Hürriyet

19 Kasım 2013 Salı

Paradigma Kayması I

Gezi direnişi nasıl şirazemi kaydırdı bilinmez, yaklaşık altı aydır ne elim klavyeye gitti ne de kendi kendime gelin güvey olduğum bloğum dile geldi, hiçbir şey yazmadım, yazamadım. Facebook paylaşımları tam gaz sürdü fakat görece daha kıymetlim olan blogum öksüz kaldı. İlk etapta bilemedim üstüne ne yazılır ne düşünülür, sürreal olduğuna şüphe duymadığım ülkemin bahtsız kaderinin. Zaten bir ay meydanlarda, ondan sonraki aylar gerçeküstü politik gündemi anlayama çalışmakla geçti ve sonbaharın sonuna yaklaşır olduk. Ve yine hayattan, insanlardan, tuhaflıklardan, gözlemlerden ve gündemlerden sentez yapma alanıma bir şekilde geri döndüm.

Son yazıda, 30 Mayıs 2013 gecesi , henüz her şey normal sınırlarını aşmamışken direniş cephesinde, Tıpkı ilk Odtü direnişindeki gibi, tıpkı Hopa’da, 2011’de Başbakan’a gösterilen tepkiler gibi, tıpkı Emek Sineması yıkılmasın diye yürüyen insanların uğradığı polis tacizi gibi kutsal ama bir o kadar da kısa süreli bir direniş beklenmekteyken, yoğun bir duygu yüküyle klavyeye yaslanmıştım.  ‘’ Ve biz, yine bir yeşillik bulup elimizde kitaplarla, dilimizde kulağımızda şarkılarla tıpkı bu gece Gezi Parkı’nda olduğu gibi dostlarla sabahlıyor olacağız. Ve bizler hep varolacağız, biber gazlarına inat, sizlere inat’’ diyerek hayatımın en sıradışı ayına girdiğimi bilmeden uykuya dalmıştım o gece. Ve şimdi tekrar o andayım. Kaldığımız yerden devam ediyoruz, yola, umuda, direnmeye.

Gezi Parkı Direnişi artık evrensel bir markadır. Kimi bu hareketi Otpor Canvas, Tavistok gibi örgütlere mal eder, kimi çocuklar haklı ama o arabalar, barikatlar yanmasaydı keşke der, kimi işin arkasında Faiz Lobisi var diye iddia eder. Dilin kemiği, paranoyanın sınırı, aklın sığabileceği bir kabı yok. Dünya’nın adaletinin, durağanlığının ve basit bir yapısının olduğunu iddia etmek de gülünç. Dolayısıyla tüm bu iddiaların gerçeklik payı olması olası bile olsa bu ordaki hak arayışının muhteşemliği, direnişin Dünya sarsan dinamiği ve yaşadığımız inanılmaz bir buçuk ayı gölgelemeye yetmiyor.

Rastlantısal bir  anne baba sevişmesi eylemi sonucu içine düştüğümüz bu kanla sulanmış, naaşların ruhi mücerret gibi yerlerden fışkırmakta olduğu, ilelebet payidar kalacağına şüphe olmayan, bayrağının bile bir kan grubu olan muazzam toprak parçası, kaderinin ironik hezeyanı doğrultusunda hepimizi yormaya, üzmeye, yıpratmaya devam ediyor. Bu koordinatlar öylesine kutsal ki, insan sürreal bir Dali tablosunda gerçekliğini kaybetmiş  bir imge veya yer çekimsiz ortamda vals ritminde salınım yapan bir obje gibi uzay boşluğunda gitgide yok olduğunu hissediyor. Böylesine garip ve sıra dışı hisleri herhangi başka bir coğrafi koordinat dizgesinde hissetmeniz mümkün değil. O yüzden anne ve babalarımızı bir kez daha kutlamalıyız, bu başarılı doğal seçilim süreci için.

Öyle ki, ekmek almaya çıkıp başınıza gelen biber gazı kapsülüyle komaya girebileceğiniz, Taksim Meydanı’nda Tomalar ile sulanabileceğiniz, Barzani’yle halay çekerken Uludere’de masum köylüleri bombalayabileceğiniz, Emine Erdoğan’la sarılıp hüngür hüngür ağlayabileceğiniz, Melih Gökçek’le Ankara Havası oynayabileceğiniz, Vali Çoş ile rahatlıkla çoşabileceğiniz turistik, endemik bir Cumhuriyet burası.

Cumhuriyet demişken, her canlının, büyük patronun kutsal dizaynı sonucu maruz kaldığı entropi yasasından bağımsız olamayacağından emin olduğumuz gibi sosyal fenomenlerin ve olguların da benzer değişim ve dönüşümlere maruz kaldığına rahatlıkla tanıklık edebiliriz. Her zaman iddia ettiğim ve arkasında durduğum ‘Cumhuriyet fikri veya kurucusu değil bu Cumhuriyetin bireyi kutsanmalıdır’ önermesi paralelinde, yanlış bazı temeller üzerinde salınım yapan kutsal yönetim biçimimizin, yeni yanlış temellere doğru kaydığını hissetmekteyiz. Atomların bölünmesine şaşırmazken, ülkelerin bölünmesine şaşırdığımız bir çağdayız. Ama gözlerimizin önünde tüm coğrafya tuzla buz olmakta. Bir sihirbazın hokus pokusunun kerametine benzer şekilde bir anda şekil değiştiren Orta Doğu coğrafyasına entegre olmaya çalışan bir iktidarın 11. Yılında bu değişim ve dönüşümlere hala şaşıyor olmamız da asıl şaşılacak olgu kanımca. Özetle, M. Kemal’in Orta Doğu batağından kısmen uzaklaştırmaya çalıştığı, çok da başarılı sayılamayacak  bu ulus-devlet ve batıcılık denemesi, dış rüzgarlarından tersten esmesiyle, ve iç rüzgarların ılık etkisiyle kendini Orta Doğu batağına, hem Arabi bir altyapısı olmamasına rağmen, monte etme aşamasının son düzlüğüne gelmiş bulunuyor. Dolayısıyla bildiklerimizin hepsini unutuyor hatta yutuyoruz. Efkan Ala, Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu, Yalçın Akdoğan, Hakan Fidan ve türdeşleri temelli bu yeni paradigma, 80 yıllık ‘ilelebet payidar kalacak’ eski paradigmayı yıkmaya hazırlanıyor. Bu değişim sancısı, askeriyeden sosyal hayata, tüm Devlet erklerinden kamusal alana her şeyi yerle bir edip yenisini yapmak üzerine kurulu. Osmanlıdan Cumhuriyete geçiş bize neleri unuturuysa, onların intikamı alınırcasına hepsi kafamıza vura vura hatırlatılıyor.

‘Boşluğun Metodolojisi’ adlı, kendimle gelin güvey olma yazımda, yaklaşık 1,5 yıl önce öne sürdüğüm aşağıdaki tezler de aynı tazelikle arkalarımda durmama devam ettiğim saptamalar olarak varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar.

‘’ Cumhuriyet döneminin elitist ve tepeden inmeci anlayışı ve giderek sertleşen iklim önce Osmanlı birikimi ile sonra da halk ile bağların kopmasına veya zedelenmesine yol açtı. Temeli daha önce değindiğim gibi Osmanlı’nın ‘Nizam-ı Cedit’, ‘Tanzimat ve Islahat’, ‘Meşrutiyet’ ve benzeri yenilik adımlarına bağlı olarak başlayan ve gelişen bu zorlanma hareketi Cumhuriyet ve Mustafa Kemal idealizmi ile birleşince, yararlı ve gelişimci katkılar sağlamakla birlikte, büyük bir boşluk, güvensizlik ve kopma etkisi de yarattı. 
Ülkemizde son on yılda gerçekleşen değişimi ve kademeli olarak artan baskı ve şiddet ortamını bu temelde daha iyi anlayabileceğimizi düşünüyorum. Avrupa Birliği vizyonu, özgürlükler, demokrasi gibi vizyonlarla ortaya çıkan bir oluşumun, gücü ve kendisini durdurmaya çalışan etkileri yok ettiğinde, bilinçaltının dışavurumunun nasıl ortaya çıktığını ve yıllarca yaka silkilen anlayışlarla hesaplaşırken aslında nasıl gitgide savaştığı metaya dönüştüğünü tüm çıplaklığıyla izliyoruz. Çemberin içindeki genişleme ve yer kapma savaşı sürerken, çevre- merkez birbirleriyle savaşırken, geriye bireylerin ve toplumun zihninde bıraktıkları derin boşluklar ve kopuşmalar kalıyor. Sistem, kendi kendini yiyen ve yok eden iki kutbun savaşı ve bu savaştan yorgun düşen halk kitleleri olmak üzere sabit hızla dairesel bir harekete devam ediyor, yıllar hatta asırlar geçse de dönüp dönüp aynı noktaya geliyor. Bu da ülkenin temel çıkmazı ve çelişkisi sayılabilir kanımca. ‘’


Yavaş yavaş konular arası kısa geçişlerle sona yaklaştığımızı hissetiğim yazımızı tamamlamaya çalışırsak. Bu bir ‘Paradigma Kayması’. Bir nevi doğum sancısı veya ölüm katılığı. Her değişim, dönüşüm gibi sert, acı veren ve soğuk bir yanı var. Ordunun bir bölümünü kendi kirli çamaşırlarını deşifre ederek tavsiye eden bu yeni düzen, karşı koyan diğer erkleri de çeşitli güçlerle tavsiye etmeyi başardı. Ve tüm bu kirliliğe(Ordu iktidar, yılların pislik ve birikintileri) hayır diyen, ama bir yandan beynine iktidar tarafından adeta silah zoruyla dayatılan bu tepeden inmeci despotik yeni düzene başkaldıran birkaç milyon genç beyin, bu ülkede asıl  paradigmayı kendilerinin kökten değişitirebileceklerine inanadıklarını ispatladılar. Ve bu küçümsenen, öldürülen, taciz edilen, su sıkılan, gaz atılan gençler Mayıs ayından beri yaşadığımız üzere ülkeyi bambaşka bir noktaya taşıdılar. Ak Parti’nin değişim iddiasını veya zokasını yutmayıp asıl değişim böyle yapılırın dersini verdiler. Ve yine o gençlerin ve diğer sosyal olguların dinamiği, 11 yıldır ilk kez iktidarı sonu belirsiz bir cenderenin içine sokmakta. 3 önemli seçim arifesinde partinin ağır ağabeylerinin ilk kez medya önünde fikir ayrılığına düşmesi, onları adeta ana atardamar gibi besleyen cemaat kavramının iktidara savaş açması, dış ülkeler nezninde iktidarın kaybettiği itibarı ve daha birçok dinamik köşklerdeki lord’ları artık sıkıntıya alıştırmaya başladı. Resmen yağmurdan kaçanları doluya tutturdu, ava gidenleri avladı. Tertemiz, safiyane bir dönüşüm olmayacak biliyorum ama, değişimi gerçekleştirmek hayaliyle yola çıkanlar hiç hesap etmedikleri, küçümsedikleri bir kitlenin onları nasıl dönüştürdüğüne tanık olmaya başlıyorlar. Önümüzdeki dönem çok büyük dönüşümlere gebe, ve ben bu dönüşümlerin hezeyan dolu Neo-Osmanlıcı dönüşümlere evrileceğini düşünmüyorum. Gezi’de ve sonrasında oluşan sosyal dinamik Türkiye’yi tamamen dönüştürecek bir sosyal fenomene dönüşmese bile tam zamanında çekilen bir imdat freni işlevi görecek, bu muhakkak. Umarım yeni büyük yer altı örgütü projelerinin, makro dengelerin ve rant döngülerinin kısırlığında şapkadan çıkan tavşan misali liderlerle yeni mutsuzluklara yol almayız. Ama sanırım bir ak dönemin daha sonuna geldik, sonunda.Ve sanırım şu an itibariyle kafamıza gaz kapsülü fırlatmayan  ve bizi öldürmeye teşebbüs etmeyen bir başbakan bile ekseriyetle ihtiyacımızı karşılayabilir.




Son not :  O son çoçuğu, o gencecik çocukların hiçbirini öldürmeyecektin. Günahı, vebali ve laneti artık omuzlarında.


Sevgiler,
Nevzat

Hiç yorum yok: