Hürriyet

27 Nisan 2014 Pazar

Anakronik Anadolu Modernitesi

  15. ve 16. yüzyıl aydınlanmacı felsefi ile, Rönesans ve Reform dizgesi ile, ve bu dizgeye eklemlenen Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi ile yeni bir akımın sosyal, kültürel, iktisadi ve siyasi olarak tanımlandığını söyleyebiliriz. Çıkış itibariyle batı dünyasına ait olan ve oturması için de hayli bedel ödenmiş, zaman harcanmış bu teorik ve pratik bütünselliği olan kavrama 'Modernite' adı verilmekte. Bu kavramın Türkiye'de bulduğu karşılıksa hem biraz daha karmaşık(Anadolu ve İslam toplumunun bu fenomene verdiği tepki nedeniyle). 1923 Devrimi(Ki temeli Osmanlı'daki III.Selim ve II.Mahmut yenileşmesine, hatta belki daha da öncesine, ilk bilim ve sanat denemelerine, Taküyiddin'in rasathanesine, Müteferrika'nın matbaasına, Katip Çelebi'nin Cihannüması'na ve batıdan getirdiği yeni fikirlere dayanan, Meşrutiyet sistemleriyle, İttihat ve Terakki-Hürriyet ve İtilaf diyalektiği ile gelişen, JönTürk Hareketiyle etkileşim bulan, kısacası yıllar süren modernleşme çabalarının tümü) ve dönüşümü ile, geç modernitenin Türkiye'ye uyum sağlama çabalarının ve yan etkilerinin hissedildiği 90 yıllık Cumhuriyet denemesiyle yaşadığımız şu güne ulaştık. Fransız Devrimi, yeni demokrasi hareketleri, devletin denetleyici aygıtlarının ve regülasyon erklerinin oluşma metotları gibi süreçlerle evrilen, yön bulan bu kavramsal ve düşünsel, modern, yeni teori Dünya'da 19. ve 20. yüzyılda sosyalist ve komünist rejimlerle diyalektiğini yaratmaktayken, biz Anadolu'lular ise daha kavramın ilk modellemeleriyle 'Geç Modernite' düsturu altından, gecikmeli ve anakronik bir biçimde buluşmaya çalışıyorduk.
  
  Tüm bu sürecin sonunda modernite kavramı, yarattığı sosyalizm diyalektiğini de, oluşan kontrol düşkünü otoriter devlet mekanizmalarını da yıkıp postmodern bir siyasa, kültür ve sanat akımı yarattığı sırada bizim toplulumuz Kenan Evren anayasanı büyük çoğunlukla kabul etmeye ve bu gecikmiş postmodernist aşkın kültürel yaklaşımı destekleyebilecek aydın sol grupları yok etmeye çalışmaktaydı 'netekim'. İşte Türkiye'de yer bulamamış yeni sol ve yeni bir dünya anlayışını Türkiye'ye yansıtabilecek, diyalektiğinde sağcı liberal oluşumları da besleyebilecek ve ideolojisinden ve kitlesinden çok bireye yönelebilecek yeni akımlar yaratacak düşünsel, okumuş eğitimli kesim devlet eliyle yok edilince, Türkiye'nin modernite ve ötesindeki postmodern evrilme süreci tonton amca Özal ve darbe sonrası hükümetlerinin vizyonuna bırakılmıştır. Maalesef bu vizyonda da kültürel, ideolojik ve yenilikçi vizyoner bir yandan çok halkın kalkınamamışlığından yararlanan, din efekti yüksek ve daha çok  yenileşmenin sadece iktisadi alanına yönelik, düşünsel bazda ve kültürel bazda gerici sayılabilecek ögeler hegemonik olarak baskın gelmiştir. Özetle bizler Özal ve Anap ile liberalizm ve daha ötesi neoliberalizmle yeni tanışıyor ve kaçırdığımız, ıskaladığımız sosyal ve siyasal fenomenleri, gecikmelerimiz bedellerini de ağır bir şekilde ödeyerek, umutsuzca yakalamaya çalışıyorduk. Bu kovalamaca malesef sandığımızdan daha uzun ve yorucu. Bu kovalamaca sadece iktisadi konjenktürel gelişmelere sığamayacak kadar kompleks. Bu kovalamaca kültürel olarak ikiye bölünmüş(Gezi sürecinde daha da net şekilde anlaşıldığı üzere), yaşamsal fonksiyonları açısından ontolojik bir ayrıma girmiş kitlelerle sürdürülemeyecek kadar zor. Batı dünyasının kendi dini fenomenleri olan Hristiyanlık'ın Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesinden öykünerek analoji yaptığı ve siyasa sistemine aktardığı Yasama-Yürütme-Yargı üçlemesi, öyle anlaşılıyor ki Ortadoğu ve Anadolu toplumlarında karşılık bulanmıyor ve dirençle karşılaşıyor. Spesifik olarak Anadolu'ya baktığımızda da yeniliğe, çok sesliliğe, daha fazla özgürlüğe, çok renkliliğe yüzyıllar boyu sürekli bir direnç gösterildiğini görebiliriz. Belki de Batı Pozitivizmi ile ve Doğu Oryantalistliği arasında düşünsel bazda bir zıtlık olmasıyla birlikte daha derinlerde, toplumsal bilinçaltılarında genetik bir kod uyumsuzluğu da söz konusu.

  Sonuca varmaya çalışırsak  ; geç kalmış modernite ona eklemlenen ve yine geç kalmış postmodernite evreleri malesef toplumsal kırılmalarımızı tamir etmekten ziyade bu kırılma ve ontolojik ayrımları arttırdı. Ortada kendisini Kent soylu diye tanımlayan iktisadi bolluk içinde bir kitle, düşünsel bazda batıcı olan ve iktisadi bolluğu daha sınırlı orta sınıflarla bu iki batı düşüncesindeki toplumsal yapının katı ve sert muhalifi köylü, işçi, varoş kitleler arasındaki varoluşsal uçurum oluştu. Burada ilginç tespitlerden biri de batı toplumlarında zaman zaman ilerici ve yenilikçi hamleleri göze çarpan, kültürel değer üretebilen, yeni sosyal demokrasi hareketlerine evrilebilen, sistemin finansal erklerine kafa tutan işçi ve sosyalist sınıfın da Türkiye'de işlevinin düşük olduğu hatta şu an AKP kitlesinin düşünsel akımıyla örtüşüyor olduğu gerçeği. Sınıfsal atlamalarını geç modernitenin determinist ve tepeden inmeci etkisiyle Cumhuriyet Devrimleriyle yapmaya çalışan ama çok da olumlu bir sonuç elde edemeyen, 'Ben bilirimci' anlayışla 90 yıla yakın yönetilen, içinden çıkan liberal akımların bile dünya perspektifinde otoriter sayıldığı, kültürel değer üretmede de zorluk yaşayan toplumların sosyalist eğilimli tabanının da işlevsizleşebildiğini bu sayede öğrenmiş oluyoruz. 

  Yine bu iki diyalektik kanadın ( -Kentsoylu : İktisadi olarak devlet imkanlarından yararlanan, kültür üreten, okumuş kesim, ama aynı zamanda ülkenin kümülatif iktisadi birikimlerinin de bir şekilde kendilerine aktığı kesim. -Varoş ve Köylü Anadolu : Daha ezilmiş hisseden, daha az eğitim olanağı bulmuş, hayatının temel değeri din ve arabesk kültür olan Anadolu'lu kesim) modernite- muhafazakarlık mücadelesinde son evrede olduğumuzu düşünmek beni korkutuyor. ABD, Avrupa'da yıllar öncesinde yaşanan iç savaşlar onların bu modernite sonrası yaşanan kırılmadan çıkmalarını sağlamamıştı. Türkiye'de bu ontolojik ayrımın nasıl sonuçlar üreteceği önümüzdeki günler ve aylarda daha da keskinleşecek toplumsal hareketlerle görülebilecektir. Bu hareketlerden biri olan 'Gezi' Hareketi de bu bağlamda ele alınabilir. Tüm Anadolu'ya yayılan eylemlerle birlikte, öncelik hareketin merkezi Taksim'i ele alırsak, orta -üst sınıf kişilerin, kadın erkek ayrımı yapmadan, finansal durumlarının olumlu olmasına aldırmadan(Burada geç modernite sorunlarından sadece ufak iktisadi başarılarla sıyrılamayacağımızı daha iyi anlamalıyız diye düşünüyorum. Düşünsel, kültürel bazda gerçekçi reformlar olmadan  elde edilen iktisadi kalkınma  gerçek aydınlanma  ve gelişme değildir. Başbakanın '' Yol yaptım, metro yaptım, burs bağladım. Sizin hala derdiniz ne' şeklindeki düşüncelerinin yanılgısı da tam bu noktadır), düşünsel bazda geriye gittiklerini düşündükleri ülkeleri için bir meydan savaşına girebildiklerini gördük. Ve bunu yapan kişilerin çoğunluğu yüksek öğrenim görmüş iş sahibi insanlar veya hala öğrenimine devam eden öğrenci kitleleriydi. Akp tabanı ise bu harekete yine kendi meydanlarında milli değerler, muhafazakarlık, islam ve tek adam arkasında toplanma refleksleriyle cevap vermiştir. Yerel seçim sonuçları da bu mevzilere çekilme şeklinde devam eden savaşın ontolojik ayrımı arttırdığını, Türkiye'nin yüzde ellisinin diğer yüzde ellisinden çok net görüş farklılıklarıyla ayrıldığını(Hatta nefret ettiğini) gözler önüne sermektedir. Bu mevzilere çekilme evresinin 1 Mayıs'ta daha da kitleselleşen eylemlerle(Sadece işçiler değil, zengin, okumuş, Gezi'de de bulunan ve Gezi Eylemi'ne destek veren, işveren orta sınıf kesimin de AKP ve Anadolu hareketine ilerici tepki verebileceği bir forma dönüşmüş olması 1 Mayıs'ı tarihinde az rastlanır şekilde ideolojik eylem dinamiğinden kitlesel ama aynı zamanda bireysel haykırış eylemine dönüştürebilecektir) yine meydan savaşlarına döneceğini öngörmek zor değil. Zaman geç modernite ve yine yanından bile geçemediğimiz geç postmodernitenin kalıcı hasarlarını toplumsal dinamikler yoluyla hepimize gösterecektir. Geri kaldığımız gerçek dünyaya erişmenin yolu bu uçurumu kapamak, hatta onların şu anki gerçekliğinden daha vizyoner ve ilerici bir düşünce ileriye sürebilmek ve fenomen yaratmaktır fakat bu karşılığın ve potansiyelin ülkemizde bulunup bulunmadığı  tartışılması gereken bir olgudur. 

 Kendi  gözlemin olan bir Türkiye absürtlüğü örneğiyle yazıyı tamamlıyorum.

  Orta ve alt sınıf Türk ailelerinin son dönem çok mutlu olduğu ve herkesle paylaştığı ilginç bulduğu davranış modeli şu;3-5 yaşlarına gelmiş bebeklerinin I-Phone, I-Pad veya bilgisayar kullanmasıyla övünme, bunları kullanabilen yavrularının ne kadar zeki olduğunu söyleme.

  Oysa dünyaya liderlik eden ve bu ürünleri Türkiye gibi gelişmekte olan geri kalmış ülkelere pazarlayan Batı Dünyası'nda 3-5 yaşındaki çocuklara bu araçları kullanmayı değil bizzat yazılımı yapmayı öğretmeye başlıyorlar, ve sanmıyorum ki bununla övünüyorlar. Örnekler çoğaltılabilir  


  Geç modernite ve belki de geç olarak bile  ulaşamayacağımız postmodernite her alanda bizlere bedel ödetmeye devam ediyor ve edecek. Bu değişim  dinamikleri iyi okuduğumuzda, kültürümüzdeki tuhaflıkları da daha iyi irdeleyebileceğiz. Neden Recep İvedik diye vıcık vıcık varoş, kaba ve  arabesk içerikleri olan bir filmin  ülkemizde  altı milyon kişi tarafından izlediğini, neden evlilik programlarının ülkemizde  bu kadar tuttuğunu ve neden Nuri Bilge Ceylan'ın ödüllü filmlerinden kitlesel olarak haberimiz bile olmadığını, ve daha bunun gibi yüzlerce örneği irdeleyebileceğiz. Mesele iyi-kötü, doğru-yanlış dayatması değil, bu eksik bir modernite dayatması olurdu. Mesele olgusal olarak Türkiye toplum yapısı hakkındaki kavramsal veriler ve bunların doğru analizleri.  

Son olarak , bu veriler önümüzdeki dönem için  büyük toplumsal kırılmalara işaret etmekte.



Konuyla ilgili alıntılar ;

'' Türkiye'nin Tanzimat'tan beri çektiği asıl sıkıntı çağdaşlaşma anakronizması diye tanımlanabilir. Bu, Batı'nın ürettiği zihinsel, siyasal, toplumsal kurumları eşzamanlı değil, gecikmeli olarak uygulamak veya onları ikame edecek mekanizmaları ihtiyaç anında orijinal olarak üretememek demektir. ''  

Hasan Bülent Kahraman, Postmodernite ile Modernite Arasında Türkiye

'' Devlet, bir yandan merkezi planlamayla hem yeni düzeni sağlam ve akılcı bir zemin üstüne oturtacak, böylelikle pozitivizmin bir gereğini yerine getirecek, bir yandan da bilgiyi elinde bulunduranların ona dayanarak geliştirdikleri otoriter tutumlarını kendisiyle bütünleştirmesine olanak sağlayacaktır. Bu tavır, ister kapitalist blokta olsun, isterse artık iflas etmiş soyalist blokta, aynı amaca yönelir : toplum mühendisliği ''

Jürgen Habermas, The Philosophical Discourse of Modernity




Sevgiler,
 Nevzat Onur Çapalov