Hürriyet

17 Temmuz 2014 Perşembe

Yeni Başlayanlar İçin Putin I

  Türkiye'nin iyiden iyiye kabak tadı veren iç siyaset çekişmeleri ve bayağı tartışmaları arasında canı son derece sıkılanlar için bir malumatfuruş kaçışı ve konusu olsun istedim Vladimir Putin. Yok yok sanıyorum iyi bir kaçış yolu olmadı, son derece despotik, Sovyetik ve Doğu Toplumlarında son dönemde trend olan, öne çıkan büyük ustalar serisinin bir halkası o da. Ve tıpkı diğerleri gibi bu halka da içsel zayıflığının dışsal bedellerini halkına ödeten bir halka, tabiri son derece caiz ; en zayıf halka. Ya da o zayıflıkların vücut bulmuş, gün yüzüne çıkmış hallerinden biri. Ve yazı tamamlandığında anlayacağız ki Putin'in hikayesi ironik olarak çok yakınlarımızdaki bir başka oryantalist, içsel bir zayıf halkaya öykünüyor,  Büyük Usta'ya ; Erdoğan'a. Ve bu hikayede de dünyanın sahiplerinin biz sahipsizlere dayattığı görünmez savaşları görünür hale getirmeye çalışacağız bir nebze, sürekli iki kötüden birini iyi diye yutturmaya çalışan küresel sistem ve çekişmelerin aslında manüpülatif bir yönetim algısından başka bir şey olmadığından da bahsedeceğiz. 

  Putin'in siyaset sahnesine  en parlak çıkışı  1999-2000 yılına(Türkiye'de de siyasal doktrinin dönüşüme başladığı bir dönem, ne tesadüf), Rusya Devlet Başkanlığı Seçimleri'ne tekabül ediyor. Rusya büyük bir Asya Krizi atlatmış, ekonomik bakımdan sorunları  aşılamaz noktaya gelmiş olan bir ülke bu dönemde. Tabi Putin'in azımsanmayacak bir geçmiş devlet deneyimi de var. İstihbarat örgütündeki çalışmaları, Rus Bürokrasisi'ndeki makamları ve 1999 yılındaki kısa başbakanlık dönemi bu deneyimlerden bir kaçı.

  İlk döneminde son derece mesafeli, Sovyetik geleneği sürdüren, bir nebze de Alman duruşu barındıran soğuk bir lider imajı çiziyor. Dünya'nın ve Batı'nın ona bakışı da bu mesafeye yaraşır bir çekingenlikte. Devlet yapısında ve Rus sermaye birikimi savaşlarında ülkenin alışık olmadığı bir biçimle yönetim yapısını ve paradigmasını ortaya koyuyor. Ülkedeki finans tekellerine ve büyük şirket sahiplerine adeta savaş açıyor. Bunların içinde medya patronları da var, dünyanın en büyük petrol şirketlerinin sahipleri de.(Detaylı bilgi için Vladimir Gusisnki, Mihail Hodorkovski, Platon Lebedev isimlerine bakılabilir. Türkiye'de Ergenekon başladığı dönemde Rusya'da bu finans operasyonları henüz bitmişti. Kendi içsel korelasyonları olan olay ve zamanlar, Türkiye operasyonu ordu üzerinden Rusya sermaye üzerinden gerçekleştirdi. Ek not, Türkiye operasyonlarını sermaye üzerine gerçekleştiremedi, gizli bir el bunu engelledi. )

  Benzer kaotik dönemlerin bir diğer önemli olayı Gürcistan'daki Gül Devrimi'ydi.(Gürcistan'ın Rusya için stratejik önemini vurgulamaya gerek yok sanıyorum) Eduard Şevardnadze yıllardır ülkeyi yönetiyordu. 2 Kasım 2003 tarihindeki seçimlere şaibe karıştığı iddiasıyla Mikail Saakaşvili, uluslararası gözlemcilerden aldığı referanslarla tepkisini koydu. Halk şaibe olduğu fikrinden taraf oldu ve Tiflis'de barışçıl gösteriler başladı. Öte yandan meclis binasının önünde seçimi kazandığını düşünen Şevardnadze konuşma yapıyordu. Meydanlarda toplanan halk Saakaşvili eşliğinde meclise yürümeye başladı, ellerinde güllerle. Şevardnadza meydandan korumaları eşliğinde uzaklaştırıldı. Halk önce meydanı, sonra meclisi bastı. Gül Devrimi adını alan sosyal hareket böyle gerçekleşti. Olayların büyümemesi ve kan dökülmemesi için Rusya Dışişleri Bakanı İvanov arabulucu oldu. Rusya'nın Gürcistan'daki oyun kurucu bu hamlesi belki de 2008 Gürcistan- Rusya gerilimi ve gelecekteki Ukrayna olaylarının öncü depremleriydi.

  Kaosun en derin halini aldığı bir başka dönemse 2004-2006 dönemiydi. Bu dönem 1 Eylül 2004 günü, Gürcistan, Çeçenistan ve Rusya arasında her zaman sorun olan Osetya'da Beslan'da gerçekleşen okul baskını ve rehine kriziyle başlamıştı. 1100 öğrencinin Çeçen Milisler tarafından rehin alındığı, güvenlik güçleriyle milisler arasında büyük çatışmaların yaşandığı bu olayda yaklaşık 400 kişi ölmüştür, 790 tane yaralı kurtulan olmuştur. Olay hem operasyonun kötü yönetilmesi hem de genel bir güvenlik açığı olduğu iddiasıyla Rus hükümetini ve Putin'i eleştiren ve tepkisellik doğuran bir duruma dönüşmüştür. Benzer bir rehine krizi 110 ölüyle sonuçlanan 2002 Moskova Tiyatro Baskını'dır. Orada da güvenlik güçlerinin olaya müdahalesi ölü ve yaralı sayısını arttırmıştır. Beslan'daki bu katliamla Rus hükümeti ve güvenlik gücü önemli bir zaafiyet göstererek tartışmalı duruma gelmiştir. Tabi Putin de. Yine 2004 yılında, yapılacak olan Ukrayna Başkanlık seçimleri Putin'in ve ileride halef-selef ilişkisine gireceği Medvedev'in ilgi alanındaydı. Viktor Yanukoviç ve Viktor Yuşçenko arasında, 2004 kasımında geçecek olan bu yarış Rusya'nın dış politikası ve Ukrayna'nın Rusya için stratejik( Hem yakın komşusu olması, hem askeri üssü olması, hem doğal gaz geçiş noktası olması, hem de Karadeniz coğrafyası açısından önemli) bir önem taşıması sebebiyle gergin başlamış ve gergin sonlanmıştır. Burada görünmez finans ve ekopolitik savaşlarının da görünür hale geldiğine tanık olmuştuk hep birlikte. Rusya'nın desteklediği, Putin'in kazanmasını istediği, Rusya yanlısı politikalarıyla tanınan Viktor Yanukoviç bir yanda, finans sisteminin ve küresel aktörlerin batılı politikalar ve Avrupa Birliği vizyonu aşıladığı Viktor Yuşçenko diğer yanda. Bu seçimler için, Yanukoviç adına kampanyaları kontrol etmesi için Rusya tarafından özel olarak görevlendirilen Dimitry Medvedev ve seçim komisyonunu da atlamamak gerek. Ve bu dönemim akıllara şüphe getiren bir diğer olayı olarak da seçime kısa bir süre kala Yuşçenko'nun zehirlenmesi, hastanede yatması ve cildinde ilginç hastalıklar ortaya çıkması gösterilebilir. Yuşçenko'nun beklenenden daha çabuk sürede iyileşip meydanlara çıkması ve bu olayın en olağan şüphelisi olarak Rus İstihbaratı ve Putin'in görülmesi Ukrayna halkında Yuşçenko'ya olan sempatiyi arttırmıştır. Bu sürecin sonunda küresel sistem ve despotik Putin arasında sıkışıp kalan halk kitlesi, yaptığı seçim sonuçlarına da güven duymamış ve Yanukoviç'in seçimi kazandığını kabul etmemiştir. Kiev'de başlayan olaylarla büyüyen tepkisellik, hem seçim sonuçlarındaki şaibe iddialarına hem de son dönem Rus ekseninde yaşananlara bir isyana dönüşmüş ve tarihe 'Turuncu Devrim' olarak geçen büyük olayları yaratmıştır.(Bu olaylara küresel finans kartellerinin ve baronlarının desteği çok açıktır) Tepkilere dayanamayan Yanukoviç, adli yargının da seçimleri iptal etmesiyle istifa etmek ve pes etmek zorunda kalmıştır. Bu tarihi olay Rusya'ya büyük güç kaybettirmiştir fakat bu Putin'in pes edeceği anlamına da gelmemektedir. Günümüzde hala Ukrayna'da yaşanan karmaşa, en güncel örneği olarak bu akşam saatlerinde düşürülen yolcu uçağı, bu tuhaf ve kanlı savaşın Ukrayna ekseninde on yıldan beri sürdüğünü ve bundan sonra da süreceğini kanıtlar niteliktedir. Putin'in  ilginç profilini ve biyografisini çıkarabilmek için sadece bir yazının ve makalenin yetersiz olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden 'Yeni Başlayanlar İçin Putin  II' adlı bir çalışma daha yapmak elzem hale geldi.

  Kronolojisini 2006 yılı civarında noktaladığımız ilk yazıyı burada sonlandırırken ikinci yazıda ele alınacak başlıkları da sıralayalım ; Anna Politkovsky ve Livtreko'nun şüpheli ölüm ve süikastleri, 2008 Ekonomik Krizi ve Rusya(Putin)'ya etkileri, Medvedev ve Putin görev değişikliği(Halef -Selef ilişkisi), 2008 Gürcistan-Osetya-Rusya Savaşı, Putin'in kurduğu gençlik örgütü, 2013 Ukrayna Halk Hareketleri, Kırım'ın Rusya tarafından ilhak edilmesi ve süregelen Ukrayna-Rusya gerilimi, Polonya'ya kurulması düşünülen(Sonra  farklı bir versiyonu Malatya'ya kurulan) füze kalkanı projesi ve ABD-Rusya diplomatik dansı, genel anlamda Rusya ve Putin'in despotizmi, Pussy Riot müzik grubu üyelerinin Rusya'da tutuklu kaldıkları süre ve en güncel olanı ve 17 Temmuz 2014, Ukrayna yolcu uçağının Rus hava sahasına yakın bir noktada roketle düşürülmesi...

Sevgiler, 
Nevzat


2 Temmuz 2014 Çarşamba

Dogmatik Aklın Eleştirisi

Dogmatizm, A priori ilkeler, çeşitli öğretiler ve asla değişmeyeceği kabul edilen mutlak değerleri kabul eden, bu bilgilerin mutlak hakikat olduğunu, inceleme, tartışma yahut araştırmaya ihtiyacın olmadığını savunan anlayışa verilen isimdir. Bu tür savlara, öğretilere ve inançlara ise dogma denir.

Basit bir wikipedia araştırmasıyla ulaşabileceğimiz en fiyakalı açıklaması bu dogmanın. Kendi cümlelerimizle aktarmaya çalışırsak dogmatizm kaba tabirle mantıksal hiçbir dizgeye ve gerçekliğe dayanmasa bile kendini belli bir düşünce kalıbına adamaktır diyebiliriz. İşin garip yani bu farazi olgu zaman zaman hatta genellikle bir düşünce kalıbı olmaktan bile aciz bir durumdadır. Daha teknik bir tabirle İleri sürülen düşünce ve ilkeleri araştırmadan, kanıt aramadan, incelemeden, eleştirmeden, tartışmadan doğru ve mutlak hakikat sayan anlayış olarak da nitelendirebileceğimiz dogmatizm, aklın, şüpheciliğin, bilimin özetle düşünmeye dayalı mantıksal dizgelerin önüne bariyer koyan bir gerçekliktir. Ve sanılanın aksine sadece din kavramında değil diğer hayat döngüsüne etkiyen önemli fenomenler hatta bilim kavramında bile oldukça büyük bir yer işgal etmektedir. Bilimde A priori(Kanıtlanmasına gerek olmayan, referansa ihtiyaç duymadan, öncüsel olarak bilinen gerçeklik) denilen kavramlarla A poste-priori(Deneysellikten gelen) denilen kavramlar arasındaki farkı da dogma kavramı oluşturur. Kısaca dogmanın hayatımızı şekillendiren din, bilim, felsefe, edebiyat, tarih, siyaset gibi sosyal fenomenlerin vazgeçilmez bir çeşnisi olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız.

Hayatta enerjinin dönüştüğü aşikar. Sistemlerin, organların, moleküllerin, canlıların, cansızların, atomların, kuarkların, evrenin, nebulaların, gökadalarının değiştiği, dönüştüğü, evrildiği en azından şu yüzyılın yaşıyor olduğumuz son saati itibariyle apaçık ortada bulunuyor. Yani bir devinim, bir dönüşüm eseri olan evrenin kozmik sisteminden bağımsız olamayacağımızı düşünürsek, bizler de bu değişim ve döngünün içerisindeyiz canlılar alemi olarak. Ama evrende her şeyin karşıtlık ilkesine göre yaratıldığı ilkesini referans alarak mı, diyalektik kavramından soyutlanamıyor oluşumuzdan mı, tez antitez sentez dizgesinin sunduğu bir gerçeklikten mi yola çıktık bilinmez bu değişim ve dönüşümün olmadığı, sınırlı olduğu veya mantıksal hiçbir dökümana dayanmasa da dogmatik temellere dayanarak varolduğu gibi hipotezler tarihin çeşitli evrelerinde hatta günümüzde de ileri sürülmeye devam etmekte.

Dogmatizm’in derin analizine  girmek yerine, hayatımızı nasıl şekillendirdiği, özellikle de din, siyaset ve felsefe gibi olgularda bizi nasıl sınırlandırdığını fark etmenin yararlı olacağını düşünüyorum. Kavramın sadece felsefi boyutuna ve derinine inip elde ettiğimiz tüm gerçekliklerin de aslında birer dogma olduğu gibi bir önermeyle aslında yararlı bir kavram olduğunu bile iddia edebiliriz fakat güncel hayatımıza ne katacağı konusunda net verilere bu yolla ulaşamayız. Esasen eleştirel baktığım nokta da dogma bilimsel, bilgi felsefesi bağlamı değil genel halk kitleleriyle buluştuğu din ve kültürel kabulleniş kavramı.


Dogma ve Din

Sosyal fenomenler içerisinde ‘Dogma’ kavramının en güçlü olduğu alanın din kavramı olduğu kabul edilebilir bir gerçeklik. Temelinin de skolastik denilen, ilköğretim çağında klişe olarak batının gerileme nedenlerinden saydığımız kavram olduğunu iddia edebiliriz.(Skolastik teriminin kökeninin ‘School’ kelimesinden öykündüğünü ve 'yapısal, bir sistem ve hiyerarşiye ait' anlamından zamanla saptığını da belirtmek gerekiyor) Zaten tüm referanslarını doğaüstülük, açıklanamazlık, tartışılamazlık gibi temellere oturtan bu kavram gerçek anlamda bu akımın öncüsü. Ve naçizane fikrim çok güçlü bir kavramsal fenomen olmayı sürdürüyor ve sürdürecek. Ancak bu güç kendi içerisindeki mutlak doğrulara, insanlara açtığı yeni yollara, bakış açılarına değil de yapısından kaynaklı kolay ulaşabilirlik, hızlı yayılma, psikiyatrik boşluklardan çok rahat bir şekilde yararlanma ve sömürme,  bilimsel verilerle yanlışlanamama gibi kullanılabilir ve subjektif verilere dayanıyor. Türkiye’de ve Ortadoğu’da baskın din olan İslam’ın da bu açıdan yaygın ve önemli bir kavram olduğu söylenebilir. Tabi tüm günahı Ortadoğu’ya çıkarmak da haksızlık olur. Sekülerleşmiş, dinde reform yapmış batı toplumlarında da hala din ve dogma kavramlarının geçerli fenomenler olduğu tartışılmaz, sadece hayatı Ortadoğu’da olduğu kadar derinden etkilemediği ve daha dünyevileşip semboller ve alegoriler yoluyla ilerlediğini söyleyebiliriz.

Dogma ve din kavramındaki en kritik eleştirel düzlem yanlışlanamaz olmalarıdır. İnsan aklının, bilimin, gözlemin geldiği son nokta, yaptığımız bütün deneyler aksini gösterse bile özellikle bir inanç mensubuna aksini kanıtlamak mümkün değildir. Bunun gerekli olup olmadığı da tartışılabilir fakat eğer bu baskın fenomen, inanç ve genel kabul, insanın aklıyla çelişecek kadar yoğun hale geliyorsa ve belirli bir kesime yaşamı dar ediyorsa buna karşı çıkma mekanizmasının da işlemesi kaçınılmaz oluyor. Özetlemek gerekirse insanlar mantıklı hiçbir sebep ve delil olmamasına rağmen peygamberlerin Tanrı ile konuşabildiğine, hasta insanları iyileştirebildiğine, çarmıha gerili halde haftalarca yaşabildiklerine, asalarıyla denizi ortadan bölebildiklerine inanabilir. Veya hiçbir mantıksal süzgeçten geçemediği halde insanın topraktan yapıldığına inanabilirler. Bunu bir sembol veya gerçekliğin ta kendisi olarak da algılama hakkı elbette bireyin seçimi. Fakat bu kült inanışlar aksini düşünen veya bu tür konuları hayatlarının temel paradigması haline sokmak istemeyen görece seküler kesime dayatma yoluyla empoze edilmeye çalışıldığında toplumsal sorunlar ve kırılmalar baş gösteriyor. Ve özellikle Ortadoğu gibi geç kapitalizmin sorunlarını din anahtarıyla çözmeye çalışan bölgelerde çoğunluğun inanışı baskın geliyor. Toplumsal kült, kültür, adet ve dinsel inanış biçimlerine baskı kurmaya başlıyor. Gerçeğin tek ve mutlak bilgisinin sadece kendi zümrelerinde, kendi bölgelerinde ve kendi inanışlarında bulunabileceği gibi bir düşünsel heyula yaratıyor. Yaratılan bu canavar zaman zaman sadece düşünsel bazda değil hayatın her alanında eylemselliğe girişebiliyor. Kabile, tarikat, mezhep ve din savaşlarına kadar uzayabiliyor mesele.

 Hayatı daha yoğun olarak iktisadi ilişkiler, üretim ilişkileri, fiziksel ve ampirik gözlemler, bilim ve bunların birbirleriyle olan ilişkileri bağlamında ele alan biriyim. Bu bakışım sosyal bilimlerde biraz daha fazlaca irrasyonel insan davranışları, felsefe, sosyoloji  üzerine yoğunlaşsa da, yine de, bağlamı ortalama bir analitik yapıya oturtabiliyor. Bu hiçbir fizik ötesi inanç, dogma veya his taşımadığım anlamına da gelmiyor. Koskoca evreni sadece ampirik verilerle açıklamak için henüz erken veya her zaman erken olacak. Bu anlamda din de, metafizik de, dogma da belli bir oranda işlevsellik taşıyacaktır. Fakat daha ileri toplumların geçmiş toplumsal evrelerinde yaşadıkları sıkıntıları aşmanın çeşitli yolları varken kendi toplumum ve genel anlamda Ortadoğu’nun şu günkü hali, gitgide muhafazakarlaşan ve sorgulamaktan uzaklaşan yapısı insanı dehşete düşürüyor. Bu sorunların çözümü de doğada, üretim ilişkilerinde ve toplumların dönüşüm süreçlerinde saklı biliyorum. Sihirli bir değnekle bu coğrafyayı zihinsel anlamda bir anda ileriye atlatmak da imkansız. Ama insan yine de bu öğrenilmiş çaresizliği, anlamsız kavgaları ve üçüncü sınıf dünyaya hapsedilişi kabullenemiyor. Hele tüm bunlar dünyanın şu an yaşıyor olduğumuz son günü ve en güncel anında olunca. M.S 2014'ün yaşadığımız son saniyesinde  olunca.