Hürriyet

10 Aralık 2014 Çarşamba

İktidar, Cemaat ve Diğerleri

İmkanımız olsa ve 2008 yılına geri dönsek. Yaklaşık 6.5 yıl önceki gündemimize dönebilsek ve oradan şu günkü gündemimize bakabilsek oldukça şaşırırdık. İmkanınız varsa 6-7 yıl öncesinin gazete arşivlerini karıştırın, göreceğiniz başlıklar eminim hepinizi şaşırtacak. Ve tarihin akışı ve sistemin bizlere dayattığı gündem hiyerarşisinin nasıl beyinlerimizde uyuşturucu etkisi yarattığını daha net göreceksiniz, o günün doğrularıyla bugünün doğruları arasındaki mesnetsiz uçurumu bir kez daha idrak edebileceksiniz…



2008’de henüz Ak Parti- Cemaat konsorsiyumu dağılmamışken ve halen iki kanat da güçlüyken, Mustafa Balbay, Veli Küçük, Yalçın Küçük gözaltına alınırken, Cumhuriyet gazetesi polis tarafından basılırken, İlhan Selçuk gözaltına alınırken bugün geldiğimiz noktada tam tersi bir ivmelenme ile karşı karşıyayız. Zaman Gazetesi genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı, gazete binasından canlı yayında gözaltına alınıyor. 2011 yılında Oda Tv baskınıyla Soner Yalçın’ın emniyete alınışı gibi bugün de Samanyolu personelinin gözaltına alınışını televizyonlardan izliyoruz. İnsan iktidardaki ve muktedir diğer kuvvetlerdeki yıllar içindeki bu değişime bakınca, operasyonlar düzenleyen timin yıllar sonra benzer operasyonlara maruz kaldığını görünce tekrar şuna  inanıyor ; burası gerçekten dünyanın en garip ülkelerinden biri… Bu üvertür bölümünden sonra şimdi Türkiye’de görünür hale gelen hegemonik çatışmanın kodlarına ve bu savaşın derinine, taraflarına ve içeriğine inmeye çalışalım biraz, kalemimiz döndüğüce…





Türkiye’ye egemen olan ana  ideolojik akımlar

Türkiye Osmanlı bakiyesi bir imparatorluk sürecinden bir ulus devlet metodolojisi uygulamaya konularak, tepeden halka inen bir devrim yoluyla ve bir lider önderliğinde cumhuriyet denemesi sürecine geçmiştir. Bu geçiş sert insiyatif alınarak, tedrici olmayan, ivedilikle uygulanan, katı bir modeli ve  dönemi doğal olarak beraberinde getirmiştir. Buna benzer değişim ve dönüşüm süreçleri yaşayan benzer Orta Doğu ve Avrupa ülkelerine de bakarsak, Türkiye’ye de bakarsak göreceğimiz olgu şudur ; İmparatorluklardan yeni ulus devletlere geçiş süreci ulusötesi sermayenin ve yeni dünya düzeninin çizdiği sınırlar çerçevesinde olmuştur. Bu sınırlar Lozan Antlaşmasından,  Türkiye iktisadi yapılanmasına, demokrasiye geçiş ve çok partili seçim dönemini başlatış sürecimizden, sermayemizin oluşturuluş biçimine, 1940’lı yılların sonunda 2. Dünya savaşının bitimiyle yaşanan Marshall ve Henry Thuram doktirinlerinden, Batı’nın Doğu’daki uydusu olma, Sovyet Bloğuna set olma yolunda biçilen rollerimize, NATO üyeliğine kadar detaylı olarak incelenebilir, delillendirilebilir.  İşte tüm bu karmaşık ilişkiler ağı ve rant kavgası olgusu, Batı’nın Egemen devletler ve sermaye gücü (ABD-İNG-AB) ile rakip devletler (Japonya-Rusya-Doğu gücü) arasında bir sermaye ve ideoloji savaşı başlattı. Temel mesele tarihin tüm insanlığa yaşattığı ve dayattığı sermaye-kar veya kısaca sembolleştirirsek ‘ekmek’ kavgasından başka bir şey değildi. Var olmak için, güçlü olmak için, tüm dünya insanlarının ürettiği ortak değerin ne kadar fazlasına sahip olabiliriz savaşına girildi. Bu da Türkiye’ gibi geç kapitalist, yarı hidrolik-Feodal(Din -tarım toplumu temelli) ülkelere üçüncü dünya uydusu olma rolünü biçti sadece.

Bu kısa tarihi özetten günümüze geldiğimizde de, bu ulusötesi sermaye ve karşısındaki rakiplerin çelişkilerinin ; iktisadi, ideolojik, felsefi çarpışmasının başka bir tezahürünü canlı yayınlar yoluyla izliyoruz. Türkiye’de 4 egemen akım ve güçten bahsetmiştik. Bu güçleri  ;


1 -Şu an iktidarda olan güç olan Ak Parti ve derin neo-osmanlı ideolojisi, ülkedeki İslam ideolojisini savunan tarikatlar ve bu akıma Katar-Ürdün-Suud- Malezya gibi dış ülkelerden gelen destekler
2- Yıllar boyu Ak Parti’ye ortak olan, insan kaynağı sağlayan ama bir süredir ayrı düştükleri Gülen Cemaati ve onun arkasındaki batı desteği
3- Türkiye’nin sermaye birikimini elinde tutan, laik- seküler, elit Türkiye sermayesi(Bu kanat kısmen CHP-MHP  ve ordu üzerinde de etkili oldu dönem dönem, Aydınlık-Perinçek kanadı üzerinde de, Ergenekon denilen akım üzerinde de) ve arkalarındaki sağlam Avrupa sermayesi
4- Kürt siyasetinin ideolojik kanatları(Bu alana sol fraksiyonları ve çeşitli örgütleri de ekleyebiliriz) olarak sıralayabiliriz.
Tüm bu ideolojik ve iktisadi akımlar arasında zaman zaman konsensüs, uzlaşı zaman zaman da itilaf olarak gözle görülür denge değişimleri yaşanıyor. Ve bu değişim ve dönüşümler  genellikle, Türkiye’ye ulusötesi sermayenin biçtiği rollere uygun olarak gelişim gösteriyor.


2008 Yılına Dönüş : Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Poyrazköy, Devrimci Karargah…

Yazının başında imkanımız olsa da 2008 yılına dönebilsek demiştik, günümüz teknolojisi kısmen de olsa bize bu olanağı sağlıyor. 2008 yılı gündemine oturan olaylar kronolojisine ve manşetlerine, haberlerine şu linkten sizler de rahatlıkla ulaşabilirsiniz (http://tr.wikipedia.org/wiki/Ergenekon_soru%C5%9Fturmas%C4%B1_kronolojisi) Özellikle 2008 yılının ilk yarısının ana gündemi Ergenekon davalarıydı. Bir sabah kalkıp bir çok gazeteci ve yazarın gözaltına alındığına şaşırıyorken diğer sabah Ergenekon kapsamında tutuklanan general veya subaylara şaşırıyorduk.  Mustafa Balbay, Şener Eruygur, Hurşit Tolon, Yalçın Küçük, Veli Küçük, Oktay Yıldırım, Ferid İlsever, Mustafa Özbek, Doğu Perinçek, Tuncay Özkan ve daha sayısız isim Türkiye’nin gündemine ve bizlerin hafızalarına kazınmıştı. Cemaat ve Hükümet konsorsiyumunun önderliğinde gelişen ve daha çok cemaatin stratejik aklının eseri olan bu operasyonlar, 4’e böldüğümüz Türkiye hakim güçlerinden ilk ikisinin, yani cemaat ve hükümetin işbirliği ve diğer grupların dışlanması olarak sürüp gidiyordu. Aynı dönemde şimdilerin bu iki grubun arasında arada kalan isimlerinden Bülent Arınç : ‘’ Türkiye bağırsaklarını temizliyor’’ derken zamanın başbakanı Erdoğan ‘’ Bu davaların savcısıyım’’, zamanın muhalefet lideri Baykal ise Erdoğan’a hitaben ‘’ Sen savcıysan ben de avukatım’’ diyordu.  Yine tam bu dönemde 2008 yılının Mart ayında Ak Parti’ye karşı  kapatma davası açılıyordu. Bu dava süreci yaklaşık 4 ay sürüyor, yüksek mahkemenin üyelerinden sadece birinin oy farkıyla Ak Parti’nin kapatılmamasına karar veriliyordu. Kuşkusuz bu kararın alınmasında o dönem Ak Parti'nin yanındaki en büyük destekçi Gülen Cemaati’nin etkisi büyüktü. Herhalde o günlerde 6 yıl sonra cemaat ve Ak Parti’nin büyük bir meydan savaşının iki düşman kanadı olacağını iddia etsek deli yaftası yerdik. O potansiyel deliliğin, gerçeğe dönüştüğü günleri ve saatleri yaşamaktayız an itibariyle.




2005-2007 Dönemine  Dönüş : Şemdinli Olayları, Danıştay Saldırısı, Hrant Dink Cinayeti, 2007 Muhtırası ve Cemaat

2007 yılında henüz Haziran ayı gelmemişken ve Ümraniye’de bir gecekonduda el bombaları bulunmamışken, Yaşar Büyükanıt Genelkurmay Başkanı iken, 27 Nisan gece yarısında Genelkurmay’ın sitesinden bir muhtıra(E-Bildiri) yayınlanmıştı. Öyle anlaşılıyordu ki Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı Genelkurmay’ı rahatsız ediyordu. Dönemin ana akım medyası da bu eğilimi gözler önüne serercesine yayınlar yapıyordu. Bu muhtıra’ya karşı Ak Parti hükümeti boğun eğmemiş ve Başbakan sert bir açıklama ile bu olayı kınamıştı, bununla da yetinmemiş çıkmaza giren Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuca ulaşabilmesi için bir erken seçim kararı almıştı. İşte bu noktada da cemaatin Ak Parti’ye desteğini yadsıyamayız. Hem seçimden yüzde 47 gibi bir oy oranı almasında, hem de Genelkurmay’ın restine rest ile cevap verilmesinde, Ak Parti ve Erdoğan’ın en büyük destekçisi cemaatti şüphesiz.

2007 yılının en dramatik ve kalplere ateş gibi düşen olayı ise bu kriz ve politik kırılmalardan 4 ay önce, 19 Ocak 2007 günü Halaskargazi’de yaşandı. Gazeteci Hrant Dink öldürüldü. Cinayetin failleri ve ipuçları hakkında hala net bir sonuca ulaşılamadı. Devletin içindeki bir kuvvetin bu cinayeti planladığı ve göz yumduğu açıkken, deliller karartılmaya çalışılırken, devlet erkanı suskun ve olayı örtmeye çalışan bir refleks içerisinde görüntü veriyordu.




Hrant Dink olayına gelene kadar bir dizi karanlık olay ve dönem de yaşamıştı. İlk akla gelenler 2005’de Askeriyenin eski dönemlerde alışageldiği refleksiyle Şemdinli’de yaratmaya çalışılan kaosun açığa çıkmasıyla yaşanan ve ileride Ergenekon iddianamesine de girecek olan, ‘’Şemdinli Olayları’’ idi. Bir diğeri Rahip Santoro’nun öldürülmesi olayı ve bir diğeri de Danıştay’a girerek silahlı saldırı düzenleyen Alparslan Aslan’ın eylemiydi. Bu olayların hepsi Ergenekon kapsamında ele alındı fakat hiçbirinden anlamlı bir sonuç çıkarılamadı, veya çıkmadı.


2010 Yılının Ana Gündemi : Referandum Seçimleri

Cemaat- Ak Parti konsorsiyumunun zirveye ulaştığı ve belki de sonrasındaki dönemde düşüşe geçtiği an 12 Eylül 2010 referandumu olarak görünüyor. Referandum Kampanya sürecinde Erdoğan’a koşulsuz destek veren cemaat ve  cemaatin Lideri Gülen : ‘’ İmkan olsa da mezardakileri bile oy vermeye götürebilsek. Bu Anayasa referandumu o kadar önemli’’ derken, Erdoğan da çıkan yüzde 57’lik Evet sonucunun ‘Balkon Konuşmasında’ okyanus ötesine selam göndermeyi ihmal etmiyordu. Bu aslında Ak Parti’nin belki de en zayıf noktası olan insan kaynağının(Polis, yargı ve bürokraside görev almaya hazır, donanımlı, dil bilen, kültürlü ekiplerin yoksunluğu) tedarikçisinin cemaat olmaya devam edeceği yönündeki bir işaretti ve öyle de oldu. 2010 referandum sonuçları yargıda ve HSYK’da ciddi değişimler ve yeni yapılanmalara yol açtı. Bu eksende gerekli insan kaynağı desteği ise genel olarak yabancı okullarda eğitim almış, yabancı dil bilen, devlet bürokrasisine hakim ama önderinin hala niye ABD’de sürgün hayatı yaşadığı  tam olarak anlaşılamayan Cemaat mensupları tarafından karşılandı. İki kanat arasındaki bu birliktelik, 2011-2012 döneminde İlker Başbuğ, Nedim Şener, Ahmet Şık, Soner Yalçın gibi isimleri de yeni  tutuklu portföyüne eklerken, 2008 yılında tutuklanan kişilerin de ‘tutukluluk hallerinin devamına’ karar veriyordu. Henüz cemaatin ‘ Basın Özgürlüğüne saldırı’ diye bağırmadığı ve Oda Tv ile Cumhuriyet’e baskın düzenlenen enteresan günlerdi.


Cemaat-Ak Parti Operasyonu : KCK Davaları

Bu dönemin bir diğer üzerinde durulması gereken olgusu da KCK davalarıydı. Kürt siyasetinin ve PKK’nın beyin takımı, insan ve düşünce kaynağı olduğu iddia edilen yüzlerce kişi tutuklandı. Çoğunun Kürt kökenli veya örgüt yakınlığı bulunan kişiler oluşu kimseyi şaşırtmadı. Ragıp Zarakolu ve Büşra Ersanlı gibi Türkiye entelektüel camiasından isimler dahi tutuklanarak cezaevlerine kondu. Birçok akademisyen, Kürt yazar baskı altındaydı. 4’lü bloğun Cemaat-Ak Parti ekseni, Seküler ve Laik kanadın üzerine ‘asker’ ve ‘basın’ yoluyla giderken, Kürt hareketi üzerine de ‘KCK’ operasyonları ile gidiyordu. Henüz açılım süreci başlamamıştı veya MİT eşliğinde OSLO’da gizli bir şekilde sürdürüldüğünden, henüz böyle bir açılım olacağından haberimiz yoktu.


Konsorsiyumun Dağılışı :  7 Şubat  MİT Krizi

Cemaate sonsuz kredi verilmesi Ak Parti beyin takımında bir çekince yaratmamış değildi. Fakat cemaatin Ak Parti’nin adeta taşeronu gibi çalışması ve rakip blokları ekarte etmedeki yetisi, cemaatin Ak Parti için vazgeçilmez olduğu algısını yüceltiyordu.

Başbakan bağırsaklarından bir operasyon geçirmek üzereyken, hastane kapısındayken kendisine gelen bilgi ise çok şaşırtıcıydı. Cemaate yakın polis mensupları MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı emniyete çağırıyor ve ifade vermesini istiyordu. Devlet erkanı harekete geçti, Başbakanın ameliyat saati değişti. Özel birimler Mit Müsteşarı’nın evine ulaştı, Erdoğan’ın kesin emriyle Fidan emniyete gitmedi, götürülmesi önlendi. Artık cemaat-Ak Parti ortaklığında yeni bir döneme giriliyordu. ‘’İktidar yozlaşır, mutlak iktidar mutlak şekilde yozlaşır’’ sözünün ortaya koyduğu mekanizma bu kez cemaat- hükümet eksenince çalışıyordu. Gücü ele geçiren cemaat iktidara bile hüküm vermeye kalkıyordu. Asıl yozlaşansa bu ikili çekişmeden çok Türkiye’nin kendisiydi.


2013 Gezi Olayları : Hükümet-Cemaat Tepkisi ve 17-25 Aralık Dönemi

2012 Mit krizi birçok yeni sorun yaratsa da yıllarca birbirini beslemiş iki gücün bir anda ayrılması kolay değildi. Yaptıkları operasyonlar, gizli bilgiler, birbirlerine dair ellerindeki kozlar bu birlikteliğin ivedilikle çözülmesine mani oluyordu. Hala Türkiye’de ne işe yaradığını tam olarak anlayamadığım’ Türkçe Olimpiyatları’ düzenleniyor, ve Erdoğan Gülen’e : ‘’ Bu hasret bitsin, vatanına dön’’ önerisini sunuyordu. Eğer Gülen bu çağrıya uyup dönse şu an hangi F Tipi’ne yerleştirilirdi bilinmez ama, çok iyi bir muameleye maruz kalamayacağı aşikar. 2013 Haziran Direnişi Türkiye’de yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Zaman gazetesi gibi cemaat yakını medya organlarıyla, Takvim-Star-Yeni Şafak medya ekseni arasında henüz tam bir itilaf yoktu. Gezi’de dayak ve gaz bombası yiyen çocukları görmeyip, direnişin ‘Bir terör kalkışması’ olduğu iddiasıyla yazılara ve yayınlara devam ediyordu bu medya organları. Yine insanlar gaz ve dayak yerken Başbakan’ın da katılımıyla ‘’ Türkçe Olimpiyatları’ törenleri adeta Gezi’ye karşı potansiyel enerjisi biriken mukaddesatçı kesimin gazının bir nebze alınabileceği sosyal platformlara dönüştü Haziran 2013’de.  Fakat Ağustos ayından itibaren, ülkedeki meydan eylemi silsilesi kısmen azaldıktan sonra cemaatin daha liberal kanadını temsil eden yazarlarda ; ‘’ Acaba Gezi’yi anlayamadık mı ? Acaba Erdoğan ve kitlesi bu çocuklara ve gençlere haksızlık ediyor mu ?’’ gibi argümanlar üretilmeye başlandı. Bu sürecin sonunda Kasım 2013’de de çok enteresan gelişmeler vuku buldu. İlk önce cemaatin yayın organlarında ve özellikle Taraf gazetesinde bir muhalif kanat yükseldi. Mehmet Baransu ve ekibi MGK toplantısında imzalanan eski bir belgeyi ortaya çıkardı, iktidar bunu yalanlayamadı. Bu belgede iktidarın bazı cemaatlerle birlikte Gülen Cemaati'ni de MGK toplantısında fişlediği ve önlem alınması gereken oluşum ilan ettiği ortaya çıkmıştı. Bu durum Ak Parti kanadının ‘Dersaneleri kapatma’ kararı ile karşılıklı bir reste dönüştü. Cemaat ile kronik bağı bilinen Ak Parti vekili Hakan Şükür partisinden istifa etti. Çok da zaman geçmeden gelen 17 Aralık ve 25 Aralık operasyonları, artık bu iki kanadın bağlarının tamamen koptuğunu ve devletin tepesindeki rant, kar ve yıllar boyu sistematik olarak oluşturulan oligarşinin hangisinde kalacağına karar verilme sürecine evrildiği anlaşıldı. Bir nevi bir evliliğin bitişinde çocuğun kimde kalacağı ve malların nasıl paylaşılacağı sürecine girilmesi olarak adlandırabiliriz bu dönemi.




Ergenekon ve Laik-Seküler Kesim ilişkisi / Cemaat ile CHP yakınlaşması

Genel olarak Ak Parti – Cemaat ilişkisini ele aldığım bu yazıda aslında bambaşka ve çokça da karmaşık bir diğer hususa da ucundan değinmek gerekiyor. Genel olarak Ak Parti ve Cemaat kanadının ikisine de muhalif bir duruşum olsa da ve bu duruş cümle alem tarafından bilinse de, bu olgu sistematik olarak Ergenekon,Balyoz gibi oluşumları veya Ordunun siyasete etkisini desteklediğim anlamına gelmiyor. Özetlemem gerekirse Ergenekon da ona eklemlenen diğer davalar da tamamen içi boş davalar ve olgular değiller. Türkiye’de hala aydınlatılmayı bekleyen birkaç olaydan bahsedeceğim ; 1- 1996 Özdemir Sabancı Süikasti , 2- 28 Şubat Süreci-2001 Ekonomik Krizi ve batık bankalar, 3- 2001 Üzeyir Garih Cinayeti, 4- 1996 Susurluk Kazası ve devlet mafya ilişki ağı, 5- 2002 Necip Hablemitoğlu Cinayeti, 6 – 1999 Ahmet Taner Kışlalı Cinayeti, 7- 2005 Şemdinli olayları, 8- 2007 Büyükanıt-Erdoğan Dolmabahçe  Mutabakatı, 9- 2007 Hrant Dink Cinayeti, 10- Rahip Santoro Cinayeti, 11- Malatya Zirve Yayınevi Vahşeti, 12-Danıştay Saldırısı ve Cumhuriyet Gazetesi Bombalama eylemleri 13-Jak Kamhi süikast girişimi 14- Muhsin Yazıcıoğlu Ölümü 15- Kaşif Kozinoğlu’nun ölümü 16- 2010 KPSS kopya skandalı ve daha nicesi…


Bu olayların hiçbirinden tatmin edici bir yargı sonucu çıkmadı, yargıya intikal etmesi mümkün olamayanlarla ilgili de herhangi bir ipucu edinilmiş değil. Bu olayların şüphelilerinin arasında mutlaka bir devlet-emniyet-ordu birlikteliğine rastlıyoruz. Şemdinli’de yaşanan olaylar tam bir kontra-gerilla faciası ve komedisi idi. Büyükanıt Paşa’nın o olaylarda rol aldığı belirlenen kişilere sahip çıkışı da hala hatırlarımızda. Kısacası Ergenekon ve diğer davalara prensip olarak şüphe ile yaklaşmak gerekiyor. Bunca yıl gündemi meşgul eden bu davaların neredeyse hiçbirinden anlamlı ve doyurucu bir karar çıkmaması gibi, davalarda henüz 1.5 yıl önce müebbet hapis cezasına çarptırılanların bile nasıl bir anda tahliye edildiğini anlamakta zorlanıyorum. Ergenekon davaları sulandırılmış davalardır. İçerisine suçlu suçsuz, önemli önemsiz, tanınır-medyatik kişiler katılarak amacından saptırılmıştır. Bu eğilimi ; Oda Tv, Ergenekon, Balyoz, Devrimci Karargah, Şike Davası gibi süreçlerin hepsinde tekrar tekrar gördük.




Türkiye, derin devlet aktivitelerinin tarih boyu süregeldiği ve öyle görünüyor ki önümüzdeki dönemde de süreceği bir ülke. Bu bağlamda Cemaat veya Ak Parti distopyasına karşı çıkarken unutmamız gereken bir diğer olgu da, seküler kesim- ordu- İstanbul sermayesi hattının ortaya koyduğu karanlık ilişkiler ağı ve ülkeye ödettikleri bedellere de karşı çıkmak olmalı. İşte tam da bu yüzden iktidar veya cemaate olan güveniniz ne kadar az ise diğer kanada olan güveninizin de o kadar az olması gerektiğini düşünüyorum. Bize anlatılan, çizilen perspektif maalesef bazı gerçeklerin perdelenmesi sonucunu doğuruyor. Yine bu bağlamda geçtiğimiz dönemde oldukça artan, yerel seçim dönemi adaylarını bile belirleyen ‘Cemaat-CHP-İstanbul Sermayesi’ yakınlaşmasını, bu anlattığım kodlarla tekrar gözden geçirmenizi dilerim. Ak Parti eğer miladını doldurmuş bir hareketse, bu gerçeğin turnuSOLü,  sandıkta doğru ve dürüst bir siyasetle onu yenebilmektir. Bunun yolunun CHP ve sermaye içindeki uzantılarla, eski ordu artıklarının konsorsiyumu ile çözülebileceğine inanmıyorum ve bu birlikteliğe hazır boştayken ‘Gülen Cemaati’ eksenini de dahil etme projesine en az Ak Parti’nin yanlışlarına karşı çıktığımız kadar karşı çıkmamız gerektiğine inanıyorum. Ak Parti yenilecekse bu ; Cemaatle ‘Ananas’ bazlı ihale antlaşmaları yapmaya çalışan ama medyaya pek bir seküler görünen derin devlet-sermaye uzantılarıyla olmayacak veya Ak Parti’yi yıkacak güç Zekeriya Köy veya Beykoz Konakları’ndaki siyaset bilmez, halkı tanımaz, bir eli orduda bir eli cemaatte olan elit beyefendiler eli ile de gerçekleşmeyecek. Yine temin derim ki demokratik talepleri için meydanda gaz yiyen ve ölen gençlerin yanında laik pozlarına yatıp, bankalarındaki milyar dolarlık servetlerinin bu ülkenin kaç fakirinin cebinden aktığını düşünmeyen ve ‘’ Ben de çapulcuyum’ ‘diye meydanlara çıkan TÜSİAD oligarşisi de Ak Parti’ye bir anlamlı alternatif olamayacak. O yüzden her 10 Kasım’da gazete manşetleri ve reklam bilboard’larını işgal eden ‘’ Kalbin yolu bir’’ cilere pek inanmayın. Gerçek bir sekülerin, Fethullah Gülen ile nasıl bir ticari bağı olabileceğini hep birlikte sorgulayalım. Gezi’de haksız ve usulsüzce kesilen ağaçları koruyan bizler, bu ülkenin imtiyazlı kitlelerinin, sınıfsal olarak yaratılan ayrım nedeniyle  kapılarından bile giremeyeceğimiz bazı özel okullarının, nasıl koruma altındaki ormanlık alanlar içine yapılabildiğini de göz önünde bulunduralım.  Bu ülkede tehdit olarak algılanan dinci tarikat ve yapılanmaları incelediğimiz kadar bir kerecik de şu ;  Rotary kulüplerinin, Lions Club’ların, ‘Büyük Kulüp’lerin neyin menfaatine hizmet ettiğini anlamaya çalışalım…




SONUÇ

Türkiye’de yaşıyorsanız, banka hesabınızda az ama kart borç hanenizde çok haneli rakamlar varsa, otobüste ve metrobüste,  kalabalıkta nefessiz yolculuk ediyorsanız, boğazda yalılarınız, Ankara’da saraylarınız, yatak odanızda ayakkabı kutularınız, muhtelif Afrika Ülkelerinde ‘ananas’ bağlantılarınız, BİST 100’de milyar dolarlık hisseleriniz yoksa, Soma’da ve Ermenek’te neden hep yoksulların ve görece ezilen kesimlerin ölüyor olduğunu anlamakta zorlanıyorsanız… Sistematik olarak vergi ödemenize , çalışıp çabalamanıza ve doğruluktan şaşmamanıza rağmen, yeterli kazancı elde edemediğinizi düşünüyorsanız, hep birlikte sosyal bir eşitsizlik isyanında , ortak paydada buluştuk demektir. Bu eşitliksiz, adaletsiz durumu, oportünist yandaşlıklarla değil, gerçek bir sosyal eşitlik hareketiyle , iktisadi kalkınma ve halktan-ezilen kesimden yana bir söylev ile geliştirmek gerekiyor.

Özetle üstadım size ne Ankara oligarşisinden, ne İstanbul Yalılarından, ne muhtelif cemaat bağlantılarından hayır gelmeyecek. Türkiye toprağı ve şu aziz Anadolu medeniyeti, pisliğe bulaşmamış hakkaniyetli liderleri içerisinden mutlaka çıkaracak ve bu Orta Çağ karanlığına yeni bir ışık yakacaktır. Bunca pisliğe ve umutsuzluğa rağmen, umudumuzu koruyalım…


Önümüzdeki Dönem İçin Öngörüler

Erdoğan ve Ak Parti’nin derin aklı ; Önder Aytaç, Emre Uslu, Mehmet Baransu, Tarık Toros, Adem Yavuz, Ekrem Dumanlı v.b isimleri hapiste ve tutuklu görse sevinir net. Fakat öyle isimler var ki, onları hapiste ve tutuklu görmekten mest olur, sevincin ötesine geçer bu duygu durumu…

Aydın Doğan, Rahmi Koç, Hüsamettin Özkan, Ertuğrul Özkök, Cem Boyner, Vuslat Doğan Sabancı, İnan Kıraç, Arzuhan Doğan Yalçındağ, Muharrem Yılmaz, Tuncay Özilhan, Hanzade Doğan Boyner… Bunlardan yalnızca birkaçı.



Özellikle Cem Boyner Türkiye'nin ''Mihail Hodorkovski''si (http://tr.wikipedia.org/wiki/Mihail_Hodorkovski)  olmaya aday. Erdoğan bunu acımadan yapacak kapasitede bir öfke duyuyor bildiğimiz üzere, tıpkı geçtiğimiz hafta Türkiye’de bulunan Putin’in de potansiyelinde olan öfke gibi. Tabi sırtını ulusötesi sermaye ve uzantılarına dayamış bu elit kesimin üzerine hangi argümanla gider tartışma konusu. En makul adaylar'28 Şubat' ve cemaat ile son dönemdeki telefon kayıtlarıyla da ortaya çıkan ortaklık faaliyetleri. Ve tabi 28 Şubat’a  eklemlenen 2001 ekonomik krizi. Bu dönemdeki banka ilişkileri, kriz dinamiği, para hareketleri, medya algısı arşivlerde bir yerlerde gizli, bu konuda Ak Parti kanadının son dönemde yükselen ismi Yiğit Bulut’un çeşitli açıklamaları olmuştu. Tüm bu argümanlara son dönemdeki cemaat-elit sermaye yakınlaşmasını da (Ali Sabancı, Mustafa Koç v.b) ekleyip,bi operasyon yapması olası. Belki de Gezi Eylemleri ile bu kesim arasında bir korelasyon kurulabilir, kimbilir… Devletçi-seçkinci kanat ile gelenekçi-liberal kanadın kapışması bir asır daha sürer. Ama çok da uzak olmayan bir tarihte, bu kavganın ödeyeceğimiz  ağır bir bedeli olacak.

Öte yandan AKP otoriter eğiliminin artması kendi içinde bir çözülme yaratırsa, Abdullah Gül kozuyla sakinleştirici yeni bir devir de başlayabilir. Gül burada, cemaatin de sermayenin de takdirini alıp bir el freni mekanizması görebilir. Yeni bir meclis kompozisyonu oluşabilir, burada Ak Parti içinden, tüm bu olanlara tepki duyan bir ayrışma da gerçekleşebilir. Fakat bu el freni mekanizması da tutmazsa ve Erdoğan karşısındaki güce bazı yeni argümanlar dayatırsa, maalesef iç harp eksenli bir ayrışma söz konusu olabilir. Bu kadar büyük bir operasyona girişip, hem cemaat hem finans hem medya hem de devlet sistemi ve çevrelerini karşısına alması halinde bunun bir karşı saldırı argümanı da mutlaka gelişecektir.

Muhtemelen Gül-Babacan-Şimşek- Arınç eksenli yeni bir siyasaya, Taha Akyol, Aslı Aydıntaşbaş, ana akım  medya v.b daha sakin medyaya,Erdoğan'ın etkisinin azaldığı bir yola gidiyoruz ya da aksi olursa Erdoğan'ın daha da güçlendiği-otoriterleştiği hatta totaliterleştiği ve sonu sağlam bir finalle sonlanacak bir iç harbe...

Bu iç harp ihtimalini yabana atanlara önerim Mart 2011 öncesi Suriye yapısını incelemeleri olabilir. Tüm aksaklıklarına rağmen bir şekilde mutlu yaşayabilen bir halk ve ülkenin sadece üç ayda(Mart-Haziran 2011) ve sonrasında devam eden üç yılda ne hale geldiğini hep birlikte, tesirini yakından hissederek gözlemliyoruz. Ulusötesi sermaye, egemen güçler ve onun Türkiye içindeki uzantıları harekete geçerse bir ekonomik buhran ve ona eklemlenen bir iç felaket senaryosu uzun veya kısa vadede devreye girebilir. Bunu önleyecek hamleleri yapacak olan da yine iktidar ve Cumhurbaşkanı Erdoğan olacak veya malesef olamayacak… Umarım korkulan olmaz, umarım, en azından kısmen ‘barış’ içinde sürdürebildiğimiz şu günlerimizi de arar hale gelmeyiz. Ama şunu da dürüstçe belirtmeliyiz ki, Türkiye'nin geleceğine dair ufukta kısa vadede bir umut görünmüyor.

17 Temmuz 2014 Perşembe

Yeni Başlayanlar İçin Putin I

  Türkiye'nin iyiden iyiye kabak tadı veren iç siyaset çekişmeleri ve bayağı tartışmaları arasında canı son derece sıkılanlar için bir malumatfuruş kaçışı ve konusu olsun istedim Vladimir Putin. Yok yok sanıyorum iyi bir kaçış yolu olmadı, son derece despotik, Sovyetik ve Doğu Toplumlarında son dönemde trend olan, öne çıkan büyük ustalar serisinin bir halkası o da. Ve tıpkı diğerleri gibi bu halka da içsel zayıflığının dışsal bedellerini halkına ödeten bir halka, tabiri son derece caiz ; en zayıf halka. Ya da o zayıflıkların vücut bulmuş, gün yüzüne çıkmış hallerinden biri. Ve yazı tamamlandığında anlayacağız ki Putin'in hikayesi ironik olarak çok yakınlarımızdaki bir başka oryantalist, içsel bir zayıf halkaya öykünüyor,  Büyük Usta'ya ; Erdoğan'a. Ve bu hikayede de dünyanın sahiplerinin biz sahipsizlere dayattığı görünmez savaşları görünür hale getirmeye çalışacağız bir nebze, sürekli iki kötüden birini iyi diye yutturmaya çalışan küresel sistem ve çekişmelerin aslında manüpülatif bir yönetim algısından başka bir şey olmadığından da bahsedeceğiz. 

  Putin'in siyaset sahnesine  en parlak çıkışı  1999-2000 yılına(Türkiye'de de siyasal doktrinin dönüşüme başladığı bir dönem, ne tesadüf), Rusya Devlet Başkanlığı Seçimleri'ne tekabül ediyor. Rusya büyük bir Asya Krizi atlatmış, ekonomik bakımdan sorunları  aşılamaz noktaya gelmiş olan bir ülke bu dönemde. Tabi Putin'in azımsanmayacak bir geçmiş devlet deneyimi de var. İstihbarat örgütündeki çalışmaları, Rus Bürokrasisi'ndeki makamları ve 1999 yılındaki kısa başbakanlık dönemi bu deneyimlerden bir kaçı.

  İlk döneminde son derece mesafeli, Sovyetik geleneği sürdüren, bir nebze de Alman duruşu barındıran soğuk bir lider imajı çiziyor. Dünya'nın ve Batı'nın ona bakışı da bu mesafeye yaraşır bir çekingenlikte. Devlet yapısında ve Rus sermaye birikimi savaşlarında ülkenin alışık olmadığı bir biçimle yönetim yapısını ve paradigmasını ortaya koyuyor. Ülkedeki finans tekellerine ve büyük şirket sahiplerine adeta savaş açıyor. Bunların içinde medya patronları da var, dünyanın en büyük petrol şirketlerinin sahipleri de.(Detaylı bilgi için Vladimir Gusisnki, Mihail Hodorkovski, Platon Lebedev isimlerine bakılabilir. Türkiye'de Ergenekon başladığı dönemde Rusya'da bu finans operasyonları henüz bitmişti. Kendi içsel korelasyonları olan olay ve zamanlar, Türkiye operasyonu ordu üzerinden Rusya sermaye üzerinden gerçekleştirdi. Ek not, Türkiye operasyonlarını sermaye üzerine gerçekleştiremedi, gizli bir el bunu engelledi. )

  Benzer kaotik dönemlerin bir diğer önemli olayı Gürcistan'daki Gül Devrimi'ydi.(Gürcistan'ın Rusya için stratejik önemini vurgulamaya gerek yok sanıyorum) Eduard Şevardnadze yıllardır ülkeyi yönetiyordu. 2 Kasım 2003 tarihindeki seçimlere şaibe karıştığı iddiasıyla Mikail Saakaşvili, uluslararası gözlemcilerden aldığı referanslarla tepkisini koydu. Halk şaibe olduğu fikrinden taraf oldu ve Tiflis'de barışçıl gösteriler başladı. Öte yandan meclis binasının önünde seçimi kazandığını düşünen Şevardnadze konuşma yapıyordu. Meydanlarda toplanan halk Saakaşvili eşliğinde meclise yürümeye başladı, ellerinde güllerle. Şevardnadza meydandan korumaları eşliğinde uzaklaştırıldı. Halk önce meydanı, sonra meclisi bastı. Gül Devrimi adını alan sosyal hareket böyle gerçekleşti. Olayların büyümemesi ve kan dökülmemesi için Rusya Dışişleri Bakanı İvanov arabulucu oldu. Rusya'nın Gürcistan'daki oyun kurucu bu hamlesi belki de 2008 Gürcistan- Rusya gerilimi ve gelecekteki Ukrayna olaylarının öncü depremleriydi.

  Kaosun en derin halini aldığı bir başka dönemse 2004-2006 dönemiydi. Bu dönem 1 Eylül 2004 günü, Gürcistan, Çeçenistan ve Rusya arasında her zaman sorun olan Osetya'da Beslan'da gerçekleşen okul baskını ve rehine kriziyle başlamıştı. 1100 öğrencinin Çeçen Milisler tarafından rehin alındığı, güvenlik güçleriyle milisler arasında büyük çatışmaların yaşandığı bu olayda yaklaşık 400 kişi ölmüştür, 790 tane yaralı kurtulan olmuştur. Olay hem operasyonun kötü yönetilmesi hem de genel bir güvenlik açığı olduğu iddiasıyla Rus hükümetini ve Putin'i eleştiren ve tepkisellik doğuran bir duruma dönüşmüştür. Benzer bir rehine krizi 110 ölüyle sonuçlanan 2002 Moskova Tiyatro Baskını'dır. Orada da güvenlik güçlerinin olaya müdahalesi ölü ve yaralı sayısını arttırmıştır. Beslan'daki bu katliamla Rus hükümeti ve güvenlik gücü önemli bir zaafiyet göstererek tartışmalı duruma gelmiştir. Tabi Putin de. Yine 2004 yılında, yapılacak olan Ukrayna Başkanlık seçimleri Putin'in ve ileride halef-selef ilişkisine gireceği Medvedev'in ilgi alanındaydı. Viktor Yanukoviç ve Viktor Yuşçenko arasında, 2004 kasımında geçecek olan bu yarış Rusya'nın dış politikası ve Ukrayna'nın Rusya için stratejik( Hem yakın komşusu olması, hem askeri üssü olması, hem doğal gaz geçiş noktası olması, hem de Karadeniz coğrafyası açısından önemli) bir önem taşıması sebebiyle gergin başlamış ve gergin sonlanmıştır. Burada görünmez finans ve ekopolitik savaşlarının da görünür hale geldiğine tanık olmuştuk hep birlikte. Rusya'nın desteklediği, Putin'in kazanmasını istediği, Rusya yanlısı politikalarıyla tanınan Viktor Yanukoviç bir yanda, finans sisteminin ve küresel aktörlerin batılı politikalar ve Avrupa Birliği vizyonu aşıladığı Viktor Yuşçenko diğer yanda. Bu seçimler için, Yanukoviç adına kampanyaları kontrol etmesi için Rusya tarafından özel olarak görevlendirilen Dimitry Medvedev ve seçim komisyonunu da atlamamak gerek. Ve bu dönemim akıllara şüphe getiren bir diğer olayı olarak da seçime kısa bir süre kala Yuşçenko'nun zehirlenmesi, hastanede yatması ve cildinde ilginç hastalıklar ortaya çıkması gösterilebilir. Yuşçenko'nun beklenenden daha çabuk sürede iyileşip meydanlara çıkması ve bu olayın en olağan şüphelisi olarak Rus İstihbaratı ve Putin'in görülmesi Ukrayna halkında Yuşçenko'ya olan sempatiyi arttırmıştır. Bu sürecin sonunda küresel sistem ve despotik Putin arasında sıkışıp kalan halk kitlesi, yaptığı seçim sonuçlarına da güven duymamış ve Yanukoviç'in seçimi kazandığını kabul etmemiştir. Kiev'de başlayan olaylarla büyüyen tepkisellik, hem seçim sonuçlarındaki şaibe iddialarına hem de son dönem Rus ekseninde yaşananlara bir isyana dönüşmüş ve tarihe 'Turuncu Devrim' olarak geçen büyük olayları yaratmıştır.(Bu olaylara küresel finans kartellerinin ve baronlarının desteği çok açıktır) Tepkilere dayanamayan Yanukoviç, adli yargının da seçimleri iptal etmesiyle istifa etmek ve pes etmek zorunda kalmıştır. Bu tarihi olay Rusya'ya büyük güç kaybettirmiştir fakat bu Putin'in pes edeceği anlamına da gelmemektedir. Günümüzde hala Ukrayna'da yaşanan karmaşa, en güncel örneği olarak bu akşam saatlerinde düşürülen yolcu uçağı, bu tuhaf ve kanlı savaşın Ukrayna ekseninde on yıldan beri sürdüğünü ve bundan sonra da süreceğini kanıtlar niteliktedir. Putin'in  ilginç profilini ve biyografisini çıkarabilmek için sadece bir yazının ve makalenin yetersiz olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden 'Yeni Başlayanlar İçin Putin  II' adlı bir çalışma daha yapmak elzem hale geldi.

  Kronolojisini 2006 yılı civarında noktaladığımız ilk yazıyı burada sonlandırırken ikinci yazıda ele alınacak başlıkları da sıralayalım ; Anna Politkovsky ve Livtreko'nun şüpheli ölüm ve süikastleri, 2008 Ekonomik Krizi ve Rusya(Putin)'ya etkileri, Medvedev ve Putin görev değişikliği(Halef -Selef ilişkisi), 2008 Gürcistan-Osetya-Rusya Savaşı, Putin'in kurduğu gençlik örgütü, 2013 Ukrayna Halk Hareketleri, Kırım'ın Rusya tarafından ilhak edilmesi ve süregelen Ukrayna-Rusya gerilimi, Polonya'ya kurulması düşünülen(Sonra  farklı bir versiyonu Malatya'ya kurulan) füze kalkanı projesi ve ABD-Rusya diplomatik dansı, genel anlamda Rusya ve Putin'in despotizmi, Pussy Riot müzik grubu üyelerinin Rusya'da tutuklu kaldıkları süre ve en güncel olanı ve 17 Temmuz 2014, Ukrayna yolcu uçağının Rus hava sahasına yakın bir noktada roketle düşürülmesi...

Sevgiler, 
Nevzat


2 Temmuz 2014 Çarşamba

Dogmatik Aklın Eleştirisi

Dogmatizm, A priori ilkeler, çeşitli öğretiler ve asla değişmeyeceği kabul edilen mutlak değerleri kabul eden, bu bilgilerin mutlak hakikat olduğunu, inceleme, tartışma yahut araştırmaya ihtiyacın olmadığını savunan anlayışa verilen isimdir. Bu tür savlara, öğretilere ve inançlara ise dogma denir.

Basit bir wikipedia araştırmasıyla ulaşabileceğimiz en fiyakalı açıklaması bu dogmanın. Kendi cümlelerimizle aktarmaya çalışırsak dogmatizm kaba tabirle mantıksal hiçbir dizgeye ve gerçekliğe dayanmasa bile kendini belli bir düşünce kalıbına adamaktır diyebiliriz. İşin garip yani bu farazi olgu zaman zaman hatta genellikle bir düşünce kalıbı olmaktan bile aciz bir durumdadır. Daha teknik bir tabirle İleri sürülen düşünce ve ilkeleri araştırmadan, kanıt aramadan, incelemeden, eleştirmeden, tartışmadan doğru ve mutlak hakikat sayan anlayış olarak da nitelendirebileceğimiz dogmatizm, aklın, şüpheciliğin, bilimin özetle düşünmeye dayalı mantıksal dizgelerin önüne bariyer koyan bir gerçekliktir. Ve sanılanın aksine sadece din kavramında değil diğer hayat döngüsüne etkiyen önemli fenomenler hatta bilim kavramında bile oldukça büyük bir yer işgal etmektedir. Bilimde A priori(Kanıtlanmasına gerek olmayan, referansa ihtiyaç duymadan, öncüsel olarak bilinen gerçeklik) denilen kavramlarla A poste-priori(Deneysellikten gelen) denilen kavramlar arasındaki farkı da dogma kavramı oluşturur. Kısaca dogmanın hayatımızı şekillendiren din, bilim, felsefe, edebiyat, tarih, siyaset gibi sosyal fenomenlerin vazgeçilmez bir çeşnisi olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız.

Hayatta enerjinin dönüştüğü aşikar. Sistemlerin, organların, moleküllerin, canlıların, cansızların, atomların, kuarkların, evrenin, nebulaların, gökadalarının değiştiği, dönüştüğü, evrildiği en azından şu yüzyılın yaşıyor olduğumuz son saati itibariyle apaçık ortada bulunuyor. Yani bir devinim, bir dönüşüm eseri olan evrenin kozmik sisteminden bağımsız olamayacağımızı düşünürsek, bizler de bu değişim ve döngünün içerisindeyiz canlılar alemi olarak. Ama evrende her şeyin karşıtlık ilkesine göre yaratıldığı ilkesini referans alarak mı, diyalektik kavramından soyutlanamıyor oluşumuzdan mı, tez antitez sentez dizgesinin sunduğu bir gerçeklikten mi yola çıktık bilinmez bu değişim ve dönüşümün olmadığı, sınırlı olduğu veya mantıksal hiçbir dökümana dayanmasa da dogmatik temellere dayanarak varolduğu gibi hipotezler tarihin çeşitli evrelerinde hatta günümüzde de ileri sürülmeye devam etmekte.

Dogmatizm’in derin analizine  girmek yerine, hayatımızı nasıl şekillendirdiği, özellikle de din, siyaset ve felsefe gibi olgularda bizi nasıl sınırlandırdığını fark etmenin yararlı olacağını düşünüyorum. Kavramın sadece felsefi boyutuna ve derinine inip elde ettiğimiz tüm gerçekliklerin de aslında birer dogma olduğu gibi bir önermeyle aslında yararlı bir kavram olduğunu bile iddia edebiliriz fakat güncel hayatımıza ne katacağı konusunda net verilere bu yolla ulaşamayız. Esasen eleştirel baktığım nokta da dogma bilimsel, bilgi felsefesi bağlamı değil genel halk kitleleriyle buluştuğu din ve kültürel kabulleniş kavramı.


Dogma ve Din

Sosyal fenomenler içerisinde ‘Dogma’ kavramının en güçlü olduğu alanın din kavramı olduğu kabul edilebilir bir gerçeklik. Temelinin de skolastik denilen, ilköğretim çağında klişe olarak batının gerileme nedenlerinden saydığımız kavram olduğunu iddia edebiliriz.(Skolastik teriminin kökeninin ‘School’ kelimesinden öykündüğünü ve 'yapısal, bir sistem ve hiyerarşiye ait' anlamından zamanla saptığını da belirtmek gerekiyor) Zaten tüm referanslarını doğaüstülük, açıklanamazlık, tartışılamazlık gibi temellere oturtan bu kavram gerçek anlamda bu akımın öncüsü. Ve naçizane fikrim çok güçlü bir kavramsal fenomen olmayı sürdürüyor ve sürdürecek. Ancak bu güç kendi içerisindeki mutlak doğrulara, insanlara açtığı yeni yollara, bakış açılarına değil de yapısından kaynaklı kolay ulaşabilirlik, hızlı yayılma, psikiyatrik boşluklardan çok rahat bir şekilde yararlanma ve sömürme,  bilimsel verilerle yanlışlanamama gibi kullanılabilir ve subjektif verilere dayanıyor. Türkiye’de ve Ortadoğu’da baskın din olan İslam’ın da bu açıdan yaygın ve önemli bir kavram olduğu söylenebilir. Tabi tüm günahı Ortadoğu’ya çıkarmak da haksızlık olur. Sekülerleşmiş, dinde reform yapmış batı toplumlarında da hala din ve dogma kavramlarının geçerli fenomenler olduğu tartışılmaz, sadece hayatı Ortadoğu’da olduğu kadar derinden etkilemediği ve daha dünyevileşip semboller ve alegoriler yoluyla ilerlediğini söyleyebiliriz.

Dogma ve din kavramındaki en kritik eleştirel düzlem yanlışlanamaz olmalarıdır. İnsan aklının, bilimin, gözlemin geldiği son nokta, yaptığımız bütün deneyler aksini gösterse bile özellikle bir inanç mensubuna aksini kanıtlamak mümkün değildir. Bunun gerekli olup olmadığı da tartışılabilir fakat eğer bu baskın fenomen, inanç ve genel kabul, insanın aklıyla çelişecek kadar yoğun hale geliyorsa ve belirli bir kesime yaşamı dar ediyorsa buna karşı çıkma mekanizmasının da işlemesi kaçınılmaz oluyor. Özetlemek gerekirse insanlar mantıklı hiçbir sebep ve delil olmamasına rağmen peygamberlerin Tanrı ile konuşabildiğine, hasta insanları iyileştirebildiğine, çarmıha gerili halde haftalarca yaşabildiklerine, asalarıyla denizi ortadan bölebildiklerine inanabilir. Veya hiçbir mantıksal süzgeçten geçemediği halde insanın topraktan yapıldığına inanabilirler. Bunu bir sembol veya gerçekliğin ta kendisi olarak da algılama hakkı elbette bireyin seçimi. Fakat bu kült inanışlar aksini düşünen veya bu tür konuları hayatlarının temel paradigması haline sokmak istemeyen görece seküler kesime dayatma yoluyla empoze edilmeye çalışıldığında toplumsal sorunlar ve kırılmalar baş gösteriyor. Ve özellikle Ortadoğu gibi geç kapitalizmin sorunlarını din anahtarıyla çözmeye çalışan bölgelerde çoğunluğun inanışı baskın geliyor. Toplumsal kült, kültür, adet ve dinsel inanış biçimlerine baskı kurmaya başlıyor. Gerçeğin tek ve mutlak bilgisinin sadece kendi zümrelerinde, kendi bölgelerinde ve kendi inanışlarında bulunabileceği gibi bir düşünsel heyula yaratıyor. Yaratılan bu canavar zaman zaman sadece düşünsel bazda değil hayatın her alanında eylemselliğe girişebiliyor. Kabile, tarikat, mezhep ve din savaşlarına kadar uzayabiliyor mesele.

 Hayatı daha yoğun olarak iktisadi ilişkiler, üretim ilişkileri, fiziksel ve ampirik gözlemler, bilim ve bunların birbirleriyle olan ilişkileri bağlamında ele alan biriyim. Bu bakışım sosyal bilimlerde biraz daha fazlaca irrasyonel insan davranışları, felsefe, sosyoloji  üzerine yoğunlaşsa da, yine de, bağlamı ortalama bir analitik yapıya oturtabiliyor. Bu hiçbir fizik ötesi inanç, dogma veya his taşımadığım anlamına da gelmiyor. Koskoca evreni sadece ampirik verilerle açıklamak için henüz erken veya her zaman erken olacak. Bu anlamda din de, metafizik de, dogma da belli bir oranda işlevsellik taşıyacaktır. Fakat daha ileri toplumların geçmiş toplumsal evrelerinde yaşadıkları sıkıntıları aşmanın çeşitli yolları varken kendi toplumum ve genel anlamda Ortadoğu’nun şu günkü hali, gitgide muhafazakarlaşan ve sorgulamaktan uzaklaşan yapısı insanı dehşete düşürüyor. Bu sorunların çözümü de doğada, üretim ilişkilerinde ve toplumların dönüşüm süreçlerinde saklı biliyorum. Sihirli bir değnekle bu coğrafyayı zihinsel anlamda bir anda ileriye atlatmak da imkansız. Ama insan yine de bu öğrenilmiş çaresizliği, anlamsız kavgaları ve üçüncü sınıf dünyaya hapsedilişi kabullenemiyor. Hele tüm bunlar dünyanın şu an yaşıyor olduğumuz son günü ve en güncel anında olunca. M.S 2014'ün yaşadığımız son saniyesinde  olunca.


10 Haziran 2014 Salı

Stratejik Derinlikte Boğulmak

  Gündemin birinci sırasını Diyarbakır’da yaşanan bayrak olayı dolduruyor fakat sınırlarımıza çok yakın noktada ve sadece Ortadoğu’yu değil Batı Dünyası’nı da  yakından ilgilendiren çok ilginç gelişmeler yaşanıyor. Suriye savaşından ve Mısır’dan tanıdığımız selefi –sünni İslami terör örgütü IŞİD Musul’u işgal etti ve Kerkük’e doğru ilerlediği yönünde bilgiler geliyor.  Ve aslında yaşanan mikro gündemlerle şu an dünya diplomasi gündemine oturan bu sıcak gelişme paralellik gösteriyor.

  Bu büyük ve dünya için tehlike yaratan olayı Türkiye kodlarıyla okumaya çalışmak gerekiyor. Bildiğiniz üzere Türkiye geçtiğimiz hafta, Suriye seçim sonuçlarının açıklandığı gün(Esad’ın zaferiyle sonuçlanan) El Nusra’yı terör örgütü ilan etti. Aynı hafta içinde Nijerya terör örgütü Boko Haram’ın Türkiye’deki mal varlığına el konulduğu haberleri de Türk ajanslarına düştü(Bir terör örgütünün ülkemizde nasıl bir mal varlığı olabileceği ayrı bir tartışma konusu). Özetle Türk hükümet'i 2011’den beri oluşan yeni dengelerdeki girişken, yayılmacı ve lider politika izler haline son vermek ve bu politika dahilinde organik bağlar kurduğu Uluslar arası terör örgütleriyle arasına mesafe koymak zorunda kaldı. Suriye İç Savaşı’nda değişen konjonktürlere göre El Nusra, El Kaide ve paralelinde IŞİD, ÖSO ve Mısır özelinde İhvan Hareketi Türkiye’nin gerek istihbarat gerekse lojistik olarak destek olduğu ve gerek Esad’ı düşürmek  gerek  Mursi’ye destek olmak, gerek Sisi’ye baş kaldırmak uğruna risk alarak yardım ettiği illegal sözde devrimci, gerçek terörist örgütlerdi. Fakat batının ve özellikle ABD’nin bu terörist yapılanmaların fazla güçlenmesinden duyduğu rahatsızlığı zaman zaman Türkiye’ye ilettiği de bir gerçek. İşte tam da bu noktada ABD’nin rahatsızlığının had safhaya çıktığını ve Türkiye’nin bu açık destek verdiği örgütlerle arasına mesafe koyması gerektiğini anladığını düşünüyorum. Bu olgu Türkiye’yi içten içe istemese de, Stratejik Derinlik sanrısını yeniden ayyuka çıkartacak ve bu paradigmayı zayıflatacak olsa da bazı yaptırımlar yapmaya zorladı. İşin aslı büyük patron böyle istedi, boğun eğmeyen büyük usta boynunu eğdi. Burada bir diğer faktörü de atlamamak gerekir. Türkiye Barzani ile olan yakın ilişkisi temelinde Kuzey Irak petrolü ve  özelinde bu sistematiğe eklemlediği  ‘Açılım Süreci ve Kürt Barışı’ teziyle defakto yollarla da olsa, tam olarak Batı ve ABD kontrolünde olmasa da uygulamaya çalıştı. Bu bağlamda Kürt petrolünden yaptığı anlaşmalarla pay alma hakkı elde etti. Geçtiğimiz haftanın bir diğer ilginç gelişmesi Türkiye’ye sevkiyatı yapılan bu ilk varillerin İskenderun Limanı’ndan Akdeniz’e açılması fakat burada alıcı bulamaması sorunsalıydı. Hala bu konu belirsizliğini sürdürmekle birlikte Akdeniz’de iki Türk gemisi, taşıdıkları petrollerle uluslararası sularda beklemekte.  Bu durumun olası nedeni ABD’nin bu antlaşmayı onaylamaması ve bu defakto antlaşmanın Uluslararası hukuk nezninde karşılığı olmaması görülebilir.

  Bu detayı da aktardıktan sonra Türkiye’nin kendi elleriyle beslediği, başlangıç açısından Batı desteğiyle silahlandırdığı Esad’ı devirmek uğruna aldığı risklere geri dönebiliriz. Şu anda Suriye’de bir açmaz var, ve şiddeti ve çözümsüzlüğü artarak devam ediyor. Esad büyük katılım ve görece halk desteğiyle(Bir Baas rejimi ne kadar demokratik bir seçim yapmış olabilir  tartışılır ancak realite de şu ki Suriye halkı şu şartlarda bu otoriter figürün, Esad’ın arkasında. Çünkü Batı ve Erdoğan-Davutoğlu-Fidan-Atalay dörtlüsünün  elleriyle yarattığı heyula öyle  dramatik bir boyuta ulaştı ki halk Esad’ın arkasında konsolide oldu)seçimi kazandı. Öte yandan Suriye’de sadece kendi iç meseleleri bağlamında bir açmaz yok elbette. Türkiye sınırına yığılmış Selefi çeteler, terör odakları, IŞİD, Nusra, Kaide, Kürt hareketinin Suriye kolu şu an müttefik gibi görünse de her an tehdite dönüşebilir. Esad’ın kolay galip gelemeyeceği netleştiği gibi kolay kolay yenilmeyeceği de netleşti. Kendi içlerinde silah paylaşımı kavgası yapan, küçük kantonlar oluşturan bu illegal yapılanmalar her an Kuzey sınırına da yönelebilirler. İşin daha da sıkıcı boyutu Türkiye’nin bu teröristlere sağladığı yardım ve imtiyaz onların sınırlarımızdan geçip içimize girmesine de yol açtı. Elimizde sağlıklı veriler yok ama Türkiye içinde bir milyon mülteci haricinde büyük bir sayıda terörist odağın da bulunduğu bir jeopolitik realite gün itibariyle. Bu olgulara şu an Irak’da mevzi kazanan IŞİD kolunu da eklersek denklem iyice karmaşıklaşır sanıyorum. Bu noktada bir diğer konu da Türkiye sınırındaki ve Kuzey Irak-Kuzey Suriye’deki Kürt yönetimlerinin alacağı pozisyon. Burada Türkiye ile bir işbirliğine gidilir mi, yoksa yerel bölünmemiz bu Uluslar arası tehdit konusunda da bir ayrılık yaratır mı zaman gösterecek.

  Bir diğer ihtimal de Batı’nın pozisyon değiştirip çığırından çıkan Ortadoğu dinamiklerine(En azından IŞİD’E) bir müdahale yapma girişimi. Bu şayet hayata geçerse yine bedeli coğrafya ülkeleri ödeyecektir kuşkusuz.

  Özetlemek gerekirse Türkiye zor ve karmaşık bir denklemin merkezinde. Merkezinde olmasının nedeni de raslantısal değil bizzat devlet eliyle ve isteyerek. ‘Stratejik Derinlik’ tezi, Ortadoğu’da aktif rol alma eğilimi, Türkiye bürokrasi ve diplomasi tarihiyle uyumsuz bir paradigma içeren saldırgan ve emperyal tutum Türkiye'yi 2009’dan, Mavi Marmara olayından bugüne getirmiştir. Eminim ki Suriye olayının başlangıç dönemindeki lider olma hayalleri gerek Esad’ın öngörülemez direnişi, gerek Mısır’daki dengelerin Türkiye aleyhine gelişmesi sonucu suya düştü. Fakat Davutoğlu-Erdoğan, Fidan hareketi suni İslam baskın olan, proaktif dış politika benimseyen tutumlarından ancak Batı ve ABD etkisiyle vazgeçebilirler çünkü sahneye çıkışları bu büyük ve güçlü ortak sayesinde olmuştu. Bu ortaklığın tutarsızlık içeren yüzlerce yanını sayabiliriz ama Erdoğan’ı resmen ipleri ile kontrol ettikleri gerçeğine de çok kez tanık olmuşuzdur. Kaddafi için Libya'ya operasyon yapılması gündemdeyken bunun imkansız olduğunu iddia eden Erdoğan bir hafta sonra gelen tepkiler üzerine görüşünü bir anda değiştirmiş ve İzmir Nato Üssü Libya işgali için önemli bir merkez haline gelivermiştir. Veya 17 Aralık Süreci’nde ABD Büyükelçisi Ricarddone’ye en başta meydanlardan yüklenilmiş, ama ABD’den gelen tepkilerle bu konu unutulup kapatılmış, hiçbir şey yok gibi diplomatik ilişkilere devam edilmiştir. Veya meydanlarda Mısır için Rabia işaretiyle propaganda yapılmış ama Sisi’nin seçilmesinden sonra başkanlık törenine maslahatgüzarlık seviyesinde katılımdan da geri durulmamıştır. Yani Türkiye dış politikası ABD ve Batı politikası kadar tutarlı ise o kadar tutarlı, yine onlar ne kadar dürüstse o kadar dürüsttür. Ve en önemlisi ABD’nin izin verdiği kadar özgürdür. Eğer bu kalıbın dışına çıkmaya çalışıp yaramazlık yaparsanız bedelini ödersiniz, ödetirler.


  Keşke bu bedeli bu mesneti kaygan, zemini zayıf teorilerle yola çıkanlar ödeseydi sadece. Bu bedelleri hepimiz ödeyeceğiz ; Belki büyük şehirlerimizde patlayan bir IŞİD, Nusra üyesinin bombası veya silahı olarak olarak. Belki Doğu’da başlayacak bir ayaklanmayı bastırmaya çalışan asker olarak. Belki bir NATO veya BM operasyonunun maşası olarak.


  Yine bu dönemde Türkiye’nin bir diğer açmazı şu olacak. Beslediği çetelerin dümen suyunda giderse ve isteklerini yapmaya çalışırsa bundan rahatsızlık duyan batının tokadı gelecek. Yok eğer batı işbirliğiyle bu çeteleri kontrol edilebilir bir hale sokma yoluna giderse, yanı başımızda duran bu fanatik islamcı ruh hastaları Türkiye’de eylemlere girişecek. Satrançta buna açmaz deniyor. Diplomasi de bir nevi satranç oyunu. Soğukkanlılık, akıl, hesap ve sağlam savunma kaleleriyle oynanan. Umarım bu oyun acı bir matla bitmez, umarım 'stratejik derinlik’ okyanusunda boğulduğumuz yıl 2014 olmaz. Umarım Afganistan kaosunda Pakistanlaşma sendorumu Irak ve Suriye hattında Türkiye'yi de benzer şekilde vurmaz.

Ve Türk diplomasisinin temeline hiç de uygun olmayan bu riskli oyun umarım hepimize büyük oyunların küçük oyuncularla oynanamayacağını acı şekilde öğretmez.



Sevgiler,
Nevzat

27 Nisan 2014 Pazar

Anakronik Anadolu Modernitesi

  15. ve 16. yüzyıl aydınlanmacı felsefi ile, Rönesans ve Reform dizgesi ile, ve bu dizgeye eklemlenen Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi ile yeni bir akımın sosyal, kültürel, iktisadi ve siyasi olarak tanımlandığını söyleyebiliriz. Çıkış itibariyle batı dünyasına ait olan ve oturması için de hayli bedel ödenmiş, zaman harcanmış bu teorik ve pratik bütünselliği olan kavrama 'Modernite' adı verilmekte. Bu kavramın Türkiye'de bulduğu karşılıksa hem biraz daha karmaşık(Anadolu ve İslam toplumunun bu fenomene verdiği tepki nedeniyle). 1923 Devrimi(Ki temeli Osmanlı'daki III.Selim ve II.Mahmut yenileşmesine, hatta belki daha da öncesine, ilk bilim ve sanat denemelerine, Taküyiddin'in rasathanesine, Müteferrika'nın matbaasına, Katip Çelebi'nin Cihannüması'na ve batıdan getirdiği yeni fikirlere dayanan, Meşrutiyet sistemleriyle, İttihat ve Terakki-Hürriyet ve İtilaf diyalektiği ile gelişen, JönTürk Hareketiyle etkileşim bulan, kısacası yıllar süren modernleşme çabalarının tümü) ve dönüşümü ile, geç modernitenin Türkiye'ye uyum sağlama çabalarının ve yan etkilerinin hissedildiği 90 yıllık Cumhuriyet denemesiyle yaşadığımız şu güne ulaştık. Fransız Devrimi, yeni demokrasi hareketleri, devletin denetleyici aygıtlarının ve regülasyon erklerinin oluşma metotları gibi süreçlerle evrilen, yön bulan bu kavramsal ve düşünsel, modern, yeni teori Dünya'da 19. ve 20. yüzyılda sosyalist ve komünist rejimlerle diyalektiğini yaratmaktayken, biz Anadolu'lular ise daha kavramın ilk modellemeleriyle 'Geç Modernite' düsturu altından, gecikmeli ve anakronik bir biçimde buluşmaya çalışıyorduk.
  
  Tüm bu sürecin sonunda modernite kavramı, yarattığı sosyalizm diyalektiğini de, oluşan kontrol düşkünü otoriter devlet mekanizmalarını da yıkıp postmodern bir siyasa, kültür ve sanat akımı yarattığı sırada bizim toplulumuz Kenan Evren anayasanı büyük çoğunlukla kabul etmeye ve bu gecikmiş postmodernist aşkın kültürel yaklaşımı destekleyebilecek aydın sol grupları yok etmeye çalışmaktaydı 'netekim'. İşte Türkiye'de yer bulamamış yeni sol ve yeni bir dünya anlayışını Türkiye'ye yansıtabilecek, diyalektiğinde sağcı liberal oluşumları da besleyebilecek ve ideolojisinden ve kitlesinden çok bireye yönelebilecek yeni akımlar yaratacak düşünsel, okumuş eğitimli kesim devlet eliyle yok edilince, Türkiye'nin modernite ve ötesindeki postmodern evrilme süreci tonton amca Özal ve darbe sonrası hükümetlerinin vizyonuna bırakılmıştır. Maalesef bu vizyonda da kültürel, ideolojik ve yenilikçi vizyoner bir yandan çok halkın kalkınamamışlığından yararlanan, din efekti yüksek ve daha çok  yenileşmenin sadece iktisadi alanına yönelik, düşünsel bazda ve kültürel bazda gerici sayılabilecek ögeler hegemonik olarak baskın gelmiştir. Özetle bizler Özal ve Anap ile liberalizm ve daha ötesi neoliberalizmle yeni tanışıyor ve kaçırdığımız, ıskaladığımız sosyal ve siyasal fenomenleri, gecikmelerimiz bedellerini de ağır bir şekilde ödeyerek, umutsuzca yakalamaya çalışıyorduk. Bu kovalamaca malesef sandığımızdan daha uzun ve yorucu. Bu kovalamaca sadece iktisadi konjenktürel gelişmelere sığamayacak kadar kompleks. Bu kovalamaca kültürel olarak ikiye bölünmüş(Gezi sürecinde daha da net şekilde anlaşıldığı üzere), yaşamsal fonksiyonları açısından ontolojik bir ayrıma girmiş kitlelerle sürdürülemeyecek kadar zor. Batı dünyasının kendi dini fenomenleri olan Hristiyanlık'ın Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesinden öykünerek analoji yaptığı ve siyasa sistemine aktardığı Yasama-Yürütme-Yargı üçlemesi, öyle anlaşılıyor ki Ortadoğu ve Anadolu toplumlarında karşılık bulanmıyor ve dirençle karşılaşıyor. Spesifik olarak Anadolu'ya baktığımızda da yeniliğe, çok sesliliğe, daha fazla özgürlüğe, çok renkliliğe yüzyıllar boyu sürekli bir direnç gösterildiğini görebiliriz. Belki de Batı Pozitivizmi ile ve Doğu Oryantalistliği arasında düşünsel bazda bir zıtlık olmasıyla birlikte daha derinlerde, toplumsal bilinçaltılarında genetik bir kod uyumsuzluğu da söz konusu.

  Sonuca varmaya çalışırsak  ; geç kalmış modernite ona eklemlenen ve yine geç kalmış postmodernite evreleri malesef toplumsal kırılmalarımızı tamir etmekten ziyade bu kırılma ve ontolojik ayrımları arttırdı. Ortada kendisini Kent soylu diye tanımlayan iktisadi bolluk içinde bir kitle, düşünsel bazda batıcı olan ve iktisadi bolluğu daha sınırlı orta sınıflarla bu iki batı düşüncesindeki toplumsal yapının katı ve sert muhalifi köylü, işçi, varoş kitleler arasındaki varoluşsal uçurum oluştu. Burada ilginç tespitlerden biri de batı toplumlarında zaman zaman ilerici ve yenilikçi hamleleri göze çarpan, kültürel değer üretebilen, yeni sosyal demokrasi hareketlerine evrilebilen, sistemin finansal erklerine kafa tutan işçi ve sosyalist sınıfın da Türkiye'de işlevinin düşük olduğu hatta şu an AKP kitlesinin düşünsel akımıyla örtüşüyor olduğu gerçeği. Sınıfsal atlamalarını geç modernitenin determinist ve tepeden inmeci etkisiyle Cumhuriyet Devrimleriyle yapmaya çalışan ama çok da olumlu bir sonuç elde edemeyen, 'Ben bilirimci' anlayışla 90 yıla yakın yönetilen, içinden çıkan liberal akımların bile dünya perspektifinde otoriter sayıldığı, kültürel değer üretmede de zorluk yaşayan toplumların sosyalist eğilimli tabanının da işlevsizleşebildiğini bu sayede öğrenmiş oluyoruz. 

  Yine bu iki diyalektik kanadın ( -Kentsoylu : İktisadi olarak devlet imkanlarından yararlanan, kültür üreten, okumuş kesim, ama aynı zamanda ülkenin kümülatif iktisadi birikimlerinin de bir şekilde kendilerine aktığı kesim. -Varoş ve Köylü Anadolu : Daha ezilmiş hisseden, daha az eğitim olanağı bulmuş, hayatının temel değeri din ve arabesk kültür olan Anadolu'lu kesim) modernite- muhafazakarlık mücadelesinde son evrede olduğumuzu düşünmek beni korkutuyor. ABD, Avrupa'da yıllar öncesinde yaşanan iç savaşlar onların bu modernite sonrası yaşanan kırılmadan çıkmalarını sağlamamıştı. Türkiye'de bu ontolojik ayrımın nasıl sonuçlar üreteceği önümüzdeki günler ve aylarda daha da keskinleşecek toplumsal hareketlerle görülebilecektir. Bu hareketlerden biri olan 'Gezi' Hareketi de bu bağlamda ele alınabilir. Tüm Anadolu'ya yayılan eylemlerle birlikte, öncelik hareketin merkezi Taksim'i ele alırsak, orta -üst sınıf kişilerin, kadın erkek ayrımı yapmadan, finansal durumlarının olumlu olmasına aldırmadan(Burada geç modernite sorunlarından sadece ufak iktisadi başarılarla sıyrılamayacağımızı daha iyi anlamalıyız diye düşünüyorum. Düşünsel, kültürel bazda gerçekçi reformlar olmadan  elde edilen iktisadi kalkınma  gerçek aydınlanma  ve gelişme değildir. Başbakanın '' Yol yaptım, metro yaptım, burs bağladım. Sizin hala derdiniz ne' şeklindeki düşüncelerinin yanılgısı da tam bu noktadır), düşünsel bazda geriye gittiklerini düşündükleri ülkeleri için bir meydan savaşına girebildiklerini gördük. Ve bunu yapan kişilerin çoğunluğu yüksek öğrenim görmüş iş sahibi insanlar veya hala öğrenimine devam eden öğrenci kitleleriydi. Akp tabanı ise bu harekete yine kendi meydanlarında milli değerler, muhafazakarlık, islam ve tek adam arkasında toplanma refleksleriyle cevap vermiştir. Yerel seçim sonuçları da bu mevzilere çekilme şeklinde devam eden savaşın ontolojik ayrımı arttırdığını, Türkiye'nin yüzde ellisinin diğer yüzde ellisinden çok net görüş farklılıklarıyla ayrıldığını(Hatta nefret ettiğini) gözler önüne sermektedir. Bu mevzilere çekilme evresinin 1 Mayıs'ta daha da kitleselleşen eylemlerle(Sadece işçiler değil, zengin, okumuş, Gezi'de de bulunan ve Gezi Eylemi'ne destek veren, işveren orta sınıf kesimin de AKP ve Anadolu hareketine ilerici tepki verebileceği bir forma dönüşmüş olması 1 Mayıs'ı tarihinde az rastlanır şekilde ideolojik eylem dinamiğinden kitlesel ama aynı zamanda bireysel haykırış eylemine dönüştürebilecektir) yine meydan savaşlarına döneceğini öngörmek zor değil. Zaman geç modernite ve yine yanından bile geçemediğimiz geç postmodernitenin kalıcı hasarlarını toplumsal dinamikler yoluyla hepimize gösterecektir. Geri kaldığımız gerçek dünyaya erişmenin yolu bu uçurumu kapamak, hatta onların şu anki gerçekliğinden daha vizyoner ve ilerici bir düşünce ileriye sürebilmek ve fenomen yaratmaktır fakat bu karşılığın ve potansiyelin ülkemizde bulunup bulunmadığı  tartışılması gereken bir olgudur. 

 Kendi  gözlemin olan bir Türkiye absürtlüğü örneğiyle yazıyı tamamlıyorum.

  Orta ve alt sınıf Türk ailelerinin son dönem çok mutlu olduğu ve herkesle paylaştığı ilginç bulduğu davranış modeli şu;3-5 yaşlarına gelmiş bebeklerinin I-Phone, I-Pad veya bilgisayar kullanmasıyla övünme, bunları kullanabilen yavrularının ne kadar zeki olduğunu söyleme.

  Oysa dünyaya liderlik eden ve bu ürünleri Türkiye gibi gelişmekte olan geri kalmış ülkelere pazarlayan Batı Dünyası'nda 3-5 yaşındaki çocuklara bu araçları kullanmayı değil bizzat yazılımı yapmayı öğretmeye başlıyorlar, ve sanmıyorum ki bununla övünüyorlar. Örnekler çoğaltılabilir  


  Geç modernite ve belki de geç olarak bile  ulaşamayacağımız postmodernite her alanda bizlere bedel ödetmeye devam ediyor ve edecek. Bu değişim  dinamikleri iyi okuduğumuzda, kültürümüzdeki tuhaflıkları da daha iyi irdeleyebileceğiz. Neden Recep İvedik diye vıcık vıcık varoş, kaba ve  arabesk içerikleri olan bir filmin  ülkemizde  altı milyon kişi tarafından izlediğini, neden evlilik programlarının ülkemizde  bu kadar tuttuğunu ve neden Nuri Bilge Ceylan'ın ödüllü filmlerinden kitlesel olarak haberimiz bile olmadığını, ve daha bunun gibi yüzlerce örneği irdeleyebileceğiz. Mesele iyi-kötü, doğru-yanlış dayatması değil, bu eksik bir modernite dayatması olurdu. Mesele olgusal olarak Türkiye toplum yapısı hakkındaki kavramsal veriler ve bunların doğru analizleri.  

Son olarak , bu veriler önümüzdeki dönem için  büyük toplumsal kırılmalara işaret etmekte.



Konuyla ilgili alıntılar ;

'' Türkiye'nin Tanzimat'tan beri çektiği asıl sıkıntı çağdaşlaşma anakronizması diye tanımlanabilir. Bu, Batı'nın ürettiği zihinsel, siyasal, toplumsal kurumları eşzamanlı değil, gecikmeli olarak uygulamak veya onları ikame edecek mekanizmaları ihtiyaç anında orijinal olarak üretememek demektir. ''  

Hasan Bülent Kahraman, Postmodernite ile Modernite Arasında Türkiye

'' Devlet, bir yandan merkezi planlamayla hem yeni düzeni sağlam ve akılcı bir zemin üstüne oturtacak, böylelikle pozitivizmin bir gereğini yerine getirecek, bir yandan da bilgiyi elinde bulunduranların ona dayanarak geliştirdikleri otoriter tutumlarını kendisiyle bütünleştirmesine olanak sağlayacaktır. Bu tavır, ister kapitalist blokta olsun, isterse artık iflas etmiş soyalist blokta, aynı amaca yönelir : toplum mühendisliği ''

Jürgen Habermas, The Philosophical Discourse of Modernity




Sevgiler,
 Nevzat Onur Çapalov

6 Mart 2014 Perşembe

Küresel Piyasalar Krizi, Wikileaks, Arap Baharı ve Türkiye


  Dünya da Türkiye de çalkantılı bir dönemden geçiyor. Yapay veya doğal olduğu tartışmalı olay  akışları günlük gündemimizi işgal etmiş durumda. Siyasal olguların yapay dış etkilerden  etkilenen fakat bu dış etkiye rağmen çoğunlukla akması gereken doğal mecranın çok da dışına çıkmayıp kendi nehrinin yatağında seyredebilen durumlar olduğunu düşünüyorum. Daha açık konuşursak ne bugün Türkiye'de yaşadıklarımız, ne Ukrayna'da veya Suriye'de olanlar ne de neo-liberal ekonomilerin yere çakıldığı 2008 ekonomik krizi ve sonrasındaki Wikileaks ve Arap Baharı kronolojisi salt yapay olaylar değil. Veya küresel ekonomi ve dünya savaşları sadece yapay istihbarat örgütleri veya think-tank kuruluşları tarafından hazırlanan sokma akılların görünür hale gelen yüzleri değil. Tıpkı salt doğal ve kendi akışında olaylar olmadıkları gerçeği gibi. Elbette dünya rant savaşları, ülkelerin iç işlerine, ekonomilerine, bu ülkelerdeki istihbarat zaafiyetlerine ve toplumsal ayaklanmalara karşı tahrik edici oyunlar oynuyor ama ciddi anlamda kaos, karmaşa ve hatta devrim yaratacak eylemlere girişilmesi için o ülkelerde bu kaotik sonucun altyapısının da varolması  gerekiyor. Tıpkı Suriye, Mısır, Yunus, Ürdün, Cezayir, İran, Türkiye, Ukrayna, Brezilya, Bulgaristan gibi hatta Portekiz, İspanya ve Yunanistan'da gerçekleşen olaylarda olduğu gibi. Özetle dış etkiler ve ülkelerin yapısal özellikleri Dünya'daki bu değişim dönemini başlatmış ve ilerletmiş durumda. Bu kompleks olgular ne çok masumane bir dizgenin ürünü ne de salt bir dış komplonun. İki akımdan da izler taşıyor ; sade halk isyanları ve dış ülkelerin kaşımaları.

  Bu yazının ana temasını da küresel finansal kriz, Wikileaks Belgeleri, Arap Baharı ve bu olayların Türkiye'ye yansıması üzerine kurmaya çalışacağım. Çünkü bugün yaşanılan arbedenin, kaotik ortamın derin analizinin bu olaylarda ve Türkiye'ye etkilerinde saklı olduğunu düşünüyorum. Özetle Dünyadaki bu karmaşayı ve değişim hareketlerini üç ana başlık altında toplayabiliriz. 

Bunlar ; 
1-) Küresel Finansal Kriz(2008) 2-) Wikileaks Belgeleri Sızıntıları(2010) 3-) Arap Baharı (2011)

 Bunlara ek olarak tüm bu olguların Türkiye'ye etkilerini ve gelecek için öngörülerimi de son bölümde özet halinde vereceğim.

1-) Küresel Finansal Kriz :

 2000'li yıllar 1990'lı yılların yükselen devi ABD önderliğinde(Sovyetlerin çöküşü sonrası, Clinton'la artan yükseliş dönemi) yeni bir sürece ve paradigmaya evrilmişti. Bu sürecin en önemli unsurlarından biri de kuşkusuz 11 Eylül Saldırıları ve sonuçları olmuştu. Tam da bu dönemlere denk gelen tarihlerde ülkemizde de bir değişim ve dönüşüm yaşanmıştı iktidar ve devlet yapısı anlamında. Afganistan ve Irak İşgali ile süren, Avrupa'da ve Kafkaslarda Turuncu Devrimlerle değişimlerin yaşandığı(Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan) ve büyük devletlerin oligarşik kapışmalarına sahne olan bu dönem gerek gençlik hareketlerini kullanarak gerekse ülkelerdeki sol grupları kullanarak yeni bir devrim ve yer kapma savaşı stratejisi belirlemiştir. Bu değişim ve dönüşüm günümüz dinamikleri, sol gruplara bizzat neo-liberal paradorlar sayesinde kazandırılan devrim pratiği (Bu devrim tecrübelerinin sol gruplara yarar sağladığını ve sonunda kullanmaya çalışılan sol grupların işi organize eden mutlak akla da zor koşullar yaşatacağını düşünüyorum) ve sibernetik trendlerin ülke karıştırmadaki faktörü açısından bugünden geriye bir analizle tekrar gözden geçirilmelidir. Yine aynı dönemlerde kapitalist sistem ve yeni evrildiği nokta olan neoliberal ekonomik sistemse yine kendi içinde küçük krizler yaşamaya başlamıştı. 2006'da ve 2007 yıllarında bu ekonomik anomaliler, küresel bazda büyük bir yıkım yaratmasa da sistemin bazı noktalarda tıkanmaya başladığı, Irak İşgalinin ABD için bir çıkmaza girdiği, AB ülkelerinin de ekonomilerinin sarsılmaz olmadığı ve Uzakdoğu üretimine bağlı emtia fiyat yükselişlerinin paranın patronu ABD'nin ve paralelinde doların değerini düşürdüğü gibi gerçeklikleri gün yüzüne çıkarmıştır. 

  Tam da bu noktada kişisel kapitalizm ve liberalizm düşüncemi açıklama gereği duyuyorum çünkü ne bu bahsedilen dönemdeki ekonomik daralmalar ve anomaliler, ne de sonraki dönemde tam bir çöküş halini alan 2008 Mortgage veya Lehman Brother's Krizleri ilk ve son değillerdir. Liberal ekonomik sistem ve bunun siyasal savunucuları on yıllardır bu sistemin tıkanıklarını çözmek ve daraldığı noktada yeni bir paradigmaya çevirebilmek için uğraş vermektedir. 2005'lerden başlayan ve artarak devam eden krizin bir nedeni de bu mucizevi icatlara Suprime Mortgage(Yüksek riskli konut edindirme kredi sistemi) kavramını sokmakla başlayan süreçtir. En basit tabirle mülkiyet hakkını ve sonsuz mal edinim özgürlüğünü yücelten bu sistem bununla kalmamış, neden daha dar gelirliler de ufak miktarlarla ve uzun vadelerle ev sahibi olmasın diye bir parlak fikir üretmiştir. Sadece bu fikre bağlı da kalmamış, liberal-kapital sistemin daha önceki dönemlerdeki icatları olan ; bono, tahvil, hisse senedi, yatırım piyasaları, türev piyasalar gibi ortalama bir ölümlünün hayatı boyunca kafa yoramayacağı karmaşıklıklarla Mortgage gelirlerini buluşturmuş ve karına kar katmıştır. Tabi her zaman olduğu gibi bunun yine yapay bir çözüm olduğu ve sürdürülebilir olamayacağı ardından gelen kriz ve küresel çöküşle belgelenmiştir. Çok kompleks ögeler içeren, tam olarak benim de ortalama bir vatandaşın da anlayamayacağı ekonomi cinlikleri aslında bu acı tabloyu besleyen en önemli dinamiklerdi. Mortgage'ı özet olarak, taksitle ve düşük bir peşinatla ev sahibi olma, bu bağlamda sattığınız senetlerin türev borsalarda başka tahvillerle değiştirilebilmesi ve başkalarına satılması ve kendi çapında bir borsa oluşturması olarak açıklayabiliriz.(Türkiye'de TOKİ daha basit bir versiyonunu uyguladı ve şu an aynı ekonomik tehlikenin Türkiye İnşaat ve Bankacılık Sektörleri için de olduğu aşikar) 2006 yılında bu sürece dahil olan dar gelirlilerin bir bölümünün ödemelerini yapamaması, 2007'de ise bu yüzdenin inanılmaz yükselişi hem bu tahvil işlemlerini yapan finans kuruluşları ve bankalar hem de inşaat sektörünü vurmuş ve bu olgu dinamo etkisiyle tüm Dünyaya kriz olarak yayılmıştır.

  2008 ile başlayan bu süreç, İzlanda'nın iflas etmesi, Yunanistan'nın borç batağına saplanması, İspanya'nın tarihinin en büyük işsizlik rakamlarına ulaşması, Almanya'nın Dış Ticaret verilerin düşmesi, Ülkemiz Türkiye'nin 2009'da resesyona girmesi(Dolaylı etki, az etkilemiştir, çabuk toparlanılmıştır.) gibi sonuçlar yaratmakla birlikte ABD'de bazı firmaların batmasına ve ekonomik daralmaya sebep oldu. Küresel halini almasıyla birlikte Uzakdoğu'yu hatta Güney Amerika'yı da etkileyen kriz 2011 ve 2012 yıllarında yeni dalgalarla ve günümüzde de ekonomik dar boğazla küresel ölçekte sürmektedir. Bu darboğazı aşmak adına ABD yine şapkadan tavşan çıkarmış ve FED(ABD Merkez Bankası) ve Başkanı Ben Bernanke öncülüğünde Tahvil Alım programı adı altında Dünyaya sıcak para aktarmış, krizi soğutmuş ve dönemsel açıdan başarılı da olmuştur. Şu anda ise bu tahvil programının azaltımının doğuracağı ekonomik ve politik sonuçları görme aşamasındayız. Özetle Dünyadaki ayaklanma ve direniş silsilesinin başlangıç noktasının her zaman olduğu gibi bir iktisadi altyapısı olduğunu düşünüyor ve bu dinamiğin artarak devam edeceğini öngörüyorum. Tüm bu bilgilerden sonra Yunanistan, Portekiz, İtalya ve İspanya'daki son sekiz yıldaki iktidar değişimlerini ve sert öğrenci hareketi önderliğindeki muhalif hareketleri. Almanya'daki, Rusya'daki çekişmeleri, Şili'deki 2011 öğrenci hareketini, 2011 Londra ve New York işgal hareketlerini, Brezilya, Bulgaristan, Ukrayna ve Türkiye'deki karmaşık sosyal durumları daha iyi analiz edebileceğimizi düşünüyorum. Bu hem gelir dağılımındaki adaletsizliğin hem de yeni para yönetim alanlarına, yeni piyasalara açılma zorunluluğu bulunan finansörlerin yer kapma savaşı olarak devam edeceğe benziyor. Hem de en gelişmişinden en ilkeline bütün kıta ve ülkelere yayılarak.

2-) Wikileaks Belgeleri Sızıntıları :

  Wikileaks, 2006-2007 yıllarında kurulan, gelişen sibernetik-informatik teknoloji ve trendlerle, istihbarat servislerindeki sızıntılarla, gelişen yeni konjonktürle devletlerin gizli bilgilerini, sakladıkları skandalları ve kripto bilgilerini gözler önüne seren ve şeffaflaşma mantığı içinde yeni bir akım yaratmaya çalışan bir oluşumdur. Bunu yaparken de çağımızda herkesin sınıf, gelir seviyesi tanımaksızın ulaşabildiği internet kaynağını kullanmaktadır. Benzer kripto sitelerden ayrılan yanı ise kurucusu Julien Assange iyi bir pazarlama stratejisiyle popüler  olması, karizmatik bir lider havasına bürünmesi ve haber alma kaynaklarının gelişmiş ve gizli teknolojiler kullanabilen sistem yöneticilerinin elinde olması olarak sayılabilir. ABD'nin Irak'ta yaptığı vahşeti gözler önüne seren bilgilerin yayınlanmasıyla, Ortadoğu, Güney Asya, Kafkaslardaki  gibi az gelişmiş ülkelerin sırlarının  deşifre edilmesiyle başlayan süreç 2009 ve 2010 yılında ABD Dışişlerinin kripto yazışmalarını deşifre edilmesiyle doruk noktasına ulaşmıştır. 28 Kasım 2010 gecesi, ilanını aylar öncesinden vererek, getirdiği kampanyayı nihayete erdiren Wikileaks, gizli kalması gereken binlerce belgeyi, çok basit bir pazarlama stratejisiyle tüm halka ve ortalama internet kullanıcılarına kadar indirmiş ve bu tarihi gece dünya için bir milat olmuştur. ABD Dışişlerinin diğer ülke liderleri hakkındaki görüşlerinden, devlet başkanlarının gizli hesaplarına, Ortadoğu diktatörlerinin bireysel harcamalarından özel hayatlarına kadar birçok gerçeğin deşifre olduğu bu süreç dünya için tartışmasız bir milattır ve hiçbir şey o günden sonra eskisi gibi olmamıştır. Magazin içerikli bilgi ve belgeler bir yana birçok ülkenin kripto bilgilerinin de yayınlanması, dünyayı yöneten akılların, kusursuz görünen lider ve ülkelerin, güç odağı diktatörlerin aslında ne kadar kirli işler içinde olduğunu ve halklarını ne kadar değersiz gördüğünü ispatlayan bu süreç(Benzer bir süreç şu an ülkemizde yaşanmakta, ne tesadüf)  sosyolojik olarak tüm dünyada otoriteye olan güveni azalmıştır. Bununla da yetinmemiş devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde de birçok sorun gözle görünür hale gelmiştir. Dünya daha şeffaf ve daha eşitlikçi bir forma geçmek zorundadır, gücü biriktiren otorite figürleri, özellikle Ortadoğu'nun diktatöryel eğilimli kutsal liderleri büyük yara almıştır. Ve bu süreç üzerinden çok süre geçmeden, sosyal medya araçları Twitter ve Facebook öncülüğünde Arap Baharı adlı süreci tetiklemiştir. Dünyada artık her bireyin bir klavye ile fikir beyan edebildiği, siyasetin ve sosyal olguların mobilize olabildiği ve yarım saatte binlerce insanın bu tür portallardan örgütlenebildiği yeni bir çağ başlamıştır.

 3-) Arap Baharı :

  ** Arap Baharı, (Arapça: الثورات العربية‎, - al-Thawrāt al-ʻArabiyyah), 21.yüzyılın en büyük olaylarındandır. Arap Dünyasında yaşanan en büyük harekettir. 2010 yılında başlayan ve günümüzde de süren, Arap coğrafyasında yaşanan halk hareketlerine verilen ortak addır.
Arap Baharı; Arap halklarının demokrasiözgürlük ve insan hakları taleplerinden ortaya çıkmış; bölgesel, toplumsal bir siyasi-silahlı harekettir. Protestolar, mitingler, gösteriler ve iç çatışmalar yaşanmıştır. Halklar, özgürlük mücadelesi adı altında birçok Arap diktatörünü resmen devirmiştir.
TunusMısırLibyaSuriyeBahreynCezayirÜrdün ve Yemen'de büyük çapta; MoritanyaSuudi ArabistanUmmanIrak,Lübnan ve Fas'ta küçük çapta olmak üzere tüm Arap Dünyasında başgösteren mitingler, protestolar, halk ayaklanmaları ve silahlı çatışmalardır.
İslami demokrasi talepleri artmıştır. Birçok uzman bu eşi görülmemiş halk hareketini, Arap dünyasında yaşanan en büyük değişim olarak yorumlamaktadır.

Nedenler

Protestolar, Arap Dünyası'nda başta gelen işsizlik, gıda enflasyonu, siyasi yozlaşma, ifade özgürlüğü, usulsuzlükler ve kötü yaşam koşulları gibi pek çok sorun sonucunda önce Tunus'ta Muhammed Buazizi'nin kendini yakmasıyla başlamıştır. Ardından benzer sorunlar yaşayan ülkelerde domino etkisi göstererek yayılmıştır.
Protestolar, ilk olarak 18 Aralık 2010 tarihinde Tunus'da başlamış daha sonra MısırYemenCezayir ve Ürdün'e sıçramıştır. Bu ayaklanmalar Tunus ve Mısır'da başarı göstermiş olup, 23 yıldır yönetimde olan Zeynel Abidin Bin Ali ile 30 yıllık yönetici Hüsnü Mübarek'in görevlerini bırakmasıyla sonuçlanmıştır.
Ardından bir domino etkisiyle Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın tamamına yayılmıştır. Ayrıca arap ülkeleri olmayan İranArnavutluk ve Ermenistan'da bile, Arap Baharı'nın etkisiyle küçük çapta olaylar gözlenmiştir.

Genel bakış


ÜlkeBaşlangıç tarihiOlay şekliDeğişimlerÖlü sayısıSonuç
TunusTunus17 Aralık 2010Muhammed Buazizi'nin kendini yakması,
Ülke çapında protesto, kamu alanlarının işgali
 •Zeynel Abidin Bin Ali veMuhammed Gannuşi ülkeyi terketti
 •Politik polis dağıtıldı[1]
 •RCD yani eski iktidar partisi dağıtıldı[2]
 •Siyasi suçlular serbest bırakıldı
223+[3][4]Devrilen hükümet
CezayirCezayir28 Aralık 2010Büyük protestolar, mitingler •19 yıllık olağanüstü halin kaldırılması[5][6]8[7]Küçük çapta protestolar
LübnanLübnan12 Ocak 2011Protestolar, isyancılarla polis arasında çatışmalar17[8]Küçük çapta protesto
ÜrdünÜrdün14 Ocak 2011Protesto ve gösteriler •Kral Abdullah bin Abdül Aziz, başbakan Rifai ve kabinesini dağıttı.[9]1[10]Yenilenen hükümet
MoritanyaMoritanya17 Ocak 2011Protestolar[11]1[12]Küçük çapta protesto
SudanSudan17 Ocak 2011Protestolar •Başkan Bashir 2015 seçimlerine aday olmayacağını açıkladı.[13]1[14]Küçük çapta protesto
UmmanUmman17 Ocak 2011Protestolar •Sultan Kâbus bin Seyd El Ebu Seyd tarafından ekonomik imtiyazlar verildi;[15][16][17][18]
 •Bazı başkanlar kovuldu;[19][20]
 •Umman'ın meclisine yasama yetkisi verildi[21]
2–6[22][23][24]Yenilenen hükümet
YemenYemen18 Ocak 2011Ülke çapında protesto ve gösteriler • İktidar partisinden bazı milletvekilleri istifa etti;[25]
 • Devlet başkanı Salih 23 Mayıs'ta dokunulmazlık verilmesi şartı ile istifa etmeyi kabul etti.
2,000 [5]Yenilenen hükümet
Suudi ArabistanSuudi Arabistan21 Ocak 2011Küçük çapta gösteri ve protestolar •Kral Abdullah tarfından ekonomik imtiyazlar verildi;[26][27]
 •2011 yerel seçimlerine sadece erkekler kabul edilecek
2[kaynak belirtilmeli]Küçük çapta protestolar, reformlar
MısırMısır25 Ocak 2011Ülke çapında protestolar, kamu alanlarının işgali, devlet ve polis binalarının yakılması, hapishane baskınları gerçekleşti. En son Mısır ordusu, hükümeti devirerek halka iki kez silahlı saldırı düzenledi. •Hüsnü Mübarek ve Ahmet Şefik'in istifası;[28]
 •Silahlı kuvvetler gücü ele aldı;[29]
 •Parlemento dağıtıldı ve konsey askıya alındı;[30]
 •İktidar partisi dağıtıldı[32]
875 [33]Devrilen hükümet
SuriyeSuriye26 Ocak 2011Ülke çapında protestolar, devlet binalarına saldırı •Siyasi suçlular serbest bırakıldı;[34][35]
 • End of Emergency Law;
 •Bölgesel valiler kovuldu;[36][37]
 •İsyan bölgelerine askeri müdahale yapıldı;[38]
 •Parlementodan bazı vekiller istifa etti;[39]
 •Hükümetten istifalar[40]
90,000-100,000[41]İç Savaş
CibutiCibuti28 Ocak 2011Küçük protestolar, kamu alanı işgalleri •Muhalif liderler tutuklandı
 •Uluslararası gözlemciler sınır dışı edildi[42]
2[43]Küçük çaplı protestolar
Fas Fas30 Ocak 2011Protestolar,[44] mülkiyete zararlar[45] •Kral Muhammet VI tarafından ekonomik imtiyazlar verildi;[46]
 •Referandum kararlaştırıldı;
 •Yolsuzluğu önlemek için adımlar atıldı[47][48]
7[49] (2 kişi ölümüne dövüldü)[50]Büyük çapta protestolar
Irak Irak10 Şubat 2011Büyük protestolar; isyanlar; devlet binalarına saldırı[51] •Başbakan Maliki seçimlere aday olmayacağını açıkladı;[52]
 •Valiler ve yerel yöneticiler istifa etti[53]
35[54]Büyük çapta protestolar
BahreynBahreyn14 Şubat 2011Büyük protestolar, kamu alanlarının işgali •Kral Hamad ibn Isa Al Khalifatarafından ekonomik imtiyazlar verildi;[55]
 •Politik suçlular serbest bırakıldı;[56]
 •Bazı başkanlar kovuldu;[57]
51 [58]Büyük çapta protestolar
İran İran14 Şubat 2011Büyük protestolar •Muhalif liderler tutuklandı3[59][60][61]Büyük çapta protestolar
LibyaLibya17 Şubat 2011Ülke çapında protestolar, silahlı çatışmalar, şehirlerin işgali • Muhalifler ülkenin yönetimini ele geçirdi [62][63][64]
 • Geçici Ulusal Konseykuruldu[65][66]
 • NATO askerleri Libya üzerinde operasyonlar düzenledi[67]
25,000–30,000[68][69][70][71]

 • Libya'nın devrik lideri Muammer Kaddafi, memleketi Sirte'de yakalanarak öldürüldü.
Devrilen hükümet
KuveytKuveyt18 Şubat 2011Protestolar, polis ve Bedeviler arasında çatışmalar •Kabine istifa etti [72]0[73]Yenilenen hükümet
Batı Sahra Batı Sahra20 Şubat 2011Protestolar[74][75][76]1[77]Küçük çaplı protestolar
Toplam ölüm:+150,000 (devam ediyor)
** Kaynak : Wikipedia

  Wikipedia'dan alınacak özet bilgilerle bile hem Dünya tarihinin hem de yakın tarihin en önemli sosyal ve siyasal hareketlerinden birinin Arap Baharı olduğunu anlayabiliriz. Küçük gösterilerle veya Tunus'taki gibi halktan birinin kendini yakması, öğrenci veya sol grupların duvar yazılarına polis müdahalesi gibi olayların büyümesi ve çığ haline dönüşmesi ile sonuçlanan bu direniş dizgesinin hem sosyal hem iktisadi hem de etnik altyapıları olduğu gerçeğiyle karşılaşmaktayız. Bundan önceki bölümlerde bahsettiğimiz Küresel Ekonomik Kriz ve Wikileaks olayıyla da bu olayları kronolojik olarak bağlantılı hale getirmenin daha sağlıklı bir ekopolitik okuma şansı vereceğini düşünüyorum. (Bu bağlamda İran'da Arap Baharı'ndan 1.5 sene önce seçim sonuçlarına hile karıştığı iddiasıyla başlayan süreç de bu kronojiye eklenebilir, salt Arap Baharı ekseninde olmasa bile.) En azından Tunus'taki ilk ayaklanmanın ve birçok ülkedeki diğer ayaklanmaların ekonomik pahalılık, ülkenin diktatöryel eğilimli kralının-başkanının aşırı harcamaları veya ulaşım, sağlık gibi hizmetlerin ucuzlaştırılması gibi masumane noktalardan büyüyüp içinden çıkılmaz bir krize dönüştüğünü gözlemlersek devrimlerin alt yapısına ekonomik kriz ve şeffaflaşma isteğinin nasıl damga vurduğunu görürüz. Tabi burda dikkat çeken bir başka unsur da özellikle sosyal medya örgütlenmeleri ile ayaklanan kitleleri manipüle eden yapılar, kuruluşlar ve ülkeler. Bunlar belgelendirmesi zor ve bolca  varsayım içeren saptamalar olabileceği için üzerinde durmamız pek mümkün görünmüyor.(İlgilenenler için CFR, CIA, OTPOR, AIPAC, OSF, Bilderberg gibi kuruluşlar araştırılabilir) Ancak özellikle Arap Baharından çok çok uzaklarda Ukrayna'da geçtiğimiz günlerde yaşanan devrim ve ayaklanma veya iki ay önceki Almanya Hamburg Direnişi gibi olaylar dış güçlerin iktisadi savaşının görünmez yüzlerinin artık meydanlar olabildiğini ve yine iktisadi ve ekonomik bir savaş sonucu olsa da , bu tarz hareketlerde safiyane halk yerine dış güçlerin tahrikiyle manipule olabilen halk kitlelerinin etkin olabildiğini bizlere kanıtlıyor. Bu bağlamda Soros'un finanse ettiği devrimler ve örgütleri, ABD - Almanya - AB ve Rusya - Çin - İran eksenindeki çekişmelerin meydanlara yansıması gibi konuları da ayrıca incelenmek gereklidir.(Ayrıca adı Arap Baharı olsa da ABD ve İngiltere dahil pek çok Avrupa ve Güney Amerika ülkesinde de bu eylemler yayılmış ve ekonomik krize benzer şekilde küresel etki göstermiştir.)


Son Bölüm :  Ekonomik Kriz, Arap Baharı ve Wikileaks'in Türkiye'ye Etkileri :

  Öncelikle şöyle başlamak gerekli ki Türkiye'ye bu olguların etkileri ve tesirleri geç gözlemlenmektedir. Ekonomik krizin etkileri 2009'da ortaya çıkmış ve görünür olmuş ancak Türkiye'yi kriz Kıta Avrupa'sı ve ABD  kadar etkilememiştir.(Gelişmekte olan ülke pazarlarının görece pozitif etkisi, FED tahvil alımları v.b sebeplerle) Arap Baharı Suriye'yi derinden, İran ve Ermenistan'ı fazla sarsmayacak şekilde etkilemiştir(Arap ülkeleri olmamalarına rağmen). Ayrıca Irak'da da etki göstermiştir ancak Irak'ın kendi dinamikleri zaten yeterince karışık olduğundan fazla göze batmamıştır. 2009 Haziran Ayaklanması İran'ı, Occupy Eylemleri  ve ekonomik kriz ise  Yunanistan'ı etkilemiş ve halkı sokağa dökmüştür, Türkiye'nin bizzat dışişleri seviyesinde  yakından ilgilendiği ülkeler olan Mısır ve Tunus liderlerini devirmiş yeni dinamikler işletmiştir ancak periferisinde karmaşa sürerken, tüm komşuları bir şekilde bu dinamiklerden etkilenirken, Türkiye'de 2013 Haziran'ına kadar geniş katılımlı bir sokak eylemi olmamıştır.(Kürt hareketinin sokak eylemlerini saymazsak, o daha bize ait bir konu ve bu dizgenin dışında bir değerlendirme gerektiriyor) Buradan şu sonuca varmak istiyorum ; hiçbir etkiden muaf değiliz. Konjenktürel olarak güçlü bir iktidar, 2011 seçimlerinde daha da güçlenen bir otorite, sürdürülebilir olmayan ama günü kurtarabilen ekonomik modelleme, medya ve muhalif akımları susturan ve Wikileaks benzeri oluşum veya sızmaları önleyen devlet erki varlığı bu etkileri bir nebze geciktirmiş olabilir fakat elbet bir şekilde bu değişim, dönüşüm ve şeffaflaşma hareketleri iyi veya kötü Türkiye'yi etkileyecekti ve etkileyeme çoktan başladı, çok hızlı bir dönüşüm süreci ile de devam edecek. Çok değil bir sene önce Kürt Açılımını da başlatarak adete şov yapan ve iktidarını perçinleyen bir otorite gözler önünde zayıflamaya ve erimeye başladı ve tüm bunlar sadece bir yıl içinde oldu. Haziran Direnişi Türk halkının içinde biriktirdiği öfkeyi ve sabrını kustu.  Buna eklemlenecek bir ekonomik dar boğazın(Ki bilgilerini bir önceki yazıda vermiştik, Gelişen piyasalar krizinin en kırılgan ülkelerinden biriyiz), bu akıma eklemlenebilecek bir ayrılıkçı Kürt Hareketi ve halk muhalefetinin, Gezi benzeri yeni eylemlerin olmayacağını iddia etmek şu şartlarda zor. Kısacası iktidarın mucizesi sayesinde atlatıldığı sanılan buhran Türkiye'yi daraltmaya hazırlanıyor. Türkiye tarihi bir dönemece girmiştir fakat tarihte az rastlanır derecede güçsüz ve tedirgin bir haldedir. Yazımızın konularıyla bağlamaya çalışırsak son dönemde çıkan sızıntı ve belgelerin Türkiye'nin geçikmiş Wikileaks'ı (Wikileaks belgeleri açıklandığında Türkiye ile ilgili çok önemli belgeler de sızmıştı ama o zamanki toplum dinamikleri ve iktidar gücü fazla bir hasar alınmadan ilerlenmesine neden olmuştu), Gezi Eylemleri Türkiye'nin geçikmiş meydan baharı, ekonomik sıkıntılar ve piyasalardaki ve üretimdeki düşüşler, ekonomik pahalılık gibi unsurlar da Türkiye'nin gecikmiş ekonomik krizidir. Buna seçim dönemlerinde yaşanabilecek İran Ayaklanması Benzeri isyanlar(İran'da seçim sonuçlarına hile karıştığı iddiası ile başlayan ve 2009 Haziran Ayaklanması), Kürt-Türk veya Sunni-Alevi ekseninde Suriye benzeri bir iç savaş senaryosu (Buna az ihtimal veriyorum. İktisadi veya sosyal olarak iç savaş dinamiği göremiyorum fakat ihtimal dahilinde olduğunu ve şu anda Suriye'deki vahşetin 200.000 ölü boyutunda olduğunu da unutmamak lazım. Bir Kürt ayaklanması ve özerklik talebi ise şaşırtıcı olmayacaktır, bu yönden risk yine de büyük) gibi ihtimalleri de eklersek önümüzdeki aylarda (Nisan-Mayıs) gerçekten umulmadık, şok edici sosyal hareketlerle karşılaşabileceğimiz olasıdır. Özellikle Tunus veya Mısır benzeri, veya Ukrayna benzeri isteklerle başlayacak eylemlerin gideceği nokta gerçekten belirsizdir. Tüm bu ülkelerde genç işsizliğin çok yüksek olduğunu, milli hasılanın düşük olduğunu ve bu yüzden gençlik ve sol hareketler önderliğinde büyük karmaşaların başlayabildiğini düşünmek ve buna göre hareket etmek zorundayız. Bununla birlikte Türkiye ekonomisinde başlayacak bir kriz sosyal dinamikleri ve toplum hareketlerini fazlaca etkileyebilir. Son ekonomik gelişmeler bu yönde bir gidişatın olabileceğini ortaya koymuş,(Dolar kuru etkisi, enflasyon ve işsizlik rakamları) iç gerginliklerin de bu dinamiği olumsuz etkileyeceğini gözler önüne sermiştir.  Buna ek olarak az önce bahsettiğim Kürt ayaklanması riski de ayrıca ulusal güvenlik riski olarak görülebilir Türkiye Cumhuriyeti için. Ama tüm bu faktörlerden ötesinde önemli bir diğer faktör , Türkiye'nin Wikileaks'ı dediğim sızıntılar, resimler ve iktidarı zayıflatan argümanların aratarak devam edeceği gerçeğidir.  Bu sızıntıların ayrıca Arap Baharın'daki gibi  'Fakir halkın zengin ve bonkör diktatörleri' vurgusunu şiddetlendireceğini ve yolsuzlukların toplumun sosyal stresini arttıracağını da düşünürsek  süreci şiddet ve sokak eylemlerine döndürebilecek potansiyele sahip olduğu gerçeğiyle yüzleşebiliriz.

Sonuç : Türkiye geçikmiş de olsa 1-) Küresel Finansal Kriz 2-) Wikileaks Belgeleri Sızıntıları 3-) Arap Baharı gibi olayların geç tesirleriyle karşı karşıya. Hem içeride hem dışarı da bu kaosu besleyen dinamikler de bu sürece katalizör etkisi olmaya devam etmekte. Sadece bir halk ayaklanması değil bir etnik savaş, bir dış dinamik tehdidi de söz konusu. Umarım bu sürecin ulaşacağı nokta Suriye'deki gibi bir dram olmaz, en aşırı  ihtimalde bile Tunus veya Mısır'daki gibi bir iktidar değişimiyle sonuçlanır. Ancak önümüzdeki aylar için olumlu bir Türkiye geleceği perspektifi sunmak ekopolitik okumalar sonucu mümkün değil. Kargaşanın, karmaşanın, kaosun tüm dinamikleri oluşmuş durumda. Umuyorum bu sancılar yeni,  ideal, şeffaf ve adaletli bir Türkiye'nin doğum sancılarına işarettir... Aksi gerçekten felaket olur, malesef...


Sevgiler,

Nevzat Onur Çapalov