, Cemaat Hareketleri ve yeşil sermaye, Dış ekonomik konjenktürün desteği ile kısmen sağladılar.) Demokrasi(Ki bunu da en azından militarizm ve vesayet sistemi ile savaşarak, yine kısmen başardılar) , özgürlük, insan hakları gibi kulağa hoş gelen kavramlarla  yola çıkan ama içlerini doldurmaktan ziyade zamanla  boşaltarak bu kavramları kendi hegemonik, despotik iktidarı haline dönüştüren, özetle 80 yıldır savaştığı metaya dönüşen bir devlet erkiyle karşı karşıyayız.

  Bu despotik eğilimlerin temellerini, 1910’larda ‘Biz her şeyin iyisini biliriz’ egosunda, katı hatta faşist milliyetçiliğinde, İttihat ve Terakki’de. Savaş dönemlerinde(Çanakkale, Kurtuluş, İç Savaşlar, Ermeni Rum Katliamları) cepheye zorunlu hizmet yasaları çıkaran militarist anlayışta, Osmanlı Döneminde yenileşme hareketlerinin sakıncalı olduğu gerekçesiyle yapılan despotizmde, sonra bu yenileşme hareketlerinin aslında gerekli olduğunu düşünüp dengeyi tam ters kefeye kaçıran ironik anti-despotizmde ve yaratılan militer toplum olgusunda, Cumhuriyet Dönemi İstiklal Mahkemelerinde, Irk temelli katlimalarda, 1946 hileli antidemokratik seçimlerinde, ‘Bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz’ diyerek tepeden inmeciliğini halka dayatan yönetim anlayışında, ilk Türk sol hareketlerini eriten, eritemediğini ülkeden gönderen ‘ben bilirimci’, anlayışlarda. 60, 70, 80, 90, 2000 cuntalarında. Çevir Bir paşalarda, Veli Küçük’lerde, Hilmi Özkök’lerde, ülkenin en verimli güzel ve değerli arazilerini vatandaşının beynine yerleştirdiği’ Vatan sağolsun’ temelli hezeyanla besleyen ve hepimizi kandırarak bu değerleri bedel ödemeden elde eden, 28 Şubat sürecinde 250 milyar doları bir gecede siyasetin kasasından ve halkın katma değerinden cebine indirebilen, imtiyazlı zümre ‘Türkiye Cumhuriyeti Askeri Kuvvetlerinde’. Ve maalesef daha nice yozlaşmış devlet erkinde gözlemleyebiliriz.

  Ama belirtmeliyim ki bu kara liste, ve kapkara yoz tarih beni şaşırtmıyor. Hayatta bireylerin nasıl bir bölümü yöneten bir bölümü yönetilense hayatımız içinde, bir bölümü kaliteli yaşama bir bölümü sefalete layık görülüyorsa bu ilke devletler için de böyle. Özetle Türkiye bir uydu devlettir. Merkez değildir, çevredir. Osmanlı döneminden beri bu topraklar emperyal bir güdüyde hareket etmedi. Hep daha savunmacı, elde kalanla yetinen,  tabiri uygunsa ‘azıcık aşım kaygısız başım’ ilkesiyle tekdüze bir standartda hapis oldu. Aslında bu hapis oluş için kimseyi de suçlayamayız. Doğal akış bunu gerektirdi. İşte tam da burada devreye giren esas aklın tüm bu sitemi yöneten temel olgunun farkına varmak lazım. Kişisel kanım ve ulaştığım nokta’ fazla paranoyak ve her işin altında ‘Amerika’nın Oyunu’ klişesini aramaktan uzaklaşmak istese de, sadece Amerika değil birçok dış gücün özellikle 18. Yüzyıl sonrası Orta Doğu hiyerarşisinde etkin olduğunu da çok net bir şekilde gözler önüne seriyor. Ve iyi ya da kötü, beğendiğimiz vey beğenmediğimiz tüm değişimlerde böyle bir dış etkinin, finansal yapı etkisinin ve örgüt, istihbarat birimi etkenlerin olduğu bilmek hem üzücü hem de çaresizlik hissi uyandıran, insanı kendi ülkesinin değersiz olduğuna inandıran bir realite. Son dönem yaşananlara da bu perspektiften baktığımızda şu anki Türkiye Siyaseti üzerindeki kaotik duruma sevinmek veya üzülmek konusunda ikilemde kalmak muhtemel.

  Yine kişisel fikrim, özellikle son Osmanlı Döneminden beri (Mustafa Kemal’in elini sallasan masonik yapılanmalara değeceğin bir Selanik coğrafyasından çıkmasından Samsun’a çıkmasına kadar hatta) ülkenin, imparatorluğun, halkın ve yeni oluşan Cumhuriyetin bu eksende değerlendirilmesi gerektiği. İşte tam da burada, birçoğumuzun kabullenmekte zorlanacağı, karşı çıkaracağı teori devreye giriyor : ‘ Bize bir bağımsızlık savaşı adı altında, militarist ve asker seven toplum hapıyla yutturulan, anlı şanlı milliyetçi soslarla süslenen bu paradigma baştan mı kaygan bir zemine kurulmuştu aslında. Acaba ‘ 7 düvele karşı savaştık boyun eğmedik’ yalanını Sadece Yunanistan’ devletiyle savaştık ve toplamda İzmit ve Erzincan depreminde bir günde kaybettiğimiz vatandaşlarımızın sayısının 4’te (Resmi Rakam 12000 civarı. Maksat şehit veya kayıp yarıştırmak değil, realist bir olguya parmak basmak) birini kaybettik, veya ‘ Dersim’de ölen Kürt sayısı Kurtuluş Savaşı’nda ölen Türk sayısından fazladır’   önermesiyle  değiştirsek çok büyük şimşekleri üzerimize çekmek pahasına, üzerine biraz daha düşünmeye değer bir olgu olduğu gerçeğiyle yüzleşir miyiz ? ‘Cumhuriyet’ fikrinin aksak yanlarının, ve kuruluş paradigmasının kayganlığının farkına varır mıyız bir nebze olsun ? Cumhuriyet fikrine, aydınlanmacı ilerlemeci akıl yapısına saygım var, Mustafa Kemal mucizesinin de farkındayım. Ama şunu göremeyecek kadar da saf bir siyasal entelektüel kapasite yokluğunda değilim ; ’Bu paradigma kötünün iyisidir. Evet aksak da olsa bir ulus devlet yaratmıştır ama 60 Cuntası, 80 Cuntası, Milliyetçi, Militarist eğilimler,Mustafa Kemal’in bile haberi olmayan ‘Kemalizm’ adlı idealist yanılgı, Sisteme entegre olmuş yer altı örgütlenmeleri, basın yayın finans ekseni ve siyaset mafya uzantılarının bizlere anne ve babalarımıza, dedelerimize, gerek eğitim sistemiyle gerek kültürel kodlarla, gerek bilişsel metodlarla ezberlettiği bütün ezberler bozulmaya muhtaçtır. Bize anlatılan tarih yalandır, yanlıdır.(Hoş antatılan anti-tarih tezi de en az gerçeği kadar yalan, çünkü yalanı yıkmak üzerine kurulmuş bir yalan ironik olarak) Dolayısıyla bu perspektiften bakınca, yıkılmış bir Osmanlı tanımının da, bu yokluktan çıkan mucizevi Cumhuriyet kavramının da, ve bunlara inandırılışımız da bütüne bakınca pragmatik düşünen aşkın bir yapının bizlere sergilediği ilüzyon gibi görünüyor.

  İşte bu ilüzyon, son 11 yılımızda da bunun anti tezinin yanında bizleri dümdüz etti ve şimdi o anti-tezin de kullanım süresinin dolduğunu deklare etmeye başladı. Bu sistem yöneticileri hepimizden daha zeki, daha aşkın, daha pragmatik.

  Güzel dostlar diyeceğim o ki, bir tarafı karşılıksız sevmek gibi bir yükümlülüğümüz yok ama gerçeği karşılığı ne olursa olsun anlama ve arama gibi bir yükümlülüğümüz var. En azından onlarca yıl uyutulan uyuşuk bir toplumu birazcık hareketlendirebilmek için. Bu sistem Kurtuluş Savaşında ‘Osmanlı Enkazı’ denilen Teşkilatı Mahsusa’yı kullanır, onunla İstanbul’dan Anadolu’ya silah taşır ancak Cumhuriyeti kurduktan sonra bu ve bağlantılı örgütlenmeleri lağvedip yok eder. Bu sistem masonik desteği  arkasına alır, sonra bu mason teşkilatlarını kapatılmaya zorlar. Sonra İkinci Cumhuriyet döneminde mason teşkilatlarını tekrar açar. Bu sistem Karabekir’i Mustafa Kemal’i tanımayan bir Doğu Anadolu’da kral yapar, sonra aynı Mustafa Kemal'in emriyle onu astırmaya kalkar. Bu sistem İslam için cephede savaşır, sonra Cumhuriyet için islamcıları asar, sonra gün gelir o İslamcılar Taksim Meydanında  Cumhuriyetçileri sopalar.. Bu sistem Mustafa Kemal’e devrim yaptırır ama aynı M. Kemal’i 1930’dan Çankaya Köşkü’ne hapis edip ona yazı, tarih, geometri gibi kavramlar çalıştırıp(Afet İnan’la tarih dil tezleri falan öne sürülür, bugün bu tezlerin gülünç olduğu kanıtlanmıştır), bu büyük lideri bile Dünyevi Ekonomi Politik’ten tavsiye eder. Bu sistem 2003'de CIA 'nın maaşlarını ödediği orduya Süleymani'ye de Çuval geçirir, sonra 2008' de aynı orduya 'Niye Irak Savaşını Desteklemedin' deyip bir de üzerine'Balyoz' indirir. Veli Küçük'lerle, karanlık adamlarla, olaylardan habersiz zavallı subayları aynı cezaevine tıkar. Bu sistem yıllarca halkın kanını emen ana akım medya patronu Aydın Doğan’ı, entelektüel adamlar ordusunun yöneticisi diye ülkenin en üst katmanına kremalı bir pasta süsü gibi sunar, onlara bu kremayı yedirir. Bu sistem Gezi Parkı eylemlerinde varoluş mücadelesi yapan gençleri unutur, gider AKP-Koç savaşına odaklanır, Koç Grubunu mağdur durumda biz kafasında biber gazı kapsülleriyle gezen zavallılara yedirir(Kıyamam sana KOÇ). Bu sistem gözüne, başına kapsül yiyen vatandaşlarını unutur, MGK belgeleri yayınlamaya başlar. Çünkü o şövalye ruhlu gençler değersizdir, ama MGK belgeleri hükümetlerin ayaklarını kaydırır, değerlidir. Bu sistem bir seçim dönemimde MHP-CHP seks kasetleri yayınlar, diğerinde AKP seks kasetleri. Rezil olmayı seks kaseti aşağılığına indirgemiştir, tabi bu iğrençlik bir toplumsal tabu realitesine dayanır. Sistem biz bizden iyi tanır. Yoksa Oval Ofisteki seks skandallarının popüler kültür metası haline bile dönüştürebilir isterse, ama Türkiye’de işler böyle işlemez bilirler. At, avrat, silahtır bu ülkenin feodal namusu, sevişmek suçtur, kızlı erkekli, milattan sonra 2013 yılında, hala... Bu sistem Komprador Burjuvaziyi, ayda 500 lirayla geçinmeye çalışan öğrenciye savundurur arkadaş. İnsana aklını bile yitirtir. Bu sistem yıllarca şeriat korkusu yaşayan CHP liderlerine Amerika gezisi yaptırır, Belediye Başkan Adayı dayatır, Gülenden randevu aldırtır. Ve son olarak bu sistem, Hizmet- Cemaat diye beslediği, ortaya sürdüğü ve 2000’li yılların realitesi bir cemaatle ona göbekten bağlı Ak Parti hareketini bile, işler tersine gittiğinde birbirine düşürtür. Bu sistem Uludere'de Kürt katliamı yapar, sonra İbo İle Şivan'a ağlama diye ağıt yaktırır, bombalama emri verenlerle, Diyerbekir'de hem de, Emine'nin gözyaşlarıyla.. Bu sistem pragmatiktir, kar edemediği, olumlu bir yöne evriltemediği an hegemonyasını, babasını bile tanımaz, keser atar. Yıllarca Baransular’la Taraf’larla askeriye tavsiye operasyonu yapar, sonra döner operasyonu AKP üzerine çevirir. Sürreal bir masalda mısın, gerçekçi bir ülkede misin algın şaşar, aklın karışır. İşte tam da bu yüzden bildiklerinizi tümünü unutun. Osmanlı’ya dair, İslamiyete dair, Türklüğe, Kürtlüğe dair, Cumhuriyete dair, her şeye dair.

 Hayat statik ve değersiz gözlemlerin aptal sentezlerinin bize sundukları dar vizyonlardan biraz daha kompleks üzgünüm.


Ve sakın unutmayın paradigmalar kaygan, bugün sana yarın bana…

Sevgilerle Nevzat,






19 Kasım 2013 Salı

Paradigma Kayması I

Gezi direnişi nasıl şirazemi kaydırdı bilinmez, yaklaşık altı aydır ne elim klavyeye gitti ne de kendi kendime gelin güvey olduğum bloğum dile geldi, hiçbir şey yazmadım, yazamadım. Facebook paylaşımları tam gaz sürdü fakat görece daha kıymetlim olan blogum öksüz kaldı. İlk etapta bilemedim üstüne ne yazılır ne düşünülür, sürreal olduğuna şüphe duymadığım ülkemin bahtsız kaderinin. Zaten bir ay meydanlarda, ondan sonraki aylar gerçeküstü politik gündemi anlayama çalışmakla geçti ve sonbaharın sonuna yaklaşır olduk. Ve yine hayattan, insanlardan, tuhaflıklardan, gözlemlerden ve gündemlerden sentez yapma alanıma bir şekilde geri döndüm.

Son yazıda, 30 Mayıs 2013 gecesi , henüz her şey normal sınırlarını aşmamışken direniş cephesinde, Tıpkı ilk Odtü direnişindeki gibi, tıpkı Hopa’da, 2011’de Başbakan’a gösterilen tepkiler gibi, tıpkı Emek Sineması yıkılmasın diye yürüyen insanların uğradığı polis tacizi gibi kutsal ama bir o kadar da kısa süreli bir direniş beklenmekteyken, yoğun bir duygu yüküyle klavyeye yaslanmıştım.  ‘’ Ve biz, yine bir yeşillik bulup elimizde kitaplarla, dilimizde kulağımızda şarkılarla tıpkı bu gece Gezi Parkı’nda olduğu gibi dostlarla sabahlıyor olacağız. Ve bizler hep varolacağız, biber gazlarına inat, sizlere inat’’ diyerek hayatımın en sıradışı ayına girdiğimi bilmeden uykuya dalmıştım o gece. Ve şimdi tekrar o andayım. Kaldığımız yerden devam ediyoruz, yola, umuda, direnmeye.

Gezi Parkı Direnişi artık evrensel bir markadır. Kimi bu hareketi Otpor Canvas, Tavistok gibi örgütlere mal eder, kimi çocuklar haklı ama o arabalar, barikatlar yanmasaydı keşke der, kimi işin arkasında Faiz Lobisi var diye iddia eder. Dilin kemiği, paranoyanın sınırı, aklın sığabileceği bir kabı yok. Dünya’nın adaletinin, durağanlığının ve basit bir yapısının olduğunu iddia etmek de gülünç. Dolayısıyla tüm bu iddiaların gerçeklik payı olması olası bile olsa bu ordaki hak arayışının muhteşemliği, direnişin Dünya sarsan dinamiği ve yaşadığımız inanılmaz bir buçuk ayı gölgelemeye yetmiyor.

Rastlantısal bir  anne baba sevişmesi eylemi sonucu içine düştüğümüz bu kanla sulanmış, naaşların ruhi mücerret gibi yerlerden fışkırmakta olduğu, ilelebet payidar kalacağına şüphe olmayan, bayrağının bile bir kan grubu olan muazzam toprak parçası, kaderinin ironik hezeyanı doğrultusunda hepimizi yormaya, üzmeye, yıpratmaya devam ediyor. Bu koordinatlar öylesine kutsal ki, insan sürreal bir Dali tablosunda gerçekliğini kaybetmiş  bir imge veya yer çekimsiz ortamda vals ritminde salınım yapan bir obje gibi uzay boşluğunda gitgide yok olduğunu hissediyor. Böylesine garip ve sıra dışı hisleri herhangi başka bir coğrafi koordinat dizgesinde hissetmeniz mümkün değil. O yüzden anne ve babalarımızı bir kez daha kutlamalıyız, bu başarılı doğal seçilim süreci için.

Öyle ki, ekmek almaya çıkıp başınıza gelen biber gazı kapsülüyle komaya girebileceğiniz, Taksim Meydanı’nda Tomalar ile sulanabileceğiniz, Barzani’yle halay çekerken Uludere’de masum köylüleri bombalayabileceğiniz, Emine Erdoğan’la sarılıp hüngür hüngür ağlayabileceğiniz, Melih Gökçek’le Ankara Havası oynayabileceğiniz, Vali Çoş ile rahatlıkla çoşabileceğiniz turistik, endemik bir Cumhuriyet burası.

Cumhuriyet demişken, her canlının, büyük patronun kutsal dizaynı sonucu maruz kaldığı entropi yasasından bağımsız olamayacağından emin olduğumuz gibi sosyal fenomenlerin ve olguların da benzer değişim ve dönüşümlere maruz kaldığına rahatlıkla tanıklık edebiliriz. Her zaman iddia ettiğim ve arkasında durduğum ‘Cumhuriyet fikri veya kurucusu değil bu Cumhuriyetin bireyi kutsanmalıdır’ önermesi paralelinde, yanlış bazı temeller üzerinde salınım yapan kutsal yönetim biçimimizin, yeni yanlış temellere doğru kaydığını hissetmekteyiz. Atomların bölünmesine şaşırmazken, ülkelerin bölünmesine şaşırdığımız bir çağdayız. Ama gözlerimizin önünde tüm coğrafya tuzla buz olmakta. Bir sihirbazın hokus pokusunun kerametine benzer şekilde bir anda şekil değiştiren Orta Doğu coğrafyasına entegre olmaya çalışan bir iktidarın 11. Yılında bu değişim ve dönüşümlere hala şaşıyor olmamız da asıl şaşılacak olgu kanımca. Özetle, M. Kemal’in Orta Doğu batağından kısmen uzaklaştırmaya çalıştığı, çok da başarılı sayılamayacak  bu ulus-devlet ve batıcılık denemesi, dış rüzgarlarından tersten esmesiyle, ve iç rüzgarların ılık etkisiyle kendini Orta Doğu batağına, hem Arabi bir altyapısı olmamasına rağmen, monte etme aşamasının son düzlüğüne gelmiş bulunuyor. Dolayısıyla bildiklerimizin hepsini unutuyor hatta yutuyoruz. Efkan Ala, Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu, Yalçın Akdoğan, Hakan Fidan ve türdeşleri temelli bu yeni paradigma, 80 yıllık ‘ilelebet payidar kalacak’ eski paradigmayı yıkmaya hazırlanıyor. Bu değişim sancısı, askeriyeden sosyal hayata, tüm Devlet erklerinden kamusal alana her şeyi yerle bir edip yenisini yapmak üzerine kurulu. Osmanlıdan Cumhuriyete geçiş bize neleri unuturuysa, onların intikamı alınırcasına hepsi kafamıza vura vura hatırlatılıyor.

‘Boşluğun Metodolojisi’ adlı, kendimle gelin güvey olma yazımda, yaklaşık 1,5 yıl önce öne sürdüğüm aşağıdaki tezler de aynı tazelikle arkalarımda durmama devam ettiğim saptamalar olarak varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar.

‘’ Cumhuriyet döneminin elitist ve tepeden inmeci anlayışı ve giderek sertleşen iklim önce Osmanlı birikimi ile sonra da halk ile bağların kopmasına veya zedelenmesine yol açtı. Temeli daha önce değindiğim gibi Osmanlı’nın ‘Nizam-ı Cedit’, ‘Tanzimat ve Islahat’, ‘Meşrutiyet’ ve benzeri yenilik adımlarına bağlı olarak başlayan ve gelişen bu zorlanma hareketi Cumhuriyet ve Mustafa Kemal idealizmi ile birleşince, yararlı ve gelişimci katkılar sağlamakla birlikte, büyük bir boşluk, güvensizlik ve kopma etkisi de yarattı. 
Ülkemizde son on yılda gerçekleşen değişimi ve kademeli olarak artan baskı ve şiddet ortamını bu temelde daha iyi anlayabileceğimizi düşünüyorum. Avrupa Birliği vizyonu, özgürlükler, demokrasi gibi vizyonlarla ortaya çıkan bir oluşumun, gücü ve kendisini durdurmaya çalışan etkileri yok ettiğinde, bilinçaltının dışavurumunun nasıl ortaya çıktığını ve yıllarca yaka silkilen anlayışlarla hesaplaşırken aslında nasıl gitgide savaştığı metaya dönüştüğünü tüm çıplaklığıyla izliyoruz. Çemberin içindeki genişleme ve yer kapma savaşı sürerken, çevre- merkez birbirleriyle savaşırken, geriye bireylerin ve toplumun zihninde bıraktıkları derin boşluklar ve kopuşmalar kalıyor. Sistem, kendi kendini yiyen ve yok eden iki kutbun savaşı ve bu savaştan yorgun düşen halk kitleleri olmak üzere sabit hızla dairesel bir harekete devam ediyor, yıllar hatta asırlar geçse de dönüp dönüp aynı noktaya geliyor. Bu da ülkenin temel çıkmazı ve çelişkisi sayılabilir kanımca. ‘’


Yavaş yavaş konular arası kısa geçişlerle sona yaklaştığımızı hissetiğim yazımızı tamamlamaya çalışırsak. Bu bir ‘Paradigma Kayması’. Bir nevi doğum sancısı veya ölüm katılığı. Her değişim, dönüşüm gibi sert, acı veren ve soğuk bir yanı var. Ordunun bir bölümünü kendi kirli çamaşırlarını deşifre ederek tavsiye eden bu yeni düzen, karşı koyan diğer erkleri de çeşitli güçlerle tavsiye etmeyi başardı. Ve tüm bu kirliliğe(Ordu iktidar, yılların pislik ve birikintileri) hayır diyen, ama bir yandan beynine iktidar tarafından adeta silah zoruyla dayatılan bu tepeden inmeci despotik yeni düzene başkaldıran birkaç milyon genç beyin, bu ülkede asıl  paradigmayı kendilerinin kökten değişitirebileceklerine inanadıklarını ispatladılar. Ve bu küçümsenen, öldürülen, taciz edilen, su sıkılan, gaz atılan gençler Mayıs ayından beri yaşadığımız üzere ülkeyi bambaşka bir noktaya taşıdılar. Ak Parti’nin değişim iddiasını veya zokasını yutmayıp asıl değişim böyle yapılırın dersini verdiler. Ve yine o gençlerin ve diğer sosyal olguların dinamiği, 11 yıldır ilk kez iktidarı sonu belirsiz bir cenderenin içine sokmakta. 3 önemli seçim arifesinde partinin ağır ağabeylerinin ilk kez medya önünde fikir ayrılığına düşmesi, onları adeta ana atardamar gibi besleyen cemaat kavramının iktidara savaş açması, dış ülkeler nezninde iktidarın kaybettiği itibarı ve daha birçok dinamik köşklerdeki lord’ları artık sıkıntıya alıştırmaya başladı. Resmen yağmurdan kaçanları doluya tutturdu, ava gidenleri avladı. Tertemiz, safiyane bir dönüşüm olmayacak biliyorum ama, değişimi gerçekleştirmek hayaliyle yola çıkanlar hiç hesap etmedikleri, küçümsedikleri bir kitlenin onları nasıl dönüştürdüğüne tanık olmaya başlıyorlar. Önümüzdeki dönem çok büyük dönüşümlere gebe, ve ben bu dönüşümlerin hezeyan dolu Neo-Osmanlıcı dönüşümlere evrileceğini düşünmüyorum. Gezi’de ve sonrasında oluşan sosyal dinamik Türkiye’yi tamamen dönüştürecek bir sosyal fenomene dönüşmese bile tam zamanında çekilen bir imdat freni işlevi görecek, bu muhakkak. Umarım yeni büyük yer altı örgütü projelerinin, makro dengelerin ve rant döngülerinin kısırlığında şapkadan çıkan tavşan misali liderlerle yeni mutsuzluklara yol almayız. Ama sanırım bir ak dönemin daha sonuna geldik, sonunda.Ve sanırım şu an itibariyle kafamıza gaz kapsülü fırlatmayan  ve bizi öldürmeye teşebbüs etmeyen bir başbakan bile ekseriyetle ihtiyacımızı karşılayabilir.




Son not :  O son çoçuğu, o gencecik çocukların hiçbirini öldürmeyecektin. Günahı, vebali ve laneti artık omuzlarında.


Sevgiler,
Nevzat