Hürriyet

28 Kasım 2013 Perşembe

Paradigma Kayması II

Dünya yaklaşık 3 milyar(Milyar yılın da yaklaşığı nasıl olur bilemedim, 25 yıllık bir ölümlü gözünden) yıldır denge arayışı içerisinde salınan  kompleks bir yapı. Bu arayış fiziksel, biyolojik, antropolojik, astronomik bir denge arayışı olduğu kadar toplum bilimsel, psikolojik, sosyolojik hatta metafiziksel de çoğu zaman. Bizler de, ilk ‘Paradigma Kayması’ yazısında değindiğimiz ‘Rastlantısal bir varoluş’ eseri olarak düştüğümüz 783.562 km2’lik eşsiz toprak parçamızdan, insanlık tarihi ve biyolojik taksonomi tarihinin yazıldığı koskoca devranı, bu aşkın kompleks yapıyı anlamlandırma çabası içerisindeyiz, elimizdeki subjektif verilerle. Neyse, evrenin sonsuzluğu, hayatın anlamı gibi konuları bir yana bırakıp bu kutsal toprak parçasındaki değişim ve dönüşümlere geri dönersek ve onları Ekonomi-Politik ve Siyasal gözle  bir nebze olsun anlamlandırmaya çalışırsak, daha somut sonuçlara varabileceğimizi düşünüyorum.

İlk ‘Paradigma Kayması’ yazısında, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken kaybedilen bazı toplumsal değerlerin ve yaşanan toplumsal kopmaların, tıpkı insanların felaket adını verdiği ‘Deprem, Tsunami, Volkanik Patlama’ benzeri muazzam olaylarla doğadan insan eliyle koparılan toprak parçalarının tekrar doğaya kazandırılması gibi, son 11 yılın siyaset tarihinde doruğa çıkmak üzere, son 80 yılın çeşitli evrelerinde geri alınmaya çalıştığından bahsettik. Devletçi Seçkinci- Gelenekçi Liberal iki kanadın tezahürlerini son dönem tarihimizin çeşitli evrelerinde ; Hürriyet ve İtilaf- İttihat ve Terakki, Serbest Cumhuriyet Fırkası-Cumhuriyet Halk Fırkası, Demokrat Parti- Cumhuriyet Halk Partisi, Adalet Partisi- Cumhuriyet Halk Partisi, 60 Cuntası- Menderes Hükümeti, 70 Cuntası-Ecevit-Demirel Hükümetleri,  80 Cuntası- Özal Hükümeti, Refah Partisi- 28 Şubat Postmodern Darbesi, Ak Parti Hükümeti- Cumhuriyet Halk Partisi, Ak Parti Hükümetleri- Balyoz, Ayışığı, Ergenekon,Sarıkız,İrtica ile Mücadele Eylem Planları vb etkilerle ve diyalektik ilişkiler içerisinde gözlemleyebiliyoruz. Bu ilişkiler temel bir güç odağı olma, hatta biraz daha psikianalitik gözlemlerle ‘Bastırılmış dürtülerin dışa vurumu’ şeklinde, iki kutuplu bir savaş halinde sürüyor. Elbette bu varolma, muktedir olma, baskın olma davası dış denklemler, yer altı örgütlenmeleri, Dünya Mahallesi'nin ağır ağabeylerinin racon kuralları gerçeklerinden de bağımsız ilerleyemediği için, sistem kompleksleşiyor, çözüm imkansızlaşıyor. Her siyasi yazıda Osmanlı son dönemi ve Genel Cumhuriyet Siyasi tarihini özet geçmek ne kadar eğlenceli tartışılır ancak, günümüz ilişkilerini anlama ve anlamlandırma yetisini geliştirebilme açısından geçmiş hala açılmamış, çözümlenmemiş, ve sahip olunamamış bir hazine adeta. Oradan beslenmek, oradaki mücadeleleri iyi tahlil edebilmek(Türkiye Cumhuriyeti gibi despotik, militer eğilimli bir devlette, Osmanlı Arşivlerinin bile son 10 yılda açılabilir olduğu ve sadece  belli zümrelerin ulaşabildiği, gerçeği saklama eğilimi olan bir Devlet referansında bu yüzleşmeleri ve tarih araştırmalarını nasıl sağlıklı yapabiliriz, hala cevapsız bir soru) Özetle teknoloji gelişse de, tarih değişse de, insan hatta doğa hatta hatta cansızlar bile evrimleşse de bazı eğilimler yüzyılları, binyılları aşsa da, insan zihnini ve duygu durumunu aşamıyor. İşte tam da bu yüzden  benzer eğilimler, yanlışlar, doğrular farklı çağlarda ama şaşırtıcı şekilde benzer reflekslerle tekrar tekrar yaşanıyor.

  İşte en başından beri, yaklaşık 3 yıldır kendi blogumda öne sürdüğüm tez de tam da bu Cumhuriyet Döneminin vazgeçilmezi ‘İktidar Refleksi’ olgusuna dayanıyor. 11 yıllık yakın tarihimize baktığımızda reform, ekonomik kalkınma(Ki bunu Anadolu Sermayesi hareketi, Cemaat Hareketleri ve yeşil sermaye, Dış ekonomik konjenktürün desteği ile kısmen sağladılar.) Demokrasi(Ki bunu da en azından militarizm ve vesayet sistemi ile savaşarak, yine kısmen başardılar) , özgürlük, insan hakları gibi kulağa hoş gelen kavramlarla  yola çıkan ama içlerini doldurmaktan ziyade zamanla  boşaltarak bu kavramları kendi hegemonik, despotik iktidarı haline dönüştüren, özetle 80 yıldır savaştığı metaya dönüşen bir devlet erkiyle karşı karşıyayız.

  Bu despotik eğilimlerin temellerini, 1910’larda ‘Biz her şeyin iyisini biliriz’ egosunda, katı hatta faşist milliyetçiliğinde, İttihat ve Terakki’de. Savaş dönemlerinde(Çanakkale, Kurtuluş, İç Savaşlar, Ermeni Rum Katliamları) cepheye zorunlu hizmet yasaları çıkaran militarist anlayışta, Osmanlı Döneminde yenileşme hareketlerinin sakıncalı olduğu gerekçesiyle yapılan despotizmde, sonra bu yenileşme hareketlerinin aslında gerekli olduğunu düşünüp dengeyi tam ters kefeye kaçıran ironik anti-despotizmde ve yaratılan militer toplum olgusunda, Cumhuriyet Dönemi İstiklal Mahkemelerinde, Irk temelli katlimalarda, 1946 hileli antidemokratik seçimlerinde, ‘Bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz’ diyerek tepeden inmeciliğini halka dayatan yönetim anlayışında, ilk Türk sol hareketlerini eriten, eritemediğini ülkeden gönderen ‘ben bilirimci’, anlayışlarda. 60, 70, 80, 90, 2000 cuntalarında. Çevir Bir paşalarda, Veli Küçük’lerde, Hilmi Özkök’lerde, ülkenin en verimli güzel ve değerli arazilerini vatandaşının beynine yerleştirdiği’ Vatan sağolsun’ temelli hezeyanla besleyen ve hepimizi kandırarak bu değerleri bedel ödemeden elde eden, 28 Şubat sürecinde 250 milyar doları bir gecede siyasetin kasasından ve halkın katma değerinden cebine indirebilen, imtiyazlı zümre ‘Türkiye Cumhuriyeti Askeri Kuvvetlerinde’. Ve maalesef daha nice yozlaşmış devlet erkinde gözlemleyebiliriz.

  Ama belirtmeliyim ki bu kara liste, ve kapkara yoz tarih beni şaşırtmıyor. Hayatta bireylerin nasıl bir bölümü yöneten bir bölümü yönetilense hayatımız içinde, bir bölümü kaliteli yaşama bir bölümü sefalete layık görülüyorsa bu ilke devletler için de böyle. Özetle Türkiye bir uydu devlettir. Merkez değildir, çevredir. Osmanlı döneminden beri bu topraklar emperyal bir güdüyde hareket etmedi. Hep daha savunmacı, elde kalanla yetinen,  tabiri uygunsa ‘azıcık aşım kaygısız başım’ ilkesiyle tekdüze bir standartda hapis oldu. Aslında bu hapis oluş için kimseyi de suçlayamayız. Doğal akış bunu gerektirdi. İşte tam da burada devreye giren esas aklın tüm bu sitemi yöneten temel olgunun farkına varmak lazım. Kişisel kanım ve ulaştığım nokta’ fazla paranoyak ve her işin altında ‘Amerika’nın Oyunu’ klişesini aramaktan uzaklaşmak istese de, sadece Amerika değil birçok dış gücün özellikle 18. Yüzyıl sonrası Orta Doğu hiyerarşisinde etkin olduğunu da çok net bir şekilde gözler önüne seriyor. Ve iyi ya da kötü, beğendiğimiz vey beğenmediğimiz tüm değişimlerde böyle bir dış etkinin, finansal yapı etkisinin ve örgüt, istihbarat birimi etkenlerin olduğu bilmek hem üzücü hem de çaresizlik hissi uyandıran, insanı kendi ülkesinin değersiz olduğuna inandıran bir realite. Son dönem yaşananlara da bu perspektiften baktığımızda şu anki Türkiye Siyaseti üzerindeki kaotik duruma sevinmek veya üzülmek konusunda ikilemde kalmak muhtemel.

  Yine kişisel fikrim, özellikle son Osmanlı Döneminden beri (Mustafa Kemal’in elini sallasan masonik yapılanmalara değeceğin bir Selanik coğrafyasından çıkmasından Samsun’a çıkmasına kadar hatta) ülkenin, imparatorluğun, halkın ve yeni oluşan Cumhuriyetin bu eksende değerlendirilmesi gerektiği. İşte tam da burada, birçoğumuzun kabullenmekte zorlanacağı, karşı çıkaracağı teori devreye giriyor : ‘ Bize bir bağımsızlık savaşı adı altında, militarist ve asker seven toplum hapıyla yutturulan, anlı şanlı milliyetçi soslarla süslenen bu paradigma baştan mı kaygan bir zemine kurulmuştu aslında. Acaba ‘ 7 düvele karşı savaştık boyun eğmedik’ yalanını Sadece Yunanistan’ devletiyle savaştık ve toplamda İzmit ve Erzincan depreminde bir günde kaybettiğimiz vatandaşlarımızın sayısının 4’te (Resmi Rakam 12000 civarı. Maksat şehit veya kayıp yarıştırmak değil, realist bir olguya parmak basmak) birini kaybettik, veya ‘ Dersim’de ölen Kürt sayısı Kurtuluş Savaşı’nda ölen Türk sayısından fazladır’   önermesiyle  değiştirsek çok büyük şimşekleri üzerimize çekmek pahasına, üzerine biraz daha düşünmeye değer bir olgu olduğu gerçeğiyle yüzleşir miyiz ? ‘Cumhuriyet’ fikrinin aksak yanlarının, ve kuruluş paradigmasının kayganlığının farkına varır mıyız bir nebze olsun ? Cumhuriyet fikrine, aydınlanmacı ilerlemeci akıl yapısına saygım var, Mustafa Kemal mucizesinin de farkındayım. Ama şunu göremeyecek kadar da saf bir siyasal entelektüel kapasite yokluğunda değilim ; ’Bu paradigma kötünün iyisidir. Evet aksak da olsa bir ulus devlet yaratmıştır ama 60 Cuntası, 80 Cuntası, Milliyetçi, Militarist eğilimler,Mustafa Kemal’in bile haberi olmayan ‘Kemalizm’ adlı idealist yanılgı, Sisteme entegre olmuş yer altı örgütlenmeleri, basın yayın finans ekseni ve siyaset mafya uzantılarının bizlere anne ve babalarımıza, dedelerimize, gerek eğitim sistemiyle gerek kültürel kodlarla, gerek bilişsel metodlarla ezberlettiği bütün ezberler bozulmaya muhtaçtır. Bize anlatılan tarih yalandır, yanlıdır.(Hoş antatılan anti-tarih tezi de en az gerçeği kadar yalan, çünkü yalanı yıkmak üzerine kurulmuş bir yalan ironik olarak) Dolayısıyla bu perspektiften bakınca, yıkılmış bir Osmanlı tanımının da, bu yokluktan çıkan mucizevi Cumhuriyet kavramının da, ve bunlara inandırılışımız da bütüne bakınca pragmatik düşünen aşkın bir yapının bizlere sergilediği ilüzyon gibi görünüyor.

  İşte bu ilüzyon, son 11 yılımızda da bunun anti tezinin yanında bizleri dümdüz etti ve şimdi o anti-tezin de kullanım süresinin dolduğunu deklare etmeye başladı. Bu sistem yöneticileri hepimizden daha zeki, daha aşkın, daha pragmatik.

  Güzel dostlar diyeceğim o ki, bir tarafı karşılıksız sevmek gibi bir yükümlülüğümüz yok ama gerçeği karşılığı ne olursa olsun anlama ve arama gibi bir yükümlülüğümüz var. En azından onlarca yıl uyutulan uyuşuk bir toplumu birazcık hareketlendirebilmek için. Bu sistem Kurtuluş Savaşında ‘Osmanlı Enkazı’ denilen Teşkilatı Mahsusa’yı kullanır, onunla İstanbul’dan Anadolu’ya silah taşır ancak Cumhuriyeti kurduktan sonra bu ve bağlantılı örgütlenmeleri lağvedip yok eder. Bu sistem masonik desteği  arkasına alır, sonra bu mason teşkilatlarını kapatılmaya zorlar. Sonra İkinci Cumhuriyet döneminde mason teşkilatlarını tekrar açar. Bu sistem Karabekir’i Mustafa Kemal’i tanımayan bir Doğu Anadolu’da kral yapar, sonra aynı Mustafa Kemal'in emriyle onu astırmaya kalkar. Bu sistem İslam için cephede savaşır, sonra Cumhuriyet için islamcıları asar, sonra gün gelir o İslamcılar Taksim Meydanında  Cumhuriyetçileri sopalar.. Bu sistem Mustafa Kemal’e devrim yaptırır ama aynı M. Kemal’i 1930’dan Çankaya Köşkü’ne hapis edip ona yazı, tarih, geometri gibi kavramlar çalıştırıp(Afet İnan’la tarih dil tezleri falan öne sürülür, bugün bu tezlerin gülünç olduğu kanıtlanmıştır), bu büyük lideri bile Dünyevi Ekonomi Politik’ten tavsiye eder. Bu sistem 2003'de CIA 'nın maaşlarını ödediği orduya Süleymani'ye de Çuval geçirir, sonra 2008' de aynı orduya 'Niye Irak Savaşını Desteklemedin' deyip bir de üzerine'Balyoz' indirir. Veli Küçük'lerle, karanlık adamlarla, olaylardan habersiz zavallı subayları aynı cezaevine tıkar. Bu sistem yıllarca halkın kanını emen ana akım medya patronu Aydın Doğan’ı, entelektüel adamlar ordusunun yöneticisi diye ülkenin en üst katmanına kremalı bir pasta süsü gibi sunar, onlara bu kremayı yedirir. Bu sistem Gezi Parkı eylemlerinde varoluş mücadelesi yapan gençleri unutur, gider AKP-Koç savaşına odaklanır, Koç Grubunu mağdur durumda biz kafasında biber gazı kapsülleriyle gezen zavallılara yedirir(Kıyamam sana KOÇ). Bu sistem gözüne, başına kapsül yiyen vatandaşlarını unutur, MGK belgeleri yayınlamaya başlar. Çünkü o şövalye ruhlu gençler değersizdir, ama MGK belgeleri hükümetlerin ayaklarını kaydırır, değerlidir. Bu sistem bir seçim dönemimde MHP-CHP seks kasetleri yayınlar, diğerinde AKP seks kasetleri. Rezil olmayı seks kaseti aşağılığına indirgemiştir, tabi bu iğrençlik bir toplumsal tabu realitesine dayanır. Sistem biz bizden iyi tanır. Yoksa Oval Ofisteki seks skandallarının popüler kültür metası haline bile dönüştürebilir isterse, ama Türkiye’de işler böyle işlemez bilirler. At, avrat, silahtır bu ülkenin feodal namusu, sevişmek suçtur, kızlı erkekli, milattan sonra 2013 yılında, hala... Bu sistem Komprador Burjuvaziyi, ayda 500 lirayla geçinmeye çalışan öğrenciye savundurur arkadaş. İnsana aklını bile yitirtir. Bu sistem yıllarca şeriat korkusu yaşayan CHP liderlerine Amerika gezisi yaptırır, Belediye Başkan Adayı dayatır, Gülenden randevu aldırtır. Ve son olarak bu sistem, Hizmet- Cemaat diye beslediği, ortaya sürdüğü ve 2000’li yılların realitesi bir cemaatle ona göbekten bağlı Ak Parti hareketini bile, işler tersine gittiğinde birbirine düşürtür. Bu sistem Uludere'de Kürt katliamı yapar, sonra İbo İle Şivan'a ağlama diye ağıt yaktırır, bombalama emri verenlerle, Diyerbekir'de hem de, Emine'nin gözyaşlarıyla.. Bu sistem pragmatiktir, kar edemediği, olumlu bir yöne evriltemediği an hegemonyasını, babasını bile tanımaz, keser atar. Yıllarca Baransular’la Taraf’larla askeriye tavsiye operasyonu yapar, sonra döner operasyonu AKP üzerine çevirir. Sürreal bir masalda mısın, gerçekçi bir ülkede misin algın şaşar, aklın karışır. İşte tam da bu yüzden bildiklerinizi tümünü unutun. Osmanlı’ya dair, İslamiyete dair, Türklüğe, Kürtlüğe dair, Cumhuriyete dair, her şeye dair.

 Hayat statik ve değersiz gözlemlerin aptal sentezlerinin bize sundukları dar vizyonlardan biraz daha kompleks üzgünüm.


Ve sakın unutmayın paradigmalar kaygan, bugün sana yarın bana…

Sevgilerle Nevzat,






Hiç yorum yok: