Hürriyet

10 Haziran 2014 Salı

Stratejik Derinlikte Boğulmak

  Gündemin birinci sırasını Diyarbakır’da yaşanan bayrak olayı dolduruyor fakat sınırlarımıza çok yakın noktada ve sadece Ortadoğu’yu değil Batı Dünyası’nı da  yakından ilgilendiren çok ilginç gelişmeler yaşanıyor. Suriye savaşından ve Mısır’dan tanıdığımız selefi –sünni İslami terör örgütü IŞİD Musul’u işgal etti ve Kerkük’e doğru ilerlediği yönünde bilgiler geliyor.  Ve aslında yaşanan mikro gündemlerle şu an dünya diplomasi gündemine oturan bu sıcak gelişme paralellik gösteriyor.

  Bu büyük ve dünya için tehlike yaratan olayı Türkiye kodlarıyla okumaya çalışmak gerekiyor. Bildiğiniz üzere Türkiye geçtiğimiz hafta, Suriye seçim sonuçlarının açıklandığı gün(Esad’ın zaferiyle sonuçlanan) El Nusra’yı terör örgütü ilan etti. Aynı hafta içinde Nijerya terör örgütü Boko Haram’ın Türkiye’deki mal varlığına el konulduğu haberleri de Türk ajanslarına düştü(Bir terör örgütünün ülkemizde nasıl bir mal varlığı olabileceği ayrı bir tartışma konusu). Özetle Türk hükümet'i 2011’den beri oluşan yeni dengelerdeki girişken, yayılmacı ve lider politika izler haline son vermek ve bu politika dahilinde organik bağlar kurduğu Uluslar arası terör örgütleriyle arasına mesafe koymak zorunda kaldı. Suriye İç Savaşı’nda değişen konjonktürlere göre El Nusra, El Kaide ve paralelinde IŞİD, ÖSO ve Mısır özelinde İhvan Hareketi Türkiye’nin gerek istihbarat gerekse lojistik olarak destek olduğu ve gerek Esad’ı düşürmek  gerek  Mursi’ye destek olmak, gerek Sisi’ye baş kaldırmak uğruna risk alarak yardım ettiği illegal sözde devrimci, gerçek terörist örgütlerdi. Fakat batının ve özellikle ABD’nin bu terörist yapılanmaların fazla güçlenmesinden duyduğu rahatsızlığı zaman zaman Türkiye’ye ilettiği de bir gerçek. İşte tam da bu noktada ABD’nin rahatsızlığının had safhaya çıktığını ve Türkiye’nin bu açık destek verdiği örgütlerle arasına mesafe koyması gerektiğini anladığını düşünüyorum. Bu olgu Türkiye’yi içten içe istemese de, Stratejik Derinlik sanrısını yeniden ayyuka çıkartacak ve bu paradigmayı zayıflatacak olsa da bazı yaptırımlar yapmaya zorladı. İşin aslı büyük patron böyle istedi, boğun eğmeyen büyük usta boynunu eğdi. Burada bir diğer faktörü de atlamamak gerekir. Türkiye Barzani ile olan yakın ilişkisi temelinde Kuzey Irak petrolü ve  özelinde bu sistematiğe eklemlediği  ‘Açılım Süreci ve Kürt Barışı’ teziyle defakto yollarla da olsa, tam olarak Batı ve ABD kontrolünde olmasa da uygulamaya çalıştı. Bu bağlamda Kürt petrolünden yaptığı anlaşmalarla pay alma hakkı elde etti. Geçtiğimiz haftanın bir diğer ilginç gelişmesi Türkiye’ye sevkiyatı yapılan bu ilk varillerin İskenderun Limanı’ndan Akdeniz’e açılması fakat burada alıcı bulamaması sorunsalıydı. Hala bu konu belirsizliğini sürdürmekle birlikte Akdeniz’de iki Türk gemisi, taşıdıkları petrollerle uluslararası sularda beklemekte.  Bu durumun olası nedeni ABD’nin bu antlaşmayı onaylamaması ve bu defakto antlaşmanın Uluslararası hukuk nezninde karşılığı olmaması görülebilir.

  Bu detayı da aktardıktan sonra Türkiye’nin kendi elleriyle beslediği, başlangıç açısından Batı desteğiyle silahlandırdığı Esad’ı devirmek uğruna aldığı risklere geri dönebiliriz. Şu anda Suriye’de bir açmaz var, ve şiddeti ve çözümsüzlüğü artarak devam ediyor. Esad büyük katılım ve görece halk desteğiyle(Bir Baas rejimi ne kadar demokratik bir seçim yapmış olabilir  tartışılır ancak realite de şu ki Suriye halkı şu şartlarda bu otoriter figürün, Esad’ın arkasında. Çünkü Batı ve Erdoğan-Davutoğlu-Fidan-Atalay dörtlüsünün  elleriyle yarattığı heyula öyle  dramatik bir boyuta ulaştı ki halk Esad’ın arkasında konsolide oldu)seçimi kazandı. Öte yandan Suriye’de sadece kendi iç meseleleri bağlamında bir açmaz yok elbette. Türkiye sınırına yığılmış Selefi çeteler, terör odakları, IŞİD, Nusra, Kaide, Kürt hareketinin Suriye kolu şu an müttefik gibi görünse de her an tehdite dönüşebilir. Esad’ın kolay galip gelemeyeceği netleştiği gibi kolay kolay yenilmeyeceği de netleşti. Kendi içlerinde silah paylaşımı kavgası yapan, küçük kantonlar oluşturan bu illegal yapılanmalar her an Kuzey sınırına da yönelebilirler. İşin daha da sıkıcı boyutu Türkiye’nin bu teröristlere sağladığı yardım ve imtiyaz onların sınırlarımızdan geçip içimize girmesine de yol açtı. Elimizde sağlıklı veriler yok ama Türkiye içinde bir milyon mülteci haricinde büyük bir sayıda terörist odağın da bulunduğu bir jeopolitik realite gün itibariyle. Bu olgulara şu an Irak’da mevzi kazanan IŞİD kolunu da eklersek denklem iyice karmaşıklaşır sanıyorum. Bu noktada bir diğer konu da Türkiye sınırındaki ve Kuzey Irak-Kuzey Suriye’deki Kürt yönetimlerinin alacağı pozisyon. Burada Türkiye ile bir işbirliğine gidilir mi, yoksa yerel bölünmemiz bu Uluslar arası tehdit konusunda da bir ayrılık yaratır mı zaman gösterecek.

  Bir diğer ihtimal de Batı’nın pozisyon değiştirip çığırından çıkan Ortadoğu dinamiklerine(En azından IŞİD’E) bir müdahale yapma girişimi. Bu şayet hayata geçerse yine bedeli coğrafya ülkeleri ödeyecektir kuşkusuz.

  Özetlemek gerekirse Türkiye zor ve karmaşık bir denklemin merkezinde. Merkezinde olmasının nedeni de raslantısal değil bizzat devlet eliyle ve isteyerek. ‘Stratejik Derinlik’ tezi, Ortadoğu’da aktif rol alma eğilimi, Türkiye bürokrasi ve diplomasi tarihiyle uyumsuz bir paradigma içeren saldırgan ve emperyal tutum Türkiye'yi 2009’dan, Mavi Marmara olayından bugüne getirmiştir. Eminim ki Suriye olayının başlangıç dönemindeki lider olma hayalleri gerek Esad’ın öngörülemez direnişi, gerek Mısır’daki dengelerin Türkiye aleyhine gelişmesi sonucu suya düştü. Fakat Davutoğlu-Erdoğan, Fidan hareketi suni İslam baskın olan, proaktif dış politika benimseyen tutumlarından ancak Batı ve ABD etkisiyle vazgeçebilirler çünkü sahneye çıkışları bu büyük ve güçlü ortak sayesinde olmuştu. Bu ortaklığın tutarsızlık içeren yüzlerce yanını sayabiliriz ama Erdoğan’ı resmen ipleri ile kontrol ettikleri gerçeğine de çok kez tanık olmuşuzdur. Kaddafi için Libya'ya operasyon yapılması gündemdeyken bunun imkansız olduğunu iddia eden Erdoğan bir hafta sonra gelen tepkiler üzerine görüşünü bir anda değiştirmiş ve İzmir Nato Üssü Libya işgali için önemli bir merkez haline gelivermiştir. Veya 17 Aralık Süreci’nde ABD Büyükelçisi Ricarddone’ye en başta meydanlardan yüklenilmiş, ama ABD’den gelen tepkilerle bu konu unutulup kapatılmış, hiçbir şey yok gibi diplomatik ilişkilere devam edilmiştir. Veya meydanlarda Mısır için Rabia işaretiyle propaganda yapılmış ama Sisi’nin seçilmesinden sonra başkanlık törenine maslahatgüzarlık seviyesinde katılımdan da geri durulmamıştır. Yani Türkiye dış politikası ABD ve Batı politikası kadar tutarlı ise o kadar tutarlı, yine onlar ne kadar dürüstse o kadar dürüsttür. Ve en önemlisi ABD’nin izin verdiği kadar özgürdür. Eğer bu kalıbın dışına çıkmaya çalışıp yaramazlık yaparsanız bedelini ödersiniz, ödetirler.


  Keşke bu bedeli bu mesneti kaygan, zemini zayıf teorilerle yola çıkanlar ödeseydi sadece. Bu bedelleri hepimiz ödeyeceğiz ; Belki büyük şehirlerimizde patlayan bir IŞİD, Nusra üyesinin bombası veya silahı olarak olarak. Belki Doğu’da başlayacak bir ayaklanmayı bastırmaya çalışan asker olarak. Belki bir NATO veya BM operasyonunun maşası olarak.


  Yine bu dönemde Türkiye’nin bir diğer açmazı şu olacak. Beslediği çetelerin dümen suyunda giderse ve isteklerini yapmaya çalışırsa bundan rahatsızlık duyan batının tokadı gelecek. Yok eğer batı işbirliğiyle bu çeteleri kontrol edilebilir bir hale sokma yoluna giderse, yanı başımızda duran bu fanatik islamcı ruh hastaları Türkiye’de eylemlere girişecek. Satrançta buna açmaz deniyor. Diplomasi de bir nevi satranç oyunu. Soğukkanlılık, akıl, hesap ve sağlam savunma kaleleriyle oynanan. Umarım bu oyun acı bir matla bitmez, umarım 'stratejik derinlik’ okyanusunda boğulduğumuz yıl 2014 olmaz. Umarım Afganistan kaosunda Pakistanlaşma sendorumu Irak ve Suriye hattında Türkiye'yi de benzer şekilde vurmaz.

Ve Türk diplomasisinin temeline hiç de uygun olmayan bu riskli oyun umarım hepimize büyük oyunların küçük oyuncularla oynanamayacağını acı şekilde öğretmez.



Sevgiler,
Nevzat

Hiç yorum yok: