Hürriyet

15 Ocak 2014 Çarşamba

Büyük Patlama III

   'Marksist' ideolojiye selam çakarak başlayalım. Hayat iktisadidir. Bir metanın tüketim biçimi üretim biçimini ve bu paralelde kalite ve içerik unsurlarını belirler. Toplum ilişkileri, ilkelinden gelişmişine tüm uygarlıklar hatta tarih öncesi dönemdeki insan ilişkileri bile iktisadi bir ilişki ve bu ilişkilerin çıkardığı karşıtlıklardan beslenir, gelişir, büyür. Bu ilişkiler sadece iktisadi- ekonomik çerçevede sınırlı kalmaz kültür, sanat, örf, adet, din, psikoloji ve sosyoloji gibi nice dal eliyle hayatımıza etkir. Özetle bir ülkenin geçirdiği sınıfsal dönüşümler, iktisadi bolluk dönemleri veya resesyonlar, ekonomisinin üzerine kurulan temeller hayatının ve bireyinin  özünü oluşturur, etkiler. Kendimce yarattığım 'Büyük Patlama' serisinin üçüncü yazısına da iktisadi gelişkinliğimiz, güncel ekonomik durumumuz ve ekonomimiz temelleri konusunda kısa bir özet ve son on yılın   ekonomik retrospektifini çıkararak başlamak gerektiğini düşünüyorum. Sonra yine an ve an daha da derinden yaşadığımız, en apolitiğimizi bile politikleştirip tartışma mecralarına çeken 17 Aralık ve sonrasına odaklanacağız.

  Daha önceki yazılarda da ele aldığımız üzere şu an yaşadığımız buhran ve devlet açmazının sahipleri 2002 yılının Kasım ayında yüksek bir oy oranıyla iktidara geldiler. Bu büyük başarının arkasındaki temel faktör Türkiye'nin 1994 büyük krizi, 1998, 1999 Rusya, Uzakdoğu krizlerini yaşaması ve son olarak 2001 krizi ile seri haline gelen ekonomik kriz ve resesyon dediğimiz makro ekonomik daralma kıskacından çıkamamasıdır. Buna eklemlenen onlarca başka neden daha üretilebilir fakat Türkiye siyaset denklemini yeniden kurgulayan, kartları yeniden dağıtan temel faktörün bu krizlerin halk üzerinde yarattığı bıkkınlığın etkisinin büyük olduğu aşikar. Ve bu noktada unutulmaması gereken bir diğer nokta da tüm bu kriz atmosferlerinin öncüsü olan yolsuzluk skandalları ve paralelinde oluşan devlet açmazlarının, tarihin tekerrür ettiğini kanıtlarcasına günümüzde de ayyuka çıkmasıdır. 1990'ların sonuna dair yaşadıklarımızı hatırlarlamaya çalışırsak ; Civangate Skandalı, Çiller'in Yalıları, Çiller'in Oğlunun Jetski sefası, Mesut Yılmaz'ın Mavi Akım projesi, Demirel'in banka hortumlayan yeğeni, Susurluk krizi ilk akla gelenlerdir. Ülkemiz, Lord Acton'ın ünlü ; '' İktidar yozlaşır, Mutlak iktidar mutlak şekilde yozlaşır'' önermesini haklı çıkarır gibi,  iktisadi sıkıntılar, yozlaşan iktidarlar ve kaçınılmaz krizlerle süregelen kısır döngüsüne günümüzde bir yenisini daha eklemiştir. Teknik olarak da sanayileşmesini hali hazırda tam olarak tamamlayamamış ve sanayi toplumu evresini henüz sindiremeden bir aşama yukarıya, Bilişim Toplumu, Sibernetik Çağ'a atlamaya çalışan ülkemiz bu paralelde zorlukla seksen yıllık Cumhuriyet tarihimizin ironik döngüsünde kendini bulmaya çalışmaktadır. Feodaliteyi yıkıp ulus devleti ortaya çıkaran yaklaşımlar Osmanlıda zar zor yenileşme hareketleri olarak evrilse de, Cumhuriyet fikri ve olgusu ulus devlet paradigmasını yaygınlaştırmaya çalışsa da özellikle bazı bölgelerin kalkınma ve sosyolojik tablolarına baktığımızda hala feodalite ve din-tarım toplumu reflekslerini gözlemliyoruz. Yani Osmanlıdan günümüze aktarılan yenileşme ve çağdaşlaşma hareketi kapsamında Türkiye, dünyanın gelişmiş batı ve doğu bloklarının aşamalar katettiği dönemlerin hepsinde kendi iç savaşlarıyla boğuşuyordu. Bugünde de hala kendi iç savaşını somutlaştıramamış ama son on yılda bu değişim ve gelişimlerden özellikle şehirleşme ve bilgi toplumu olma konusunda ister istemez yararlanmış ülkemiz de bir yol ayrımına gelmiş bulunmaktadır. Özetle Ak Parti hükümetinin de iyi kötü ekonomik katkılarıyla Türkiye özellikle seküler ve görece gelişmiş şehirlerinin sağlam orta sınıfları sayesinde Gezi süreciyle başlayan bugün ise yolsuzluk soruşturmasıyla devam eden süreçte bir yenileşme ve yeni bir paradigma oluşturma çabası içindedir. Ak Parti hükümetiyse ironik olarak krizlerden sonra gelen bolluk dönemleriyle beslediği, seküler orta sınıfların, dindar cemaat mensuplarının ve geriye kalan ama bir şekilde doğru yanlış bu görece kalkınma hamlesinden yararlanan milyonların baskısıyla artık dönüşü olmayan bir değişme sürecine girmiştir, tıpkı Türkiye'nin bizzat kendisinin de olduğu gibi. Tabi Ak Parti kalkınması dediysek bunun çok da ak-pak bir kalkınma modeli olduğunu söylemek zor. Ama diğer Ortadoğu toplumlarına örneğin kadim bir tarihi ve geleneği olan Mısır'daki ekonomik, demokratik ve demografik sıkıntılara baksak bile son on yılın konjonktürel ekonomi-politiğinin üretim eğilimli olmasa bile, tüketim ve iç pazar ekonomisi ve onu besleyen finansal dış yatırımcı tezine dayansa bile  ilerlemiş olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ben bunun iktidar mucizesi olmasından çok konjonktürün Türkiye'de bir krize mahal vermeyecek şekilde gelişmesi ve bazı bürokrat ve teknokratların başarısına dayandığını düşünüyorum. Ama son yaşadığımız dönem bu ekonomik tezlerin de artık geçerli olamayacağını gösteriyor çünkü söz konusu operasyon haklı veya haksız müdahaleler iktidarın ekonomiyi yöneten ve bu sistemi işleten temel çarklarına çomak sokmaya devam ediyor. İç talep ve tüketim yaratmaya, AVM kavramını her yerde yaygınlaştırmaya, kamu eliyle harcamaya teşvik etmeye, inşaat sektörünü ve bu sektörün motoru TOKİ'yi canlandırmaya, 2001 krizinde batan bankaları BDDK, SPK gibi kurumlarla denetlenebilir ve işletilebiir hale sokmaya, kredi kartına taksit kavramını yaratmaya ve yaygınlaştırmaya, merkez bankasına insiyatif verip gerektiğinde ekonomiye müdahale yetkisi vermeye eğilimli bu ekonomi vizyonu son dönemin artan riskleri ve devlet krizi sebebiyle olumsuz sinyallar veriyor. Bu sinyallarin sektörel bazda en çok da inşaat sektöründe sıkıntı yaratacağını öngörüyorum, tıpkı 2008 ABD finansal krizi gibi. Tüketim biçimi başta da belirttiğimiz gibi çiğ ve yavan olan, üretim biçimindeki kıtlık ve temel devlet refleksleri yetersiz ve verimsiz kalan ülkemiz insanı da bu görece bolluk döneminden, hazır harcama, kredilerle ayakta durma ve borç çevirme kıskacından uzun vadede nasıl çıkar merak konusu. Ekonomi çerçevesini birkaç veri vererek noktalayabiliriz, bu veriler önümüzdeki 6 aylık döneme ışık tutabilir diye düşünüyorum ;




























Kaynak : Güngör Uras- Milliyet


  Gelelim gündeme ve öngörülere. Son yazımın tarihi 19 Aralıktı ve o gün itibariyle bile son derece karmaşık bir döneme girdiğimizi hissetmiştik. O sürecin sonrasında ikinci dalga bir operasyon, MİT ile ilgili zorda bırakacak gelişmeler, sızan yeni görüntüler ve ses kayıtları, iktidarın bu müdahaleleri savuşturma çalışmaları ekseninde geçtiğini görüyoruz. Tüm bu süreç için ben 2000'li yılların en büyük skandalı ve siyasi olayı demeyi uygun görüyorum. Eğer Heredot'tan günümüze tarih arşivlenmeye başladıysa ve devam edecekse bu arşivde Türkiye başlığının altında son sürecin derin izler bırakacağı aşikar.


Aslında son yaşadıklarımız benim yorumlama isteğimi ve bloğa yazma eylemimi teşvik etmiyor köreltiyor. Her ne kadar siyaset, ekonomi, uluslararası ilişkiler gibi derin konulara meraklı bir amatör olarak çok seçkin bir bilgi birikimine sahip olmasam da yine de insanın kendi filtreleri ve bir kalite perspektifi oluşuyor. Ve Gezi Eylemleri sürecinde de şu süreçte de yaşadıklarımızın aslında siyaset, hukuk ve batı modernitesi ve parlamentarizm içinde çok rahat ve temiz yorumlanabilecek süreçler olduğundan şüpheliyim. Özellikle Başbakanın fevri ve öfke dolu mantıksız çıkışları, yakın danışman kadrosunun sürekli günü ve kendisini kurtarmaya yönelik hukuksuz çabaları, teknokrat ve bürokrat kimliklerle krizi çözmek ve ülke faydasını düşünmek yerine tam aksine olayları bir sokak savaşına çevirme potansiyelleri insana neden bu ülkede yaşıyorum, niye siyaset aktörlerimiz bu kadar gerçek dışı-sığ ve yavan diye sorgulatıyor. Bunun gün yüzüne çıktığı en somut örnek da geçen Cumartesi komisyonda HSYK maddelerinin konuşulduğu oturumdu. Zeyid Aslan'ın akla hayale sığmayacak terbiyesizliği sonrası hala o meclis ve partide bulunuyor oluşu da ayrı bir skandal. Özetle elit bir siyaset kültürüne sahip olmasam da özellikle cemaat ve AKP yandaşları arasındaki kavga ve retorikler beni üzmekle birlikte çoğunlukla güldürüyor. Devleti emanet ettiğimiz bir güç ve onu içeriden feth etmeye çalışan bir başka gücün ve fanatik taraftarlarının aslında ne kadar sığ, kültürsüz ve günü kurtarma meraklısı olduğunu tekrar ve daha derinden anladım. Sonuç olarak onbir yıldır ekseriyetle muhalifi olduğum ve bunu lise yıllarından üniversiteye kadar açık açık ve bazı tehlikeleri, zararları göze alarak yaptığım bu iki kanat beni hiç mi hiç şaşırtmadı. Yanılmamış olmaktan mutsuz olduğum bir süreçteyiz, muhtemel Türkiye'nin seküler görüşlü, din ve siyaseti harmanlamanın sakıncalarının farkında olan büyük kitlesi de tıpkı ben gibi yanılmadı, malesef..

Yazıyı geçen yazıdaki gibi maddelediğim öngörülerle bitireceğim, bakalım bu kez ne kadarı gerçekleşecek ;

- Öncelikle Türkiye dış politikasının 2009'dan beri uygulanan 'Stratejik Derinlik' tezinin ve bu tezin uygulayacısı Ahmet Davutoğlu'nun fikirlerinin çöktüğünü açıklayabiliriz rahatlıkla. Elbette bu tezi savunacak ve arkasında duracak oligarşik bir MİT, Dışişleri, Danışman kadrosu kalmıştır ancak Ortadoğu reel-politiğinde artık bu sistematik dizgenin işlemediği açıktır. Ortadoğu lideri olma ideali Başbakanın dış gezisinde belirttiği üzere ''Biz lider ülke olma gayreti içinde değiliz'' haddini bilme aşamasına dönmüştür. Cin olmadan adam çarpılamamıştır, Arapça bilen Ortadoğu uzmanlarına ve SETA, MİT,İHH gibi kurumlara güvenmek ülke politikasını ve dış politika birikimini zedelemiştir. Bu süreçte anladığım bir diğer gerçek ise şu, bizim gibi bir ülkeye gözleri yaşaran, duygusal, dinsel ve tinsel eğilimli bürokrat ve bakanlar değil teknokrat görüş sahibi, akılcı ve soğukkanlı vizyonerler lazım. Özellikle dış politikada.

- Arap Baharı ve Wikileaks etkisinin 31 Mayıs Eylemleri ve son yolsuzluk operasyonları şeklinde Türkiye'de etkisini gecikmeli olarak gösterdiğini düşünüyorum. Arap Baharı'nın içeriğinin yapay mı doğal mı olduğu, bir dış güç veya örgüt işi olup olmadığı bir yana şu siber çağda yanıbaşımızda olan bu büyük değişimin Türkiye hatta Avrupa ve Amerika'yı da etkilememesi kaçınılmazdı. Bu sosyolojik gerçeklik ABD'de 'Occupy Wallstreet', Almanya'da 'Occupy Hamburg', Ukrayna'da, Bulgaristan'da buna benzer şekillerde tezahür etmiştir. Şili'de öğrenci eylemleri, Brezilya'da protestolar, İspanya ve Yunanistan'da öğrenci eylemleri ve iktisadi kıtlığa bağlı kalkışmalar olmuştur. Ortadoğu'da zaten değişmeyen lider kalmadığını Mısır, Libya, Bahreyn, Tunus, Fas, İran, Irak, Suriye gibi ülkelerde yeni dengelerin oluştuğunu gözlersek ülkemizde de son 10 ayda oluşan olağanüstü şartları daha iyi yorumlayabiliriz. Apolitik bir yığına rağmen Türkiye'de de karışıklık ve değişim sürecinin daha da sert devam edeceğini(Özellikle Temmuz'a kadar çok sert) öngörüyorum. Bu süreçte Taksim Olayları Arap Baharı'nı ikame ederken, Wikileaks olayını ise son yaşanan Yolsuzluk Skandalı ikame ediyor.

- AKP'nin gerçek dışı politikalarından biri de batı dünyası ve zaman zaman ABD'yi karşısına almasıydı. 22 Aralık'ta resmen ABD Ankara Büyükelçisini meydanlarda eleştiren Başbakanın  bu konuda iyice kontrolü kaybettiğini düşünüyorum. 2003'te ABD gücünü ve lobilerini arkasına alıp bunu Avrupa Birliği Müzakere süreci ile taçlandıran AKP'nin Sunni-Nakşi  Neo-Osmanlıcı siyasal İslam çizgisinde bir noktaya ulaşması ömrünü kısaltan bir unsur. Bu da ileriye dönük bir başka öngörüm.

- Başbakanın ve oligarşik danışman kadrosunun en büyük yanlışının kontakta olunan bir kitle bırakmaması olduğunu düşünmekteyim. Şu an ellerindeki basın yayın gücüne(Sabah, Yeni Şafak dışında bir şey kalmadı, kanal olarak da Ülke TV, Beyaz TV, A Haber vs) burjuva sermaye yandaşlarındaki azalmaya falan bakarsak siyasal İslam çizgisinde bile değersiz bir yalnızlığa itilmiş bir AKP görünmekte. Seküler, Laik kesimde zaten iktidara eğilim gösterecek herhangi bir kitle bulmak imkansız. Liberal kesim ipleri 2011'den sonra kopardı, kemik CHP seçmeni sevgiyi geçtik öfke duymaya başladı. Özetle bu operasyonlardaki yanlışlıkları görse bile AKP nefreti nedeniyle AKP'ye destek olamayan milyonlar var. Dolayısıyla oluşan algı ''Şu iktidar bitsin, cemaatle sonra uğraşır anlaşırız''a döndü.

- Bir diğer öngörüm AKP içindeki başlayacak bölünme hareketi. Ak Parti zaten bölünmüş bir partidir. Erkan Mumcu, Cünent Zapsu, Ergun Özbudun, Abdüllatif Şener gibi isimleri çok önceden partiden ayrılmıştı. Buna yeni istifalar eklendi ve aratarak devam edecek. Partide İslam'ı sevmeyen bir kitle olmadığına emin olduğum gibi bütün referansları dinden alan bir siyasal İslam çizgisine giremeyecek bir ekseriyetin de olduğundan eminim. Merkez sağ ve liberal tandanslı kişilerde bir kopma söz konusu olacaktır.

- AKP için ve Türkiye için en büyük tehlike ise ekonomik kriz ihtimalinden sonra uluslararası krizdir. Cenevre 2 toplantısıyla netleşecek olan bu durum, her an yeni kaset operasyon veya terör bağlantılarıyla başka yönlere evrilebilir. Zaten bu şüpheyle yaşamak da başlı başına bir zorluk AKP için.

-AKP için ve Başbakan için tam bir çıkmaz ve açmaz olan diğer konu ise şu ana kadar dokunamadığı ve ona muhalif hatta düşman olan(Özellikle son dönemde) TÜSİAD eğilimli komprador burjuvazi, veya genel anlamdaki burjuva şirketleri. Buna artık muhalif olan cemaat sermayesinin de eklersek, tüm bu ekonomik oluşumlara bir operasyon yapmak isteyeceğinden eminiz Başbakanın. Fakat sıkıntı şu ki,  eğer bu operasyon başlarsa, örneğin Koç Grubu veya Üniversitesine, Sabancı Holding'e, Eczacıbaşı'na, Bedrettin Dalan bağlantılı şirket veya Üniversitelere, Mehmet Haberal Eğilimli üniversitelere, Cemaatin eğitim ve ekonomi ayağına, Boyner Holding'e, İnan Kıraç'a yani iktidarın bu kumpasın içinde olduğundan emin olduğu kişi ve kuruluşlara, devlet krizi daha da derinleşir ve ekonomik krize anında döner. Başbakan ya her şeyi göze alıp bunu yapacak veya kimseye dokunamazsa operasyon devam edecek. Bu ikilem Ak Parti açmazı olarak nitelenebilir. Baştan beri söylüyorum ve iddia ediyorum bu operasyonun cemaati aşan bir unsuru var. Ve bu cemaati aşan unsurunda Türkiye Komparador Burjuvazisi ve onun dış bağlantıları olması olası.

- Bir diğer sıkıntı da hala açıklanmayan belgeler oluşu ve sürecin ilerliyor oluşu. Burada bir diğer faktör çok sessiz ve derinden işleyen Çankaya Köşkü sistematiği ve  Cumhurbaşkanı Abdullah Gül. Başbakanı hem yetki hem de eylem yaptırma gücüyle zorlayacak bir figür varsa o figür Abdullah Gül'dür, ve onun cemaati bir paralel devlet olarak görmediğinden eminiz.

- Bütün bu karmaşadan çıkmanın yolu bence iktidar açısından yok. Tek denemeleri ve sığınacak limanları  durumu daha da karmaşıklaştırıp seçimleri iptal ettirecek bir hale sokmak, katı otokratik bir despotizm uygulamak, istihbarat eliyle cinayetlere teşebbüs etmek gibi absürd şeyler olabileceğini düşünüyorum. Umarım bu yol seçilmez, eğer böyle olursa gemi batar ve hep birlikte boğuluruz.

-Bir öngörüden ziyade kaygı da belirtmek istiyorum. Cemaaten veya değil 2500 polis görev değiştirdi, Mit dahil birçok stratejik kurumda cadı avı başladı ve şu an Türkiye provakasyona açık bir devlet. Güvenlik zaafı çok yüksek derecede. AKP'yi güney sınırında bir El Kaide tehlikesi bekliyor çünkü artık onlara yapılan yardımlar ürkek yapılıyor ki malum dünyanın gözü Suriye sınırındaki tırlarda. El Kaide bunu tehdit olarak kullanabilir, bütün büyük şehirler ve güney sınırımız tehdit altında. Buna paralel PKK cephesinde sorunlar baş gösteriyor. Sakine Cansız dosyası şu anki mecrasında ilerlerse açılım süreci zarar görür, daha da ötesi devletçi bir mantığa uzak olsam da şu kriz döneminde ordunun da zaafiyet içinde olabileceğini düşünüyorum. Stratejik açıdan işgallere, patlamalara, isyanlara, sınır tacizlerine çok müsait bir dönem, malesef. Hinterland tehdidi ile karşı karşıyayız.

- Hiçbir bilimsel tespit veya duyuma dayanmayan tamamen sürreal öngörüme gelirsek ben bu sürecin sonunun Mart seçimlerine kalmayacağını ve çok anlamlı bir tarih olan 28 Şubat'ta sonlanacağını düşünüyorum. Dışarıdan içeriden saldırılar alan Ak Parti sonuna kadar özellikle Başbakan ve oligarşik kadrosu eliyle dayanacaktır. Ama bu direncin Türkiyeyi çok sıkıntıya sokacak olmakla birlikte en geç Şubat sonu sona ereceğini, bir erken genel seçim kararı alınacağını, Başbakanın, yakınlarının yargılanmasının mümkün hale geleceğini ve bambaşka bir siyaset komposizyonunun 6 ay içinde oluşacağını öngörüyorum. Bu kırılma da Şubat ayı içerisinde yaşanır, hatta belki bu kaos sebebiyle yerel seçimler bile etkilenebilir, ertelenebilir. Erdoğan'lı Ak Parti'nin 28 Şubat tarihleri civarında devrilmesi göstergebilim açısından büyük anlamlar taşıyabilir.

- Ve son tespitim siyasal İslam'ın çöküşü tezi. Bunun benzerlerini 27 Mayıs, 28 Şubat gibi örneklerle yaşamıştık. Şeyh, mürit, tarikat eksenli derin ideolojik bir siyaset paradigmasını çok dindar ve muhafazakar Anadolu'ya rağmen özellikle İstanbul, İzmir, Ankara seküler sınıfı ve paralelinde bu topraklar  bir noktadan sonra kabul etmiyor. Ortadoğu'daki en gelişkin devlet olması sebebiyle mi, modern bir demokrasi olmasa da idare eder bir parlamenter batı sistemine sahip olduğundan mı yoksa Cumhuriyet temelleri içindeki tezlerin yerleştirilmiş ekonomik, askeri ve siyasal- bürokratik savunma gücünden mi bilinmez bu trend ne zaman çok yükselse aynı hızla bir düşüşe gebe oluyor. Bu sefer ilginç olanı tekbir sesleriyle miting yapılabildiğini hatırladığımız şu günlerde bu trendin düşüş katalizörün görece modern bir cemaatin de katkısıyla olduğu gerçeğidir. Evet Siyasal İslam Tezi Mısır'da da, Türkiye'de de öyle veya böyle çökmüştür. Hatta İran'da bile katı rejim yumuşamaya ve kapitalist hegemonyaya entegre olarak evrilmeye başlamıştır.  Hatta Suriye'de de sistem daha katı sunni muhaliflerin gücünü kırmış, kötü de olsa Esad ve Baas rejimiyle daha seküler bir önerme sunma çabasına girmiştir. Daha da ileri giderek 30- 40 yıllık bir öngörü paylaşmam gerekirse Tüm Ortadoğu ve İslam medeniyetlerinde bağnaz düşüncenin, yoğun tarikat hegemonyasının değişeceği hatta biteceğini, reel politiği daha iyi okuyan çok kültürlü İslam unsurlarının yükselişe geçeceğini ve bunun da İslamın yüzyıllar boyunca geç kalmış Reform dönemini başlatacağını düşünüyorum.


Özetle Türkiye'de bir iktidar değil bir paradigma çöküyor. Hiç kimseyi dışlamayan, inancı da inançsızlığı da birey hakkı sayan daha demokratik, şeffaf ve temiz bir devlet denemesine yol almak dileğiyle. Önümüzdeki aylarda yaşayacağımız sancıların tertemiz bir yenilik doğduğuna işaret olması temennisiyle..


Sevgiler,

Nevzat Onur Çapalov