Hürriyet

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Dogmatik Aklın Eleştirisi

Dogmatizm, A priori ilkeler, çeşitli öğretiler ve asla değişmeyeceği kabul edilen mutlak değerleri kabul eden, bu bilgilerin mutlak hakikat olduğunu, inceleme, tartışma yahut araştırmaya ihtiyacın olmadığını savunan anlayışa verilen isimdir. Bu tür savlara, öğretilere ve inançlara ise dogma denir.

Basit bir wikipedia araştırmasıyla ulaşabileceğimiz en fiyakalı açıklaması bu dogmanın. Kendi cümlelerimizle aktarmaya çalışırsak dogmatizm kaba tabirle mantıksal hiçbir dizgeye ve gerçekliğe dayanmasa bile kendini belli bir düşünce kalıbına adamaktır diyebiliriz. İşin garip yani bu farazi olgu zaman zaman hatta genellikle bir düşünce kalıbı olmaktan bile aciz bir durumdadır. Daha teknik bir tabirle İleri sürülen düşünce ve ilkeleri araştırmadan, kanıt aramadan, incelemeden, eleştirmeden, tartışmadan doğru ve mutlak hakikat sayan anlayış olarak da nitelendirebileceğimiz dogmatizm, aklın, şüpheciliğin, bilimin özetle düşünmeye dayalı mantıksal dizgelerin önüne bariyer koyan bir gerçekliktir. Ve sanılanın aksine sadece din kavramında değil diğer hayat döngüsüne etkiyen önemli fenomenler hatta bilim kavramında bile oldukça büyük bir yer işgal etmektedir. Bilimde A priori(Kanıtlanmasına gerek olmayan, referansa ihtiyaç duymadan, öncüsel olarak bilinen gerçeklik) denilen kavramlarla A poste-priori(Deneysellikten gelen) denilen kavramlar arasındaki farkı da dogma kavramı oluşturur. Kısaca dogmanın hayatımızı şekillendiren din, bilim, felsefe, edebiyat, tarih, siyaset gibi sosyal fenomenlerin vazgeçilmez bir çeşnisi olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız.

Hayatta enerjinin dönüştüğü aşikar. Sistemlerin, organların, moleküllerin, canlıların, cansızların, atomların, kuarkların, evrenin, nebulaların, gökadalarının değiştiği, dönüştüğü, evrildiği en azından şu yüzyılın yaşıyor olduğumuz son saati itibariyle apaçık ortada bulunuyor. Yani bir devinim, bir dönüşüm eseri olan evrenin kozmik sisteminden bağımsız olamayacağımızı düşünürsek, bizler de bu değişim ve döngünün içerisindeyiz canlılar alemi olarak. Ama evrende her şeyin karşıtlık ilkesine göre yaratıldığı ilkesini referans alarak mı, diyalektik kavramından soyutlanamıyor oluşumuzdan mı, tez antitez sentez dizgesinin sunduğu bir gerçeklikten mi yola çıktık bilinmez bu değişim ve dönüşümün olmadığı, sınırlı olduğu veya mantıksal hiçbir dökümana dayanmasa da dogmatik temellere dayanarak varolduğu gibi hipotezler tarihin çeşitli evrelerinde hatta günümüzde de ileri sürülmeye devam etmekte.

Dogmatizm’in derin analizine  girmek yerine, hayatımızı nasıl şekillendirdiği, özellikle de din, siyaset ve felsefe gibi olgularda bizi nasıl sınırlandırdığını fark etmenin yararlı olacağını düşünüyorum. Kavramın sadece felsefi boyutuna ve derinine inip elde ettiğimiz tüm gerçekliklerin de aslında birer dogma olduğu gibi bir önermeyle aslında yararlı bir kavram olduğunu bile iddia edebiliriz fakat güncel hayatımıza ne katacağı konusunda net verilere bu yolla ulaşamayız. Esasen eleştirel baktığım nokta da dogma bilimsel, bilgi felsefesi bağlamı değil genel halk kitleleriyle buluştuğu din ve kültürel kabulleniş kavramı.


Dogma ve Din

Sosyal fenomenler içerisinde ‘Dogma’ kavramının en güçlü olduğu alanın din kavramı olduğu kabul edilebilir bir gerçeklik. Temelinin de skolastik denilen, ilköğretim çağında klişe olarak batının gerileme nedenlerinden saydığımız kavram olduğunu iddia edebiliriz.(Skolastik teriminin kökeninin ‘School’ kelimesinden öykündüğünü ve 'yapısal, bir sistem ve hiyerarşiye ait' anlamından zamanla saptığını da belirtmek gerekiyor) Zaten tüm referanslarını doğaüstülük, açıklanamazlık, tartışılamazlık gibi temellere oturtan bu kavram gerçek anlamda bu akımın öncüsü. Ve naçizane fikrim çok güçlü bir kavramsal fenomen olmayı sürdürüyor ve sürdürecek. Ancak bu güç kendi içerisindeki mutlak doğrulara, insanlara açtığı yeni yollara, bakış açılarına değil de yapısından kaynaklı kolay ulaşabilirlik, hızlı yayılma, psikiyatrik boşluklardan çok rahat bir şekilde yararlanma ve sömürme,  bilimsel verilerle yanlışlanamama gibi kullanılabilir ve subjektif verilere dayanıyor. Türkiye’de ve Ortadoğu’da baskın din olan İslam’ın da bu açıdan yaygın ve önemli bir kavram olduğu söylenebilir. Tabi tüm günahı Ortadoğu’ya çıkarmak da haksızlık olur. Sekülerleşmiş, dinde reform yapmış batı toplumlarında da hala din ve dogma kavramlarının geçerli fenomenler olduğu tartışılmaz, sadece hayatı Ortadoğu’da olduğu kadar derinden etkilemediği ve daha dünyevileşip semboller ve alegoriler yoluyla ilerlediğini söyleyebiliriz.

Dogma ve din kavramındaki en kritik eleştirel düzlem yanlışlanamaz olmalarıdır. İnsan aklının, bilimin, gözlemin geldiği son nokta, yaptığımız bütün deneyler aksini gösterse bile özellikle bir inanç mensubuna aksini kanıtlamak mümkün değildir. Bunun gerekli olup olmadığı da tartışılabilir fakat eğer bu baskın fenomen, inanç ve genel kabul, insanın aklıyla çelişecek kadar yoğun hale geliyorsa ve belirli bir kesime yaşamı dar ediyorsa buna karşı çıkma mekanizmasının da işlemesi kaçınılmaz oluyor. Özetlemek gerekirse insanlar mantıklı hiçbir sebep ve delil olmamasına rağmen peygamberlerin Tanrı ile konuşabildiğine, hasta insanları iyileştirebildiğine, çarmıha gerili halde haftalarca yaşabildiklerine, asalarıyla denizi ortadan bölebildiklerine inanabilir. Veya hiçbir mantıksal süzgeçten geçemediği halde insanın topraktan yapıldığına inanabilirler. Bunu bir sembol veya gerçekliğin ta kendisi olarak da algılama hakkı elbette bireyin seçimi. Fakat bu kült inanışlar aksini düşünen veya bu tür konuları hayatlarının temel paradigması haline sokmak istemeyen görece seküler kesime dayatma yoluyla empoze edilmeye çalışıldığında toplumsal sorunlar ve kırılmalar baş gösteriyor. Ve özellikle Ortadoğu gibi geç kapitalizmin sorunlarını din anahtarıyla çözmeye çalışan bölgelerde çoğunluğun inanışı baskın geliyor. Toplumsal kült, kültür, adet ve dinsel inanış biçimlerine baskı kurmaya başlıyor. Gerçeğin tek ve mutlak bilgisinin sadece kendi zümrelerinde, kendi bölgelerinde ve kendi inanışlarında bulunabileceği gibi bir düşünsel heyula yaratıyor. Yaratılan bu canavar zaman zaman sadece düşünsel bazda değil hayatın her alanında eylemselliğe girişebiliyor. Kabile, tarikat, mezhep ve din savaşlarına kadar uzayabiliyor mesele.

 Hayatı daha yoğun olarak iktisadi ilişkiler, üretim ilişkileri, fiziksel ve ampirik gözlemler, bilim ve bunların birbirleriyle olan ilişkileri bağlamında ele alan biriyim. Bu bakışım sosyal bilimlerde biraz daha fazlaca irrasyonel insan davranışları, felsefe, sosyoloji  üzerine yoğunlaşsa da, yine de, bağlamı ortalama bir analitik yapıya oturtabiliyor. Bu hiçbir fizik ötesi inanç, dogma veya his taşımadığım anlamına da gelmiyor. Koskoca evreni sadece ampirik verilerle açıklamak için henüz erken veya her zaman erken olacak. Bu anlamda din de, metafizik de, dogma da belli bir oranda işlevsellik taşıyacaktır. Fakat daha ileri toplumların geçmiş toplumsal evrelerinde yaşadıkları sıkıntıları aşmanın çeşitli yolları varken kendi toplumum ve genel anlamda Ortadoğu’nun şu günkü hali, gitgide muhafazakarlaşan ve sorgulamaktan uzaklaşan yapısı insanı dehşete düşürüyor. Bu sorunların çözümü de doğada, üretim ilişkilerinde ve toplumların dönüşüm süreçlerinde saklı biliyorum. Sihirli bir değnekle bu coğrafyayı zihinsel anlamda bir anda ileriye atlatmak da imkansız. Ama insan yine de bu öğrenilmiş çaresizliği, anlamsız kavgaları ve üçüncü sınıf dünyaya hapsedilişi kabullenemiyor. Hele tüm bunlar dünyanın şu an yaşıyor olduğumuz son günü ve en güncel anında olunca. M.S 2014'ün yaşadığımız son saniyesinde  olunca.


Hiç yorum yok: