Hürriyet

12 Ağustos 2015 Çarşamba

Özgürlük Emek İster

Demokrasi sanıldığının aksine statik bir süreç değildir, son derece dinamiktir. Son 13 yılın politik statikliği ve hantallığı bizlere uzlaşının nasıl bir kavram olduğunu dahi unutturmuşa benziyor. Günümüzde üzerine düşünmeye değer görmediğimiz ama her gün bir şekilde yararlanmakta olduğumuz temel hakları kazanmak uğruna kaç kişinin öldüğü, ne bedeller ödediğini, hangi savaşların verildiğini popüler gündemimizde aklımıza pek de gelmeyen olgular. Avrupa’da üretim ilişkilerinin yarattığı çelişkiler ve dini otoritenin sorgulanması dönemi ile akabinde ; Ortaçağ’ın bitişi, Rönesans ve Reform, Magna Carta, Fransız Devrimi, Bastille Baskını, Monarşi’nin yıkılışı ve Cumhuriyet fikri, karşı isyanlar : Ludistlerin hareketi, Waterloo Savaşı, Avrupa’nın iç savaşlar dönemi, Sanayi Devrimi, Kadın hakları mücadelesi, Sosyalist ve Marksist devrimler ve işçi sınıfının kazandığı haklar, 8 Mart 1857 ve Kadınların günümüzde de süren emek mücadelesi, kadınların seçme ve seçilme haklarına sahip olması, I. ve II. Dünya Savaşları… Tüm bunlar bir tutam özgürlük adına ödenen büyük bedellerden bazıları. Dünya’nın ideal bir yaşam formu yaratmak için ödediği bedellerin Türkiye’deki yansımalarının da olduğu ve olmaya devam edeceği açık. Osmanlı yenileşme hareketlerinden, ulus devlete geçiş döneminde ve Cumhuriyet sürecinde birçok çalkantı yaşandı ve yaşanmakta. Tüm bu çalkantıların yeni bir boyuta taşındığı dönem Haziran 2015 oldu (Bu dönüşüm sürecinin işaret fişeğini ateşleyen sürecin de bundan iki yıl önce, Haziran 2013’de, Taksim Meydanı’nda yanması ne hoş tesadüf). Seçim beklenilenin aksine lineer somut bir çözümü üretmediği gibi kitleleri ve onların ideolojik temsilcilerini yeni çözümler bulmaya ve yeni pozisyonlar almaya zorunlu kıldı. Siyasi denklemler daha da karmaşıklaştı. 7 Haziran’ın Partilere Göre Analizi 2002 seçimlerinden beri Türkiye’nin sarıya boyandığı haritayı defalarca kez görmüş olmalısınız. Harita hakkında detaylı bilgi için ; http://www.platform24.org/guncel/961/-secim2015-e-bir-de-boyle-bakin Adalet ve Kalkınma Partisi : Ak Parti kanadında anlamlı bir güç kaybı yaşandığı kesin. Kamuoyundaki yanlış algının aksine Ak Parti yüzde 9 değil, 9 puana yakın oy kaybetti, bu da 2011 seçimlerine göre yüzde 20’ye yakın oy kaybı demek. 2011 seçimlerinde 21 milyon olan oy sayısı, seçmen sayısı artmasına ve seçime katılım oranı yüksek olmasına rağmen 18 milyon mertebesine indi. Ak Parti’nin oy kayıplarını irdeleyen çalışmalar gösteriyor ki, AKP ile HDP arasında çok büyük bir oy geçişkenliği yaşandı. Özellikle Van ve Diyarbakır başta olmak üzere 15 Doğu ilinde HDP lehine yaşanan bu oy kayması, büyükşehirlerde ve özellikle İzmir ile İstanbul’da da net olarak gözleniyor. Bu anlamda Kobani (Ayn El Arab) olayları ve seçim dönemi boyunca Çözüm Süreci’nin moda tabiri ile ‘Buzdolabına kaldırılmasının’, Kürt seçmende Ak Parti aleyhine bir kırgınlık ve hatta öfke oluşturduğunu söyleyebiliriz. Başka bir açıdan baktığımızda ise hala Anadolu’daki muhafazakar tabanın partiye desteği çok sağlam ve özellikle İç Anadolu ve Karadeniz Bölgesinde ana seçmen kütlesini taşıyan parti halen daha Ak Parti. İç Anadolu’da MHP’ye doğru yaşanan bir miktar oy kayması gözlense de, bu büyük kütleyi pek fazla etkilemiyor. Seçimin Ak Parti adına rakamlarla ortaya koyduğu en temel sorun ise tek başına iktidar olamama sorunu. Yapısal ve ideolojik anlamda ise Erdoğan ve Davutoğlu’nun tüm çalışmalara, yasaları zorlamalarına, devletin tüm aygıtlarını kendi lehlerine son seviyeye kadar kullanmalarına rağmen, karşılarında hala ikna edemedikleri 25 milyon seçmenin olması kendi adlarına ve ideolojik hedefleri açısından büyük sorun. Ak Parti’nin bunca badireye rağmen elinde bulundurduğu en büyük avantaj ise devlet ve hükümet kavramlarını iç içe geçirebilmesinin kendisine kazandırdığı devlet imtiyazları. Kamu ihalelerinden basına, örtülü ödenek kullanımından sıcak para transferlerine, kamudaki yapılanmadan kolluk kuvvetleri içerisindeki ideolojik ağırlığına, neredeyse devletin tümüne hakim bir ideolojik baskıdan söz ediyoruz. Bu baskının dağılmasına izin vermeden yapılacak erken seçimin kendilerine yarayacağından şüphe yok. Bir diğer önemli avantaj ise(Seçim döneminde zaman zaman dezavantaj haline dönüşmüş olsa da), Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisi. Seçimlerden sonra oluşan yenilgi havasını bir küçük Baykal hamlesiyle nasıl dağıttığını ve kendi partisini meclis başkanlığını kazandırarak güçlendirirken, muhalefeti nasıl tek hamleyle birbirine düşürdüğünü gördük. Cumhuriyet Halk Partisi: 90 yılın tecrübesiyle birlikte yorgunluğunu da omuzlarında taşıyan bir parti Cumhuriyet Halk Partisi. Demokrasi serüveni çeşitli darbelerle kesintilere uğramış , kendi içinde dinamik süreçlere tabi olup değişmeye çalışmış, devletçi refleksini bir miktar halktan yana döndürebilmiş oldukları söylenebilir. Baykal’ın 1994 yılı sonrası tekrar siyasi arenaya çektiği yenilenmiş yüzü ile, 1923 kurucu paradigmasının aynı olduğunu öne sürmek veya 2010 sonrası Kemal Kılıçdaroğlu dönemini bu dönemlere benzetmek imkansız fakat partinin tüm geçmişinden arınıp yeni bir vizyon sunabildiğini ve tarihin akışını algılayabildiğini öne sürmek de fazla iyimserlik olur. Yakın tarihte genel olarak devletçi refleksi ön planda olduğu için eleştirilen bir parti iken son dönemde bu refleksi zayıflatıp yeni bir değişim dönemine girdiler, en azından girmeye çalıştılar. Bu dönemin mottosu da ; ‘’ 90 yıllık çınar, yeni filiz’’ oldu. Slogan hoş olmasına rağmen 2010 Referandumu, 2011 Genel Seçimi, 2014 Yerel Seçimi, 2015 Genel Seçimi sürecinde çok anlamlı bir oy patlaması yaşandığını veya İç ve Doğu Anadolu gibi daha muhafazakar ve hayatın 'etnik kimlik, din' ile tanımlandığı bölgelerde CHP adına büyük bir değişim sağlandığını öne süremeyiz. Baykal liderliğinde yüzde 20’lik oy oranlarına sıkışan partinin merkez sağ açılımları, neoliberal ekonomi önerileri, sağ ve solu bir potada eritme ve biraz daha popülist politikalara kayma stratejisi oyların ancak yüzde 20’lerden, 26-28 bandına gelmesine yaradı. Akdeniz ve Ege’de Sahillerde gücünü sürdüren CHP eğer Antalya ve Hatay gibi çok küçük miktarda oylarla 2.sırada kaldığı illerde de seçimi kazanmış olsa, tüm Akdeniz ve Ege sahillerini kırmızı renge boyamış olacaktı. 2015 Haziran seçimlerine CHP adına önemli bir artışın bu bölgelerde olduğu, bunun yanı sıra yine metropollerde CHP’nin HDP’ye bir miktar oy kaybettiğinin de gerçekçi bir saptama olduğu söylenebilir. Genel anlamda ise oy miktarında sabit kalma eğilimi mevcut, ne kazanç ne kayıp sözkonusu… Yine de hakkını vermek gerekir ki gerek seçim döneminde gerekse seçimden sonraki ilk bir ayda daha yapıcı politikalar üreten, yeni bir vizyon sunma gayreti içinde olan, uzlaşı kapılarını açmaya çalışan parti CHP oldu. Bu uzlaşı ve kucaklaşma önerisi yolu AKP ile bir büyük koalisyon yapmalarına kadar uzanır mı bilinmez ama muhalefetin bir diğer yıllanmış partisi MHP’ye oranla daha uzlaşmacı tavırda olmaları, gelecek seçimde(Veya bir olası erken seçimde) CHP’nin lehine işleyecek bir mekanizmayı harekete geçirebilir. Milliyetçi Hareket Partisi: Milliyetçi Hareket Partisi’ni genel anlamda felsefesini yenilenmeye ve değişime çok açık olmayan, paradigmalarını asla esnetmeyen, lider güdümünde kararlar alan ve bu kararları taviz vermeksizin teşkilatına uygulatabilen bir çizgide olduğu söyleyebiliriz. Bu tarz bir yönetim modelini içselleştirmek elbette bir tercihtir ve saygıyla karşılanabilir. Fakat siyasetin ve tarihin geldiği son noktanın başlı başına Ulus Devlet paradigmasını hiç olmadığı kadar sarstığı bir dönemdeyiz. Dünya’nın büyük bölümünün farklılıklarla yaşamaya alışma fikri karşısında boyun eğdiği, bu fikri kabullendiği bir çağdayız. Tüm bunlar bir yanda dururken, temel felsefesini 19 ve 20. Yüzyıl Modernitesi’ne ve Osmanlı’nın son dönemlerinde ortaya çıkan milliyetçi akımlara dayandıran, 1950 sonrası dönemin önünü açtığı Türk-İslam sentezlerinden referans alan bir hareketin, bu arkaik eğilimlerini yenilemeden muhafaza etmeye çalışıyor oluşu pek anlamlı değil. Ülkücü Harekete gönül verenlerin ve MHP’nin 2015 seçimlerinde, partilerinin oylarında bir miktar artış olmasına rağmen büyük bir hayal kırıklığı yaşadığını düşünüyorum. Dahası yaşanan bu hayal kırıklığının ve küskünlüğün seçimin üzerinden yaklaşık bir ay geçmesine rağmen hala atlatılamadığını da gözlemliyoruz. Bu hayal kırıklığının temel nedeni Halkların Demokratik Partisi’nin beklenin de üzerinde bir oy alması ve MHP ile eşit sayıda milletvekili çıkarmasıdır. Tezleri ve paradigmaları birbirine taban tabana zıt olan bu iki akımın, seçmen eğiliminde aritmetik olarak eşitlenmesi, Milliyetçi cephede derin bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Bu hayal kırıklığını derinleştiren bir diğer unsur İstanbul’da ; Osmanlı’nın başkenti olan şehirde, Türkiye’nin en büyük metropolünde, HDP’nin MHP’den daha fazla oy almasıdır. Bahçeli’nin seçim sonuçlarının kesinleşmesinden kısa bir süre sonra tüm kapıları kapatır nitelikteki aceleci açıklaması ve sonrasında izlenen HDP’yi ve HDP’ye oy atan 6 milyon seçmeni yok sayma eğilimi, meclis başkanlığı seçimindeki uzlaşmaz olarak algılanan sert tutum, bu hayal kırıklığının dışavurumları olarak okunabilir. Oysa hepimiz biliyoruz ki MHP ile HDP geçmiş dönemlerde bazı meclis komisyonlarında beraber çalışmış, zaman zaman aynı tutanaklara imza atmıştır. Yüce Divan oylamasında ve Güvenlik Yasası’nın yasallaşmasının engellenmesi için muhalefetin meclis içinde oluşturduğu muhalefet insiyatifinde birlikte olmuşlardır, aynı maddelere aynı yönde oy kullanmışlardır. Kimsenin HDP ile MHP’den aynı koalisyonun içinde bulunma gibi maksimal bir beklentisi veya aralarında büyük bir uzlaşının sağlanması gibi bir gerçeküstü tavsiyesi zaten yoktur. Asgari müşterekte ve belirli bir saygı çerçevesinde parlamentoda bulunmaları ve birbirlerinin varlıklarına ve aldıkları oylara saygı duymaları en normal beklentidir. Bahçeli’nin, ve bu katı tavıra itirazları olmadığına göre MHP’nin kurmay kadrosunun, iki ideolojik grubun en azından birbirlerini tanıması ve saygı duyması anlamında asgari bir katkı sunmayacağı da son tutumlarından anlaşılmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, Bahçeli’nin hedefinde erken genel seçim beklentisi veya tüm maksimalist önerilerinin kabul gördüğü, çözüm sürecinin rafa kalkıp 90’lardan hatırladığımız OHAL yönetimlerinin hakim olduğu bir güvenlikçi Milliyetçi Cephe Hükümeti kurma fikri olduğu öngörülebilir. Seçimin matematiği açısından bakılırsa MHP’nin İç Anadolu Bölgesi’nde Ak Parti’den oy aldığını, ama Türkiye genelinde sadece tek bir ilde birinci parti olabildiğini gözlemliyoruz. Çarpıcı bir diğer sonuç ise, MHP’nin 970 ilçenin hiçbirinde yüzde 60’ın üzerinde oy alamamış ve 188 ilçede yüzde 10’un altında oy almış olması. Buna karşılık 2011 seçimlerine göre MHP, Karadeniz, İç Anadolu ve İç Ege’de bir miktar oy arttırmıştır. MHP’nin İstanbul, İzmir, Ankara gibi metropollerde düşük oy oranlarında kaldığını fakat küçük 53 ilde(Ağırlıklı olarak İç Ege, İç Anadolu, Karadeniz) yüzde 20 oranlarını yakaladığını da gözlüyoruz. Ayrıca MHP’nin yüzde 30 üzeri oy aldığı il sayısı sadece 6 iken (Aksaray, Bayburt, Gümüşhane, Kırşehir, Kilis, Osmaniye), yüzde 40 oy oranını geçtiği tek il ise Devlet Bahçeli’nin memleketi Osmaniye oldu. Halkların Demokratik Partisi: Seçim sonuçları açısından hakkında en az tartışma yürütülecek parti HDP oldu. Oyunu 2011 seçimlerine göre iki kat üzerinde arttırdı ve toplam 6 milyon 200 bin seçmenin oyunu aldı. Doğu’da, özellikle metropol illerde büyük farkla birinci oldu. Batıdaki metropollerde de oyunu büyük oranda arttırdı. Şu anda koalisyon hesapları içerisinde adının pek anılmaması da, Eşbaşkan Demirtaş’ın seçimden hemen sonra belirttiği gibi, HDP’ye meclis denkleminde ‘radikal muhalefet’ rolü biçiyor. Kürt hareketini ve geldiği noktayı iyi anlamak zorundayız. 90’larda yaşanan yemin krizinden, Kürt milletvekillerinin meclisten atılma görüntülerinden, bugünlere gelindi. Bedeller ödendi, devletin ve genel devlet refleksinin zafiyetlerine göre pozisyon alındı ve Kürt halkı adına tarihin en büyük siyasi zaferi elde edildi. HDP veya genel anlamda Kürt siyasi çizgisinden haz edip etmemekten öte, objektif bir gözle bakarsak seçimin en başarılı siyasi partisi ve hareketi HDP’dir. Tabi HDP adına her şeyin güllük gülistanlık olması da söz konusu değil. Öncelikle Kürt hareketi klasik devlet refleksine karşı birleşik bir blok gibi görünse de kendi içinde iç çelişkiler de yaşayan bir hareket. HDP kadrolarında hem sosyalist bloktan hem liberal bloktan hem Kürt siyasetinin içerisinden hem de İslami siyaset çizgisine yakın denebilecek adaylar bir potada eritildi. Şimdi tüm bu bloklara, 2013’de ortaya çıkan, Gezi enerjisi dediğimiz, Türkiye’yi dönüştürebilecek kapsamdaki bir sosyolojik olgu sayesinde, Batı’dan da yüzbinlerce seçmen eklendi. Bu kadar farklı eğilimleri bir parti veya siyasa çizgisinde toplamak hem ustalık ister hem de büyük bir kitle partisi olma yolunda yapısal adımların atılmasını zaruri kılar. Aksi takdirde bu durum partinin ve hareketin içinde büyük ayrışmalara ve fay kaymalarına da sebep olabilir. Bundan sonraki süreçte HDP ve lideri Demirtaş’ın izleyeceği yol, alacağı riskler ve parti içi hamleler, bu sürecin gidiş yönünü belirleyecek. Konu sadece HDP’yi ve çizgisini ilgilendiren bir konu değil. Türkiye’nin kronik bir sorunu haline gelen ve getirilen Kürt meselesi bizzat Türkiye’nin de siyasi yolunu çizecek. Halkların ‘kardeş olması’ hayalini ivedilikle gerçekleştirmese bile halkların eşit vatandaş muamelesi görme zaruretinin ne kadar gerçekti olduğunu veya olmadığını belirleyecek. Büyük bir coğrafyaya yayılmış ve yaygınlığı dört devleti kapsayan bir halkın eğilimlerini etkileyen tek parametre Türkiye de değil elbette. Suriye’de PYD’nin konumu, Irak’ta Bölgesel Kürt Yönetimi ile ilişkiler önümüzdeki sürecin barış ve savaş seçeneklerinden hangisine daha yakın olduğunu, yakın bir gelecekte önümüze serecek. HDP bu anlamda hiç olmadığı kadar halk desteğini arkasına almış durumda ve hiç olmadığı kadar da kritik bir süreci yönetmek zorunda. Seçim döneminin tamamında verdiği bir sözü de asla unutmamak kaydıyla ; ‘Her koşulda öncelik barış’ 7 Haziran’ın Yapısal Sonucu Türkiye'nin, Osmanlı döneminde, 17.yüzyılda başlayan, III. Selim, II.Mahmut, Abdülhamit, Tanzimat, Nizamı Cedit, Kanuni Esasi, Meşrutiyetler, İttihat ve Terakki kavramlarıyla ve Enver-Talat-Cemal Paşa ekolü ile süren, 1908’de yeni bir yöne evrilen, Mustafa Kemal ekolü ile doruğa çıkan ve hala da dinamik olarak yan ve olumlu etkilerini aynı anda hissettiğimiz 'Modernite' ve 'Yapısalcılık' serüveni, 7 Haziran itibariyle yepyeni bir noktaya ulaştı, hatta temel anlamda sonlandı, misyonunu tamamladı, dönüşüm ve değişim sürecine girdi. Bu noktada tarihimize damga vuran iki paradigmanın geçerliliğini bir miktar yitiriyor olduğunu gözlemleyebiliriz. Bu geçerliliğini yitiren düşünce tiplerinden birincisi ; tek adama bağlı, patrimonyal(Erdoğan tarzı başkanlık sistemi), otokratik, korporatizmle iç içe geçmiş ve genel anlamda dini motiflerle de beslenen siyasal model. İkincisi ; Etnik bir milliyetçilik penceresinden bakan, geçmiş yüzyılların günümüze taşıdığı ve üstün bir ırkın var olabileceğine, bu üstün ırkın karşısında konumlanan başka eğilimlerin ise yok sayılabileceğine olan inanç. Gelinen bu nokta, pozitivizmin, totaliter ve otoriter eğilimlerin, tek tip vatandaş yaratma projesinin, devlet buyurganlığının, 19 ve 20. Yüzyılın yansıma yoluyla günümüze ulaştırdığı distopyanın, etnik veya dinsel söylemle ayrıştırmacılığın ve taşıdığı demode değerlerinin demokratik iflasını belgeler nitelikte. Maksimalist söylemler, metafizik atıflar, 'kırmızı çizgiler' döneminin yavaş yavaş sonuna geliyoruz. Sürece olumlu yönden bakarsak , sonuç bazı eğilimlerin varoluşunu, ontolojisini zedelerken diğer yandan sistemin mantıklı bir dizge içinde dönüşümü için yeni bir şans da sunuyor. Her türlü rengiyle birimize tahammül, her türlü farklılığa eser miktarda saygı bir olasılık. Olasılıkların diğerini Türkiye Cumhuriyet Tarihi'nin kanla yazılan birçok evresinde ibretle görebiliyoruz. Değişim fikrini ve farklılıkları reddedip, kendinize uygun bulmadığınız ideolojik eğilimleri durdurmak için her sokak başına dikebileceğiniz toplam 500.000 kolluk kuvveti ve milyonlarca gaz bombanız da olsa, tarihin geldiği son noktanın bu anlamsız çabanızı bir noktada boşa çıkaracağı açıktır. Özetin özeti ; suyu musluktan akıtan tartışmasız devlettir, o suyun akış yolunu ise artık sivil insiyatif ve halkların kararları belirleyecektir, tam da olması gerektiği gibi. Devletin kutsal sayılan kurumlarını ve tartışılmaz paradigmalarını bir miktar esnetme pahasına da olsa… Paradigmaları esneten, yapıları söken süreçler her zaman sancılı olur. Bu anlamda seçim, zihinlerde ve siyasi tarih açısından birçok tabuyu kırıp bir yeni yol açmıştır, yeni bir seçmen eğilimini konsolide etmiştir fakat somut bir çözüm veya sonuca ulaşmak uzun zaman alacaktır. Daha önceki yazılarda da bahsettiğimiz gibi bu dönüşümün hepimize ödeteceği ağır bedeller de olasıdır. Kısacası 'özgürlük emek ister', seçimler ise bu ideali tek başına gerçekleştirebilecek yapısal içeriğe sahip değildir. Türkiye’nin de ortalama bir yaşam konforu ve barışa ulaşması, kabul edilebilir bir eşitlik ve özgürlük idealine kavuşması için ödemesi gereken bolca bedeli, aşması gereken bolca engeli var. NOT 1 : İç siyasete gömülüp kendi dünyamıza kapandığımız şu günlerde, yanı başımızda çok sıcak gelişmeler yaşanıyor. Ukrayna, Gürcistan, Yunanistan, Suriye çeşitli olaylar ve sancılı süreçler yaşıyor. Özellikle güney sınırımızdaki iç savaş, Suriye politikası ve bir jeopolitik özne olarak Suriye’nin etkisi, Türkiye’den ayrı okunamayacak bir alanda konumlandı. Gelinen son noktada, sınırlarımızdaki en ufak bir kıpırdanma bile iç siyaset meselelerimiz kadar önem taşıyor. NOT 2 : 7 Haziran 2015 Genel Seçimleri ile ilgili en detaylı çalışmayı, seçim tahminlerini de büyük ölçüde tutturmayı başaran KONDA şirketi yaptı. Çalışmaya ulaşmak için ; http://survey.konda.com.tr/rapor/KONDA_7HaziranSand%C4%B1kveSe%C3%A7menAnaliziR

11 Haziran 2015 Perşembe

Yol Ver Gidelim Taksim'i Ezelim

Tarih 7 Haziran 2013, yer Atatürk Havalimanı. Fas, Cezayir ve Tunus seyahatinden dönen dönemin Başbakanı Erdoğan, Gezi Eylemleri’nin en ateşli günlerinde, olaylara karşı tepki koymak üzere havalimanına kendisini karşılamaya gelen destekçilerine hitap ediyor. Kitlenin ön plana çıkardığı sloganlardan bazıları şöyle ; ‘’ Dik dur eğilme, bu millet seninle’’, ‘’Ya Allah, Bismillah, Allahuekber’’, ‘’ Yol ver gidelim, Taksim’i ezelim’’… O geceyi ve bu sloganları duyup irkildiğimi hatırlıyorum. Yanılmıyorsam o akşam veya yakınlarındaki başka akşamların birinde, Ethem Sarısülük, Kızılay Meydanı’nda polis kurşunuyla kafasından vurulmuş, Ali İsmail Korkmaz, Eskişehir’de bir sokakta yine polis tarafından dövülerek komaya sokulmuştu. Türkiye’nin bu olağanüstü, ürpertici, ürkütücü atmosferinde dönemin Başbakanı, kendisine ‘’Taksim’i ezmekle’’ ilgili öneriler sunan kalabalığa hiçbir uyarıda bulunmuyor ve neredeyse ‘gerekirse sıra ona da gelir’ mesajını veriyordu. Evet evet, o kitleye ; ‘’Kimseyi ezmeyeceğiz, hakkımızı meşru ve demokratik yollarla arayacağız, bu ülkedeki farklılıkları da anlamaya çalışacağız’’ demiyordu, resmen ‘ezin’ diyordu. 15 Haziran 2013 gecesi de polis gerekeni yapıyor, adeta 'destan yazıyor' , Taksim Meydanı’na inanılmaz sert bir müdahalede bulunup, çoluk çocuk, genç yaşlı ayırmadan, gaz bombası ve polis copuyla Taksim’i eziyordu. Tarih 7 Haziran 2015, Türkiye’de bir distopya ve otokratik rejim, çöküşünün ilk gecesini yaşıyor. Seçim sonuçlarına dair açıklamalarında, hala birinci parti olmalarından tutun da kaç ilde birinci geldikleri gibi argümanlarla savunmaya geçmeleri, yüzlerindeki somurtkanlığı ve en önemlisi korkuyu saklamaya, makyajlamaya yetmiyor. ‘400 vekil isterim’, ‘ Başkanlık isterim’, ‘400 vekil verin bu iş barış içinde çözülsün’ diye yola çıkan bir akımın, 258 vekil ile hükümeti bile kuramama zafiyetine düşmesinin herhangi bir makyajla veya formaliteden ve içi boş bir balkon konuşmasıyla saklayabileceği, kapatabileceği bir defosu yok. Bu sonuç, 13 yıllık seçim ritüelinin kırılması, yepyeni bir siyasi dinamiğin halk tarafından tecellisidir kuşkusuz. Aynı zamanda, 7 Haziran 2013 ile 7 Haziran 2015 arasında değişen dinamikleri de gözler önün seren bir realitedir. Meydanlarda, 2013 yılından önceki son ‘Allahuekber’ nidalı mitinge şahit oluşumuz Refah-Fazilet Partisi zamanına denk geliyor. Bu partilerin Türkiye tarihinde, en parlak dönemlerinde bile alabildikleri ortalama oy oranları, yüzde 17 civarındadır. Ak Parti de, eğer 2013 yılında iyiden iyiye ayyuka çıkan bu ideolojik sapmasında ısrar ederse, yüzde 20 mertebelerine kadar gerileyecek ve sonunda bitecektir. 17 Aralık 2004’te, Papa X. İnnocent heykelinin altında, Avrupa Birliği Müzakerelerinde tarihi belgeler imzalayan Erdoğan’la, 2013’te ‘’Allahuekber’’ nidaları eşliğinde ölüm fermanı isteyen, kitlesini uyarmak yerine coşturan Erdoğan’ın, reel politik açısından aynı sonucu alması beklenemezdi. SEÇMEN NE DEDİ ? Seçmen genel anlamda hiçbir şey demez ve demedi. İnsan türü, tasnifi kolay, sosyolojisi basit, fizyolojisi kolay açıklanabilir bir tür değil, en başta rasyonel değil. Dolasıyla 50 milyon seçmenin sandığa attığı pusuladan, daha üçüncü gününde net bir sonuç çıkarmak imkansıza yakın. Seçmen de rasyonel bir şey demedi. Sandığa gitti ve baskın gelen duygusal durumuyla bir karar verdi. Fakat şunu iddia edebiliriz ki, seçmen tüm insanların içindeki en temel korku ve en temel hayat fonksiyonlarını bu kez çalıştırdı. Ölüm ve yaşam… Varoluş ve ontoloji… Bu kadar keskin duygu durumları yaratmada özel bir çaba harcayan ve kendileri açısından tam tersi bir sonuç elde etmeyi başaran kişiler ise Erdoğan ve Davutoğlu’dur. Havuz Medyası’nın sürekli vurguladığı bir hipotez var, '' Dünya birleşti Erdoğan’ı indirecek. Cemaat, CHP, Geziciler, MHP, Ermeniler, İsrail, Kürtler,liberaller,sermaye hepsi birleşti'' Hipotezin havuz medyası sığlığına yakışır şekilde, elle tutulur ve mantıklı bir yanı olmamakla birlikte az da olsa bir gerçekliği var. O gerçeklik de şudur ; Ak Parti, 2012’de başlayan ve 2013’te iyice su yüzüne çıkan otoriter ve zaman zaman totaliter eğilimleriyle, bu ülkede her kesimden insanı aynı anda ve aynı oranda ürkütmeyi başarabilmiştir. Bu isteyerek bile denense zor başarılabilecek bir olgu iken, artık 2015 Türkiye’sinde bir politik realitedir. Türkiye’de bu kadar birbirine benzemez argümanlar ve paradigmalarla yola çıkan kitleleri, sandıkta görece rasyonel bir eğilim ve iktidarı zayıflatma motivasyonuna soktuğu için herkes Erdoğan’a teşekkür etmeli. Dünya’daki tüm canlıların bilinçaltlarının temel motivasyonu yaşamak ve ölümden kaçınmaktır. Erdoğan ve periferisi de, 2012 yılından beri insanların bu en güçlü bilinçaltı motivasyonunu, ideolojik sembol bilimleri ile tehdit etmektedir ve onları aynı cephede istemeden de olsa konsolide etmektedir. ''Her kürtaj bir Roboski’dir'', ''Yol ver gidelim Taksim’i ezelim'', ''Onların inlerine gireceğiz inlerine'', ''Kobani düştü düşecek'', ''Bu Bahçeli var ya bu Bahçeli, gerçek milliyetçilik bu değil'', ''Bu CHP müdürü SGK’yı batırdı'', ''Haberi yapan bedelini ödeyecek, onu bırakmam öyle'' , ''400 vekil verin bu iş barış içinde çözülsün'', ''Onlar gazetecilikten hapiste değil'', ''Bunlar özel değil sayın Baykal, bunlar genel genel'',''MHP'nin de başına gelen kaset olayları malumunuz'', ''Afedersiniz Ermeni bunlar, zerdüşt bunlar'', ''Milli iradeye başkaldıranların halini biliyorsunuz, Silivrideler'', '' Emri ben verdim, polisimiz destan yazmıştır'', '' Bunlar bir avuç kendini bilmez çapulcu'' … Ve daha yüzlercesi o malum ses tonuyla kulağınızda yankılanıyor olmalı. Farkındaysanız bu ayrıştırıcı dil hepimizi ortak bir paydada birleştirdi, ne garip... Sandıktan çıksa çıksa su sonuç çıkar ; '' Ölmek değil, yok olmak değil, yaşamak istiyoruz ! '' Bundan sonrası yenilenme, yeniden yapılanma ve 13 yılın kiri ve pasıyla yüzleşmenin başladığı süreç olacak. Muhalefetin vekil sayısı bu kir ve pas ile yüzleşmeyi sağlayacak düzeyde, hangi koalisyon modeli olursa olsun. Hatta erken seçim kararı bile alınsa, süreç iktidarın gizli ajandasının görünür hale gelme sürecine evrilecek. Ama hiçbir şeyin sanıldığı kadar kolay ve kısa olmayacağını da belirtmekte ve süreci dikkatle takip etmekte fayda var. Bu çöküşün bir gün başlayacağını bilenlerin mutlaka devereye sokacakları B planları da olacak. Bu planların Suriye'deki çetelerle bağı olabileceği de ürkütücü bir başka realite. Türkiye'nin önünde yeni ve uzun bir yol var ve bu yol her zamankinden daha kritik virajlarla dolu. Seçim bir önceki yazıda da değindiğimiz gibi henüz hiçbir şeyi değiştirmedi. Umarım uzun bir süreç sonunda olumlu yönde değiştirecek. Özetle ; Bu daha başlangıç, demokratik mücadeleye devam...

6 Haziran 2015 Cumartesi

Seçim Neyi Değiştirir ?

Türkiye, iddia edilen o ki, 7 Haziran günü tarihi kırılmalarından birini yaşayacak. Ülke gündemi, basın ve medya araçları, politikacılar ve halk, tüm ülke için kritik olduğu tarihi olduğu iddia edilen bu güne odaklandı. Genel seçim, 4 yıllık uzun periyotlar arasında yapılan ve elbette demokrasi ve parlamenter sistem açısından çok önemli bir kavram. 7 Haziran 2015 günü de tıpkı 3 Kasım 2002, 22 Temmuz 2007 ve 11 Haziran 2011 ve nicesi gibi tarihi bir gün olmaya aday. Temelde bu gerçeği kabul etmekle birlikte Türkiye’nin son dönemde yaşadığı gelişmeler ışığında şu sorulara da cevap aramalıyız sanıyorum : Türkiye’nin son dönem yaşadığı siyasal, sosyal ve kültürel problemler ; etnik, dini, mezhepsel ayrışmalar ve sosyal sorunlar ; dış politikada yaşanan gelişmeler ve sınır komşularımızda ve ülkenin çeperinde süren savaşlar ve karışıklıklar ; ekonomik gelişmeler ve hane halkına yansıyan ekonomik daralma ; ülke içinde geometrik şekillerle tasnif edilen ayrışma ve kapışma ; devlet erklerinin son dönemde artarak yaşadığı kutuplaşma ve devletin ve bürokrasinin kendi içindeki ‘hukuksuzluk’ savaşı, bir seçimle ve oy pusulasıyla çözülebilecek kadar basit sorunlar mı? Türkiye, acaba ideale yakın batı tipi bir parlamenter sistemde konuşarak ve tartışarak kolayca çözülebilecek problemleri çözebilme yetisini kaybetmiş olabilir mi ? Tüm kurumlarıyla canhıraş bir şekilde devlet içinde ‘baskın olan ideoloji ve erk’ olma edimiyle hareket eden bir devlet yapısı, sağlıklı bir gelecek perspektifi sunabilir mi ? Devlet, içinde oluşturduğu çeşitli gruplarla girdiği bu geri dönüşü olmayan savaşta zafere giden her yolun doğru kabul edildiği pragmatik inanç algısıyla, acaba Türkiye’nin 80 yıllık birikimini bir çırpıda harcıyor olabilir mi ? Türkiye acaba sorunlarını barış ve huzur içinde çözebilecek demokrasi kültürünü tamamen kaybetmiş olabilir mi ? O kritik eşik çoktan aşıldı mı? Bence bu soruların tümünden alabileceğimiz cevap ülke için olumsuz. Türkiye, yaşamakta olduğumuz gün itibariyle, ideal veya ideale bir nebze yakın bir devlette olması beklenen birçok ilkeyi yitirmiştir. Hukuk, anayasa, ceza hukuku, liyakat ülke içinde ideolojik hegemonyasını kurmaya çalışan çeşitli odaklar tarafından ayaklar altına alınmıştır. Bürokraside, orduda, emniyet ve poliste, memurlarda liyakat, eşitlik, ast ve üst hiyerarşisi darmadağın haldedir. Yargıya, Yüksek Öğrenim Kurumu’na, Yüksek Seçim Kurulu'na, HSYK’ya, Tübitak’a, Anayasa Mahkemesi'ne, Merkez Bankası’na, savcılara, hakimlere, valilere, askeriyeye, MİT’e, devlet ihalelerini denetleyen kurumlara, demokrasilerde 4. dengeleyici kuvvet haline gelen basına güven zayıflamış, hatta bitmiştir. Bir yanda kendi ideolojik perspektifinde kararlar alınmadığında hain ilan edilen devlet görevlileri, diğer yanda devlet ve iktidar ayrımını yapamayan ve her koşulda hukuksuz dahi olsa verilen emirleri uygulayan hegemonik iktidar objeleri, birbirleriyle girdikleri geri dönüşü olmayan savaşta aslında kendileriyle birlikte bir devleti eritmekte, yok etmektedir. Devletin stratejik bir kurumu olan MİT’e ait araçların, devletin başka bir stratejik kurumu olan Jandarma tarafından durdurulması olayını geçen sene yaşadık. Aynı olayda MİT görevlileri ile Jandarma görevlilerinin birbirlerine silah çektikleri haberleri basına yansıdı. MİT tırlarında Suriye’ye gitmekte olan silah ve mühimmat olduğu iddiasıyla onlarca haber okuduk. Bir cumartesi gece yarısı, normal bir batı tipi demokrasi devlet erkinin tatil keyfi yapması gereken bir gecede ve saatte, Türkiye Cumhuriyeti’nin sıradan vatandaşları olarak ‘ Sulh ve Asliye’ ceza kavramlarıyla tanıştık. Aniden alınan bir tahliye kararını, devletin bu tahliyeyi ‘paralel’ ilan edip karşı atağa geçmesini ve kararı aldıran hakimleri tutuklamasını hep beraber izledik. Yine geçtiğimiz dönemde Ahmet Davutoğlu, Yaşar Güler, Hakan Fidan ve Feridun Sinirlioğlu’nun stratejik bir toplantısının ses kayıtlarının internete düşmesine şahit olduk. Ses kaydının sızdırılması kadar dramatik olan ise o toplantıda konuşulduğu iddia edilen şeylerdi. Gezi’de yaşananları, 17-25 Aralık operasyonlarını, KCK-Balyoz-Devrimci Karargah-Ergenekon-Oda Tv davalarını tekrar tekrar hatırlatmaya gerek yok. Yapılan kaset operasyonlarını ve siyasetin kasetle dizaynına tanık olduğumuz günleri de. Hepimizin hafızasına kazınmış unutulmaz süreçlerdi. Şimdi tüm bu yaşananlardan sonra hatta ülkenin 1 numarasının, aynı zamanda sembolik de olsa ordunun başkomutanının, cumhurbaşkanının , bir partinin seçimi kazanması lehine çalışıyor olduğu, şekil itibariyle anayasanın askıya alındığı bir dönemin sonunda, hala sandıktan çıkacak sonucun ülkenin sorunlarını çözebileceğini inanlar varsa bu kişileri çok iyimser bulduğumu belirtmek isterim. Sandıktan çıkacak sonuca ne kadar güvenilebileceğinin de ayrı bir tartışma konusu olduğu söylenebilir. Kişisel kanaatime göre Türkiye’nin yapısal sorunlarının çözümünde bir işlev görmeyeceğine inansam da 7 Haziran seçimlerinin sonuçlarına dair de bir tahminde bulunursak, Ak Parti’de bir miktar düşüş, CHP’de ufak bir miktar artış, MHP’de bir miktar artış, HDP’de ise baraj seviyesi civarında bir oy oranı bekleyebiliriz. Bunun sayısal karşılıkları da ; Ak Parti %40, Chp % 26-28, Mhp %16- 18, Hdp % 9-10 şeklinde sıralanabilir. İzmir yerelinde de CHP’nin gücünü koruduğu, MHP’nin geçen seçimlere oranla bir ya da iki milletvekili daha fazla çıkardığı, Ak Parti’nin gözle görülür bir düşüş yaşadığı ve HDP’nin ülke barajını geçmesi halinde 1 veya 2 milletvekili(1 tanesi birinci seçim bölgesinden olmak üzere ) çıkardığı bir İzmir simülasyonu öngörülebilir. Tekrar belirtmek isterim ki Türkiye siyaseti, kritik eşiği maalesef aşmıştır. Siyaset tarihimizin bu noktasında vizyona girecek film, kendi hegemonya ve distopyasını devletin erklerine ve halka, yasal yollarla veya zorla dayatmaya çalışan çeşitli güçlerin ölümcül savaşını konu alan bir film olacaktır. 7 Haziran’ın sembolik önemi ise cumhuriyet tarihinin son barış ve huzur içinde yapılmış seçimi olmak olabilir. Önümüzdeki seçimden görece rasyonel çözümler ve dönüşümler beklemek, tamamıyla irrasyonel olan ülke şartlarında çok iyimser bir beklenti olarak kalacaktır. Uzun vadede yanılmak umuduyla…

1 Mayıs 2015 Cuma

Soma’daki “Toplumsal Dönüşüm Projesi” Onlarla Hayat Buldu!

Soma İçin Bir Olduk:  Çocukların yüzündeki gülümseme her şeye değer...

Allianz Türkiye, sivil toplum örgütleriyle el ele vererek, bölgede etkilenen vatandaşlara ulaşabilmek, onların yaralarını sarmak ve yeni başlangıçlarını desteklemek için Soma’daydı. Soma’da 2014’te gerçekleşen ve ulusumuzu derinden sarsan maden faciasının ardından, Afetlerde Psikososyal Hizmetler Birliği (APHB) ve Bilim Kahramanları Derneği (BKD) ile işbirliği yapılarak “Allianz SomaDA”yı (Soma Dayanışma Ağı) geliştirdi.

Soma faciasından en çok etkilenen yerlerden biri de Kırkağaç. Kırkağaç’ta yaşayan 12 yaşındaki Yiğit, okuldaki 12 arkadaşıyla birlikte bir bilim kahramanı ekibi kurdu. Önce yapamayacaklarından korktular. Çalıştılar, çalıştılar, çalıştılar, bilgisayarda yazılım geliştirip, legodan yaptıkları robotlarına yüklediler. Bu bilim yolculuğu, özgüven ve başarı doğru yeni başlangıçları müjdeliyordu.

Allianz SomaDA”yı kapsamında, BKD ile yapılan işbirliği sayesinde, Soma çevresinde, olaydan etkilenen 6 ilçedeki 16 okulun, Bilim Kahramanları Buluşuyor turnuvasına katılımı sağladı. 34 gönüllü öğretmen, 150’ye yakın öğrencinin oluşturduğu 17 farklı Allianz SomaDA takımını 4 ay boyunca turnuvaya hazırladı. Bu yolla, öğrencilerin normal hayata dönüşü desteklenirken, psikososyal ve kişisel gelişimlerine de katkı sağlanması amaçlandı.

Allianz SomaDA”nın bir ayağı da faciadan etkilenen ailelerin çoğunlukta olduğu Dursunbey’deydi. APHB ile yapılan işbirliği sayesinde, Dursunbey’de bir psikososyal destek merkezi açıldı. Çocuklara, yetişkinlere ve gruplara yönelik üç görüşme odası bulunan Dursunbey Psikososyal Destek Merkezi’nin hizmetleri, merkeze uzak bölgelere de ulaştırıldı.

 

Bir boomads advertorial içeriğidir.

16 Nisan 2015 Perşembe

Türbülans

* Türbülans veya Çalkantı (Latince turbare - dönmek, şaşmak) bir sıvının ya da gazın hareket halindeki düzensizliğidir. Akışkan dinamiklerde, türbülans veya türbülanslı akışı, kaotik, stokastik özellik değişimleriyle tanımlanmış bir akış rejimidir. Türbülansı, bir maddenin hareket halindeki düzensizliği, savrukluğu veya yaşadığı çalkantı hali olarak tanımlarsak, bunu ülkemizin hali hazırdaki siyasi ve sosyal durumuyla da eşleştirebiliriz. Hayatı algılama değerlerimiz ne olursa olsun, kendimizi daha dindar değerlerle tanımlayalım veya laik- seküler olalım ; siyaseti klasik sağ değerlerle algılayalım veya sol değerlere sempati duyalım fark etmeksizin, ülkenin ve buna paralel olarak bizlerin yani bu ülkenin vatandaşlarının yaşadığı son dönem Türkiye gündemi, oldukça çalkantılı geçiyor ve yoğun türbülans içeriyor. Sözü edilen kaotik hareket ve serbest düşme eğilimin bir arka planı ve nedenselliği var. Bu yazı elinden geldiği kadar bu nedenselliğin kodlarını çözmeye çalışan bir yazı olacak. Son dönem politik hafıza geçmişimizi zorlar ve biraz geriye gidip 2002 yılından itibaren süreci ele alırsak, yaşanan dönemin sancılarının mihenk taşının 3 Kasım 2002 seçimiyle birlikte Türkiye’de yaşanan iktidar değişimi ve sonrasında yaşanan siyasi paradigma değişim sancısına bağlı olduğunu düşünebiliriz. ‘Erdemliler’ hareketi adı altında Refah Partisi’nden kopan ve yeni bir yolu açan siyasal eğilim, 2002 yılında büyük bir başarı gösterdi ve büyük bir uluslararası desteği de kuruluşundan itibaren arkasında bulundurarak ve akabinde seçimlerde görülen halk desteği ile tek başına iktidar oldu. İçerisinde zamanın gerisinde kaldığı düşünülen Türkiye devlet statik mantığını değiştirmeye yönelik vizyon sahibi kişileri de, dindar ve arkaik eğilimleri olan ve geçmişinden kopamayan partilileri de, Batı Dünyası ile iç içe olan önemli isimleri de bulunduran ve bu farklı kanatlardan bir sentez çıkarmaya çalışan hareket, 13 yılın verdiği ‘metal yorgunluğu’ etkisi ile paydaşlarından ve içerisindeki bazı kesimlerden ve görünmez koalisyondan bazı parçaları yitirdi ve yitirmeye de devam ediyor. TÜRBÜLANSA NEDEN OLAN KIRILMA NOKTALARI : 1- Gezi Eylemleri /Liberaller, Entellektüeller, Orta-Üst Sınıflardan Kopuş Ak Parti iktidarının ve tüm ülkenin son döneminin en sansasyonel üç gündem maddesinden biri Gezi Olayları’ydı. Kimi birkaç heyecanlı genç meydana çıktı diyerek küçümsemeye çalıştı, kimileri devrim oluyor hissine kapılıp eylemi kapasitesinin dışına taşıdı. Konuya daha rasyonel bakıp analiz etmeye çalışırsak, Gezi ne bir sitem değişikliğine- iktidar devirmeye yol açabilecek dinamikleri tam anlamıyla içinde barındırıyordu, ne de küçümsenecek, azımsanacak, etkisiz bir eylemdi. Bir iktisadi alt yapısı olan (Orta üst sınıflar- Anadolu sermayesi ikilemi), bir sosyolojik yansıması ve referansı olan(Seküler- dindar ikilemi), birikmiş bir enerjinin patlaması, ülkenin gittiği yol ile yine aynı ülkenin içindeki yolcuların bir bölümünün yaşamsal değer tanımlamaları arasındaki uçurumu keskinleştiren ve gösteren, post-modern, çok sesli, zaman zaman kaotik, siyasi bir alanda devam etmesi zor ama bir sosyal enerji olarak varlığını sürdürebilecek bir direniş, bir başkaldırıydı. Yok sayılan ve ülkenin mentalite değişimiyle kendi varlığından değersizleştirilerek koparılmaya çalışan bir kitlenin ayağa kalkışıydı. Ak Parti açısından ele aldığımızda ise en önemli sonucun, yıllardır parti içi entelektüel birikimi olan, Ak Parti’nin yenilikçi kararlar almasını (Açılımlar, etnik milliyetçilikten kopuş ve daha demokrat bir tutum hayali, Ordu etkisinin azalmasına yönelik hareketler, Avrupa Birliği ve Batı Dünya’sına entegre model oluşturma gayesi) destekleyen liberal, eski sol veya alternatif içindeki en iyi seçeneği AKP olarak gören kesimlerin büyük bölümüyle arasının açılması olduğunu söyleyebiliriz. Bu kayıp Ak Parti cenahından ‘pisliklerden temizlendik, zaten bunlar vatan hainleri’ algısı ve hissiyle küçümsense de, aslında iktidarın önemli bir medya gücünden, önemli bir yazar ve düşünür gücünden, önemli bir entelektüel birikimden koptuğunu söyleyebiliriz. Ak Parti’nin 2007 seçimleri sonrası makyajının en önemli rötuşlarını yapan, ‘demokrat-çok sesli- askeri darbe dönemlerine boyun eğmeyen Erdoğan’ imajını yaratan bu kesim, Gezi etkisi ile Ak Parti’den uzaklaşmış, bu kopuş Ak Parti ve Erdoğan’ı yıllar önce çıkardıkları milliyetçi-muhafazakar gömleğini yeniden giymeye mecbur bırakmıştır. Aynı zamanda ; Ahmet İnsel, Murat Belge, Cengiz Çandar, Baskın Oran çizgisindeki yazar ve düşünürleri , ‘yetmez ama evet’ kampanyasının öncü isimlerini, açılım süreci fikrinin mimarlarını ve geçmişte Ak Parti’ye oyunu vermiş orta-üst sınıf vatandaşları, Ak Parti hareketinden uzaklaştıran nedenlerin en başında Gezi’deki tutum ve kırılma yer alıyor. Tabi Ak Parti adına olumsuz tarafını görüp olumlu tarafını görmemek haksızlık olur. Anadolu’daki milliyetçi ve dindar değerleri önemseyen seçmenin, Ak Parti cenahında konsolide olduğunu ve bu durumun Erdoğan’a pozitif bir güç sağladığını da belirtmek gerekir. 2. 17-25 Aralık Operasyonları / Ak Parti – Gülen Cemaati ve Sermayesi Kopuşu Ak Parti’nin 12 yıllık görünmez koalisyonunun en aktif temsilcilerinden biriydi ‘Cemaat’. Özellikle 2007 yılından itibaren daha sesli bir şekilde dile getirilmeye başlanan ‘askeri vesayet’ kavramı, cemaat ve Ak Parti politikalarının tam anlamıyla kesişmesini, hitap ettikleri kitlelerin de bu politik akıl arkasında konsolide olmasını sağladı. Safiyane dini duygularla politik ve iktisadi ilişkiler geliştirdikleri varsayılan, vatan aşkıyla yanıp tutuştukları iddia edilen bu ‘dogmatik’ motiflerde de, hayatın ve doğanın dünyevi kanunlarından bağımsız olmadığı prensibinden olsa gerek, kutsal birliktelik bir iktisadi rant paylaşımı-devletteki güç erkleri bölüşümü ikileminde tıkanıp kaldı. 75 milyon insanın dolaylı ve dolaysız vergilerle ayakta tuttuğu, yine 75 milyon insanın yılların süregelen ‘devletçi’ ve ‘milliyetçi’ refleksleriyle kendi kişilik ve konforlarından feragat ederek yaşatmaya devam ettiği bu ’kutsal’ topraklar, aynı zamanda büyük bir rant ve iktisadi değer paylaşım alanıydı. Dolayısıyla alnı ne kadar secdeli veya secdesiz olursa olsun, her insanın güce ve bunun son yüzyıldaki bilinçaltı karşılığı olan ‘para’ ve’rant’a ihtiyacı vardı. İşin içine iktisat ve politik çelişkiler girince, devlete egemen olacak güç olma ihtirası iki kesim için de çok çekici görününce, yılların kurduğu kardeşlik bağı bir anda iki düşman kardeşin doğmasına yol açtı. 2010 yılındaki Mavi Marmara olayı, İsrail ilişkilerindeki farklı fikirler, 2012 yılındaki Mit operasyonu gibi konularda da hissedilebilen ikilemin doruk noktası 2013 Aralık ayındaki operasyonlar oldu. Günümüze de, yaklaşık bu operasyonların üzerinden 1.5 yıl geçmesine rağmen, hala bu savaşın tüm cephelerde tüm enerjisiyle sürdüğünü gözlemleyebiliyoruz. Konuyu Ak Parti’nin görünmez koalisyonlarından belki de en önemlisi olan ‘cemaat’ ve bu ikilinin birbirinden kopuşuna getirirsek, bu kopuşun iktidara da cemaate de maliyetinin büyük olduğunu göreceğiz. Objektif olduğu tartışmalı da olsa ciddi bir medya gücüne sahip, toplumda ve parti tabanında karşılık bulan, uluslar arası bağları kuvvetli, sermayesi çok güçlü bir oluşum ile Ak Parti arasında giren bu kara kedi, iki tarafından da üstesinden gelmesi zor bir travmaya dönüştü. Yıllarca yargıda, emniyette, istihbaratta, kamunun neredeyse her alanında destekçiniz olan bir insan gücü ve potansiyelini, kendi elinizle soktuğunuz tüm kurumlardan temizlemeye çalışmaya başlıyorsunuz. Siyasi hareketinizin 2007-2012 dönemindeki en önemli ideolojik ve iktisadi destekçisiyle, süresi ve kapsamı tam olarak bilinemeyen ve geri dönüşü olmayan büyük bir savaşa giriyorsunuz. Sonuç olarak bir koalisyon ortağınızla daha kopma noktasına geliyorsunuz. 4 yıl önce savcısı olduğunuzu iddia ettiğiniz davaların bir an önce gündemden düşmesini sağlıyorsunuz, kendi insiyatifinizle tutuklanan insanları yine kendi insiyatifiniz ve emrinizle tahliye ettiriyorsunuz. Yine 4 yıl önce, ‘ Türkiye bağırsaklarından temizleniyor’ diyerek desteklediğiniz operasyonları, şimdi birkaç yıl önce birlikte olduğunuz güçlere, yeni bir bağırsak temizliği iddiasıyla siz yapıyorsunuz… 3. Kobani Eylemleri / Ak Parti – Kürt Hareketi kopuşu Görünmez koalisyonun dağılışına göz atarken atlanamayacak bir kırılma da 2014 Ekim ayında yaşanan kalkışma ve olaylardı. Dış ilişkiler bağı da kuvvetli olan bu kırılma, Ak Parti ve hükümetin IŞİD konusunda gereken adımları atmadığı, terör konusunda bu amorf oluşumlara destek verdiği gerekçesiyle , toplumsal bir infiale dönüştü. Sadece doğu illerinde değil batı illerinin metropollerinde de büyük olaylar yaşandı. Onlarca vatandaş hayatını kaybetti, protestolar hükümetin ‘kamu düzeni’ refleksi ile sert bir karşılık buldu. Neyse ki 6-8 Ekim tarihleri arasındaki kaos, Ekim ayı sonuna doğru bir nebze azaldı ve sonunda tansiyon düştü. Açılım sürecinin ilerlediği bir dönemde, Kürt siyaseti ve hükümet arasında yaşanan ve toplumsal karşılığı ve sonuçları ile maliyeti büyük olan bu türbülans, hala tam anlamıyla atlatılmış değil. Ak Parti’nin hem dış hem de iç politikada siyaset metodunun en doğru tanımının ‘pragmatizm’ olduğunu, zaman zaman kırılmalara yol açacak kadar esnek olduğunu, 5 yıl önce katı savunucusu olduğu bir fikrin an itibariyle tam karşıt noktasında duruyor olduğunu veya olabileceğini biliyoruz. Bu açıdan bakınca Kürt siyasetinin ve açılım sürecinin her an tıkanabileceğini gerçeğinin de, milliyetçi oylardaki büyük bir kaymanın hassasiyetine bağlı olduğunu da gözlemleyebiliyoruz. Bu hassas dengeler içerisinde, iki kanat arasında tam bir kopma olmadığının hakkını vererek, tam bir mutabakat olamayacağının da gerçekliğini teslim etmemiz gerektiğini ve açılım sürecinin değişken politikalara tabi olduğunu ve bundan sonra da hassas dengeler içererek ilerleyebileceğini belirtmek gerekir. 4. Diğer Etkenler a) Suriye İç Savaşı : Suriye İç Savaşı sadece Türkiye için değil Dünya için de çok hayati bir kırılma. 2010 Aralık ayında Tunus’ta başlayan ve kiminin doğal akışında gelişen bir sosyal halk dalgası kiminin ise yapay-sunni bir kakışma olarak nitelendirdiği, ‘Arap Baharı’ süreci hızla Türkiye sınırlarına kadar dayanmıştı. 2011 Şubat ayına geldiğimizde bu yayılan etkinin Suriye’de de ses getirmeye başladığını görebiliriz. Mart ayındaki Dera’daki olaylar ve rejim güçleri tarafından bastırılış şekli ile artan kaotik sosyal olgular, Nisan-Mayıs aylarında Devlet Başkanı Esad’ı görece reformlar yapmaya zorlamış, ama bu stratejik hamleye rağmen artık Suriye geri dönülemez bir yola girmiştir. 2011 yaz aylarından günümüze kadar süren iç savaş ise yüzbinlerce sivilin ölümüne, milyonlarcasının zorunlu göçüne neden oldu. Türkiye, tarihsel reflekslerine de uygun olarak, bu zorunlu göçe kucak açmış ve masum-iki delilik arasına sıkışmış, acziyet içindeki Suriyelilere sınırlarını açmıştır. Bir devletin, özellikle genlerinde ve kapsamında bölgesel bir liderlik bulunan Türkiye gibi bir ülkenin bu tavrını eleştirmek haksızlık olur. Fakat şunu da göz ardı edemeyiz ki, milyonlarca insanın, herhangi bir gümrük ve sınır kontrolünden geçirilmeksizin(Savaş şartlarında bu zor bir durum olsa da) başka bir ülkeye bu çapta bir göçünün, istihbarati zafiyet ve büyük güvenlik açığı yarattığı ve yaratmaya devam edeceği açık . Hükümeti göç dalgasına karşı verdiği reaksiyondan değil ama Suriye’deki iç savaşı kışkırtan-mezhepçi politikaları sebebiyle eleştirebiliriz. Suriye’deki savaşı bir dram-duygusal atmosfer- Müslümanlığın belli bir mezhebinin olası zaferi gözüyle algılayabildiğimiz gibi ; Levant bölgesinin stratejik önemi, Katar’daki enerji hatlarının Akdeniz koridoruna taşınması, Doğu Akdeniz’deki stratejik küresel güç-filo savaşları, Kürt petrolünün Kuzey Irak’tan Akdeniz’e ulaştırma çabası gibi kodlarla da okuyabiliriz. En azından şunlar elimizdeki net bilgiler ki ; Esad barışçıl ve devrimci bir lider değil, totaliter eğilimleri olan bir despot, ÖSO, El Nusra- El Kaide- IŞİD ve türevleri de İslami ve Sunni inanç için savaşan cici devrimciler değil, bas baya cani-gözü dönmüş ruh hastaları. Suriye’de Ortadoğu kültürünü yok eden, dünyanın en güzel ve mistik şehirlerini talan eden, bir ülkeyi günden güne eriten bu savaş bir inanç-din savaşı falan görünse de aslıda bir ‘rant’ savaşı… 2011’den beri sistematik olarak dış politikasını Esad’ın düşeceği olasılığı üzerine kurgulayan hükümetimizin de hesaplarındaki şaşma ortada. Anlaşılan o ki tıpkı Lübnan İç Savaşı’nda olduğu gibi Suriye’de de işler ve küresel güç çarpışmaları son hızıyla sürecek, hatta bu çarpışma sadece Irak-Suriye hattında kalmayıp Yemen’de son günlerde olduğu gibi yeni körfez ülkelerine de sıçrayacak. Ne muhaliflerin ne de rejimin kolay kolay geri çekilmeyeceği ve vazgeçmeyeceği açık. Sürecin ve konjonktürün oluşturduğu IŞİD-ISIL gibi biçimsiz yapıların da ülkede genel kaos bitse bile nasıl kontrol altına alınacağı bir muamma. Suriye sınırındaki, yanı başımızdaki bu kaosun ülke içi güvenliğimize bir tehlikesi de oluyor(Reyhanlı Patlamaları, sınır patlamaları) ve olmaya devam edecek. El Muhaberat gibi güçlü bir istihbarati yapılanmanın da, Türkiye’nin bizzat ilişkide olduğu terör güçlerinin güvenilmez oluşları da, Türkiye sınırlarını hatta sınır içindeki bütün illeri tehdit eden bir olgu olduğu iddia edilebilir. Özetle Esad 2012’de düşmüş olsaydı veya ortak bir operasyonla devrilseydi, Erdoğan Hükümeti, elindeki kartları çok güçlendirmiş olacaktı. Ama hem Suriye’deki politika çöküşü hem Mısır’daki yatırım yapılan İhvan hareketinin marjinalleştirilmesi ve darbe ile iktidardan uzaklaştırılması hem de Türkiye’nin bu sıcak arenadaki karmaşık ilişkileri, Batı’nın tatlı çocuğu- Ortadoğu uydu ülkesi imajını yavaş yavaş İran sınırlarına kaydırıyor. Türkiye de bu yeni denklemde kendine yeni bir formül, çözüm ve çıkış yolu arıyor. b)Türkiye’deki ekonomik durgunluk : Türkiye ekonomisi, 2011 yılında itibaren kademeli olarak ‘yavaş’ büyüyor. Nüfusunun artış hızı ve genç işsizlik oranındaki artışa paralel olarak ekonomistlerin Türkiye için öngördüğü sınır büyüme hızı, yüzde 5-6 dolaylarında öngörülüyor. Yani Türkiye, yüzde 5-6 civarında bir oranın altında büyüdüğünde potansiyelinin altında büyümüş, yeterli istihdamı sağlayamamış, kapasitesini verimli kullanamamış ve 10.000 dolar civarında seyreden kişi başı gayri safi yurtiçi hasıla rakamıyla, ‘orta gelir tuzağına’ saplanmış oluyor. Dahası milli gelir düzeyleri ve ekonomik büyüklükleri Türkiye’den daha fazla olan ülkeleri yakalamak için yüzde 5-6 oranlarındaki büyümelerin de çok üstüne çıkılması gerekiyor. 2012 yılında % 2.2, 2013 yılında % 4.2, 2014 yılında da % 2.9 oranında büyüyen Türkiye ekonomisinin, kişi başına gelir miktarının dolar bazında 10.444 $ civarına saplanıp kaldığı ve artmadığını söyleyebiliriz. Buna ek olarak son TÜİK verilerine baktığımızda ; sanayi büyümesinin istenilen seviyede olmadığını ve Şubat ayında %1.7 ile sınırlı kaldığını, enflasyonun Mart ayında yüzde %1,19 oranında arttığını ve yıllık bazda % 7.61 oranına dayandığını, Ocak – Mart dönemi ihracat rakamlarında % 6.8 düşüş olduğunu görüyoruz. Dolar kurunun 2013 yılından 2015 yılına gelene kadar 1.80 seviyelerinden 2.60 seviyelerine geldiğini de ayrıca belirtmek gerek. Son 13 yılın ekonomik vizyonuna baktığımızda da , bütçe açığı küçülen fakat cari açığı artan, kamu borç stoğu küçülen fakat özel sektör borcu artan bir modelin tercih edildiğini görüyoruz. Aynı zamanda hane halkının bankalara olan kredi ve kart borçlarının ve borçları sebebiyle takibe düşen kişi sayısının çok yükseldiğini de göz önünde tutmak gerek. Ekonomi konusunda ekleyebileceğimiz çok detay var. (Türkiye’nin ve Ak Parti hükümetinin 13 yıllık ekonomik performansını değerlendiren daha kapsamlı bir yazı için : http://www.egepolitik.com/yazar/turkiye-ekonomisinin-yapisal-analizi-571.html) Objektif bir gözle baktığımızda sosyal alandaki türbülans ve çalkantının son yıllarda ekonomi cephesinde de artarak devam ettiğini gözlemliyoruz. Davutoğlu hükümetinin açıkladığı teşvik paketleri, yeni yaptırımlar ve vaatleri de bu açıdan okursak, onların da tıkanan yolu açmak için gayret gösterdiğini söyleyebiliriz. Tabi palyatif tedbirler, paketler ve girişimlerle çözülebilecek kadar basit sorunlarımız olmadığı da açık. Şeffaflıktan, herkes için daha fazla demokrasi ve özgürlükten, çok seslilikten, farklı olana tahammül edebilme yetisinden vazgeçip ; kendi ideolojisi dışında kalan bütün grupları sistematik olarak ‘hain’ ilan eden bir politika tarzına kayışın, altından kalkılamaz ekonomik ve politik sonuçları olacağını da biliyor olmalıyız. Tüm kurumlarıyla bir kaos ve türbülans halinde ilerlemeye çalışan, resmen kendi kendisiyle savaşan bir devlet algısının, yatırım yapılabilir, şeffaf ve hukukuna güvenilir olmaktan çok Orta Doğu iklimindeki diğer türdeşleri gibi vasatlaştığına bizzat tanık oluyoruz. Son olarak, artan genç işsizliğin toplumsal olayları ve sosyal eylemleri arttırabileceğini söyleyebiliriz. Gerçekten kendisini mutlu hisseden, iyi bir geliri, iyi bir işi olan ve ülkesinin geleceğinden umutlu olan bireyleri marjinalleştiremeyeceğiniz gibi ; işsiz, mutsuz, öfkeli, gelir sıkıntısı yaşayan ve bu öfkesi patlamaya hazır milyonları da rahatça manipüle edebilirsiniz. c) Türkiye’deki son dönemde yaşanan travmatik- sosyal olgular : Türkiye’de son dönemde yaşanan ve toplumsal travma yaratan birkaç olayı sıralamak, toplumsal psikolojimizin ne kadar bozuk ve ayrışmış olabileceğini anlatmak için yeterli olacaktır. Berkin Elvan’ın vefatı, Burak Can Karamanoğlu vefatı, Uğur Kurt’un vefatı, Kobani eylemlerindeki vefatlar… Soma Faciası, Ermenek Faciası, 10 işçinin öldüğü Mecidiyeköy’deki inşaat faciası… DHKP- C eylemleri ve bu eylemlerde hayatını kaybeden bürokrat, memurlar… Ege Üniversitesi’nde saldırı sonucu hayatını kaybeden Fırat Çakıroğlu. Özgecan Aslan cinayeti ve daha nicesi. Bütün bu olaylara verilen tepkileri ve bu tepkiler sonucu yaşanan ayrışmayı hatırlayın. Yukarıda saydığımız olayların bir bölümü siyasi içerikli olsa da bir bölümü tamamen siyaset-ideoloji adına ayrışma gerektirecek bir içerik taşımıyor görünüyor. Ama yine de toplum tüm sınıflarıyla ve neredeyse her konuda ayrışabiliyor. Toplumun bir bölümü bir terör örgütünü kınarken yurt dışında veya sınırlarımızda faaliyet gösteren başka bir terör örgütüne içten içe sempati duyabiliyor. Türkiye’de artık son aşamaya geldiğini gözlemleyebildiğimiz ontolojik ayrım hepimizi bir uçurum kenarına doğru sürüklüyor. Türkiye’de her grubun bir favori terör örgütü olduğu gibi bir de lanetlediği terör örgütü var. Yine bu ayrışmayı ve düşmanlığı bazı medya gruplarının övülürken bazılarının herhangi bir kesim tarafından ‘vatan haini’ ilan edilmesinden anlayabiliyoruz. Ülkemizdeki farklı sosyolojik-iktisadi tabanlardan herkesin istisnasız olarak alışveriş etmediği-almayı tercih etmediği bir marka mutlaka var. İçine bile girmeye tahammül edemediğiniz perakende zincirleri hemen aklınıza geliyor olmalı. Bunlardan bazıları ‘dinci’ adı altında öcüleştirilirken, bazıları da ‘baron-faiz lobisi-ermeni tohumu’ klişeleri altında ötekileştiriliyor. Türkiye bürokrasisinde herhangi bir kadroda, herhangi bir insanı gördüğümüzde aklınıza şu alternatif yaftalamalardan biri geliyor olmalı : Ergenekoncu, Cemaatçi-Paralel, Reisçi-Erdoğancı, Faiz Lobisi… Adeta aklını kaçırmış, anlamlılıktan uzak bu karikatürde eksik kalan parça ise şu ; Burası bir ülke ve bu ülkenin varoluş amacı içindeki bireyleri mutlu etmek. 65 yıllık ortalama ömürlerini biraz daha az hastalıkla, biraz daha fazla mutlulukla, biraz daha iktisadi bolluk içerisinde geçirmesini sağlamak. Devlet tüm aygıtlarıyla bireyi mutlu etmek, psikolojik yükünü azaltmak, hayatın doğasından kaynaklanan sorunları azaltmak için kurulmuş bir yapı, en azından öyle olmalıydı… Evet, Türkiye artık tüm birimleri-yapıları- vatandaşlarıyla dönülmez akşamın ufkundadır. Sadece biraz daha mutlu, adaletli, güzel bir yaşam isteyen ve bunu hak da eden büyük bir nüfusun, en ufak toplumsal travmada bile birbirine girebilen gladyatörlere dönüşümü süreci başarıyla tamamlanmış görünüyor. Bu ayrışma ise uzun vadede büyük bir sosyolojik kırılmaya işaret ediyor. Türkiye'de günden güne daha keskinleşen ; Seküler-Dindar, Kürt- Türk, Alevi-Sunni fay hatları kırılmaya her zamankinden daha müsait. 5. Öngörüler : Son 13 yılın baskın siyasal erkinin, tıpkı öykündüğü Osmanlı’nın ve diğer bütün siyasi hareket ve sosyal olguların da yaşadıkları gibi bir kuruluş, yükseliş, duraklama ve yıkılış evresine tabi olduğu ve gün itibariyle bu evrelerden son iki basamağa daha yakın olduğunu öngörebiliriz. Bunun en net göstergelerinden bir tanesi de koalisyon ortaklarının neredeyse hepsiyle tek tek kopma noktasına gelinmesi. Türkiye yaşadığı gün itibariyle farklı ideolojik cephelerin, küresel sistemlerin, enerji koridorlarını elinde tutmak isteyen hacimli oligarkların ve stratejik akıl yürüten iç ve dış siyasi cephelerin bir deney- simülasyon kobayı ve daha da ötesi görünmez bir ‘Dünya Savaşı’ cephesidir. Aynı zamanda Türkiye, dış ve iç dinamikler sebebiyle büyük bir güvenlik açığı noktasıdır. Yaşayacağımız süreçte ayrışma- toplumsal kutuplaşma artacaktır, eylemsellik yükselecektir. Şu gün itibariyle karmakarışık bir hal almış hudut sınırlarımızda ve bizzat ülkenin metropollerinde büyük bir istihbarat savaşının sürdüğünü de tahmin etmek zor değil. Muhtemelen akşam haberlerinde içimizi karartan olayların dışında, hiçbir zaman haber olamayacak ve gizli kalacak bir arka planı olan türdeşleri de her an yaşanıyor. Konvansiyonel savaş tekniklerinin demode olduğu ve farklı savaş metotların hüküm sürdüğü yeni bir çağdayız. (İstihbarat savaşlarının daha detaylı anlatıldığı yazı için : http://www.egepolitik.com/yazar/turkiyenin-kara-kutusu--hakan-fidan-588.html) Ve ortalama bireyler olarak, çok klişe gibi görünse de bu savaşta başrolü kapan fillerin altında ezilen çimenleriz. Türbülansın sonu 'stall' ve serbest düşme. Türkiye’nin içine düştüğü türbülans, maalesef daha çok çimeni ezecek ! Ve tabi bazı filleri de...

12 Ocak 2015 Pazartesi

Je suis Charlie, Je suis desole

Dünya bir süredir Paris’te gerçekleşen saldırı ile çalkalanıyor. Türkiye ise, tarihi gelişim perspektifi sayesinde gündemi daha çabuk tüketebilen yüksek hızlı bir sindirim sistemi geliştirebildiği için, Charlie Hebdo baskınını unutup, rutin meselelerine döndü.(Rüşvet, yolsuzluk, duble yol, kadını şiddeti azaltmak için dahiyane mahalle kabadayısı önerisi, dolar kuru, Cübbeli Ahmet Hoca, yeni zayıflama kürü, elinin körü etc.) Kültür dünyamızdan Charb, Wolinski ve Cabu’yu çalan bu terörist eylem ve sistematik yok edici bilinç(Ya da bilinçsizlik), geçtiğimiz dönemlerde de, Madrid’de, Londra’da ve Boston’da konuyla aslında pek de alakası olmayan çokça masumu yok etmişti. Hatta 11 Eylül’ü hatırlarsak, İkiz Kuleler ve çevresindeki ‘sıfır noktasında’ azımsanamayacak sayıda Müslüman’ın da hayatını kaybettiğini hatırlayabiliriz. Belirli bir din ve onun kutsal emirleri adına yapıldığı iddia edilen bu eylemler, konuyla alakalı-alakasız birçok kişinin de yaşamının tükenmesine sebep olabiliyor. (15-20 Kasım 2003 İstanbul’daki terör eylemlerini düzenleyenlerin de, hangi dine mensup insanları katlettiğine dikkat ettiğini sanmıyoruz. Dini tercihe duyarlı bir patlayıcı maalesef günümüz teknolojisinde geliştirilemedi henüz. ) Fakat bu kez diğer terör saldırılarından farklı olarak, hedef kesin ve netti. Bir canlı bomba eyleminden ziyade gayet soğukkanlılıkla gerçekleştirilmiş ve özüne inanılmış bir eylemdi. Türkiye ile bir benzerlik-illiyet bağı kuracaksak, 2007 yılında Hrant’ın katledilişine benzetebiliriz bu elim olayı. Hedef belliydi ve bu kişilerin ölümüne içten içe sevinecek büyük bir kitlenin olduğu da aşikardı. Esas hedef alınan ise özgür düşünce ve eleştiri hakkıydı. Böyle düşününce Hrant Dink, Metin Göktepe, Ali İsmail, Festus Okey, Cabu, Wolinski pek fark etmiyor. Dünya’nın farklı bölgelerindeki aynı hisler, karşısındaki mutlak ve dogmatik bloğa karşı felsefi ve varoluşsal savaşını veriyor. Yine bu perspektiften bakınca, Ortaçağ dönemi ve Batı medeniyetlerinin kendi içinde verdikleri savaş veya Osmanlı gerileme döneminde yenilikçi bir kanadın ortaya çıkıp bir düşünsel savaş vermesi de, günümüz konularından çok da farklı temellere sahip görünmüyor. Sadece araçlar, tarih ve bize sunduğu olanaklar farklı. Bu devinim ve kavga sürüyor ve sürmeye devam edecek. Küresel terör yüksek bir hızla eylemselliğini arttırırken, karşısında geniş bir toplumsal tepki bloğu da, ona karşı koymaya çalışıyor. Bombaya(Gaz bombası da dahil) ve AK-47’lere; Twitter ve Facebook’tan oluşturulan sivil insiyatiflerle veya 68 ruhuyla düzenlenen yüksek katılımlı sivil yürüyüşlerle ne kadar karşı koyabileceğimiz tartışmalı olmakla birlikte, şu an için elimizde bunun dışında bir materyal veya savunma biçimi bulunmadığı da açık. Batı , Sovyetler ile soğuk savaşında kullandığı sıcak Afgan militanlarının, El Kaide adında bir oluşumla kendisine bumerang olarak geri döneceğini öngörmüş müydü bilinmez. Irak işgalindeki Saddam artıklarının, ISIS denen amorf örgütün temeli olacağı tahmin edilebilir miydi, muamma. Elimizde bulunan net veri ise şu ; Suriye’deki iç savaş dinamiği, Afganistan’ı Paris gettolarına; Pakistan’ı Akdeniz’e; Lübnan’ı Belçika’ya yaklaştırdı. Rakka’yı ve Deraa’yı Atlas Okyanusu’na getirdi. Suriye İç Savaşı’nda bu kadar büyük ve riskli bir insiyatif alan Batı da, bu kumarın bedellerini ödüyor ve ödemeye devam edecek. Tıpkı 1950’lerde İsrail’i bir uydu devlet olarak karmaşanın ortasına yerleştirip, bu uğurda hem bedel ödeyip hem de nimetlerinden yıllarca faydalandıkları gibi. Saldırının özüne tekrar dönersek, bu bir ontolojik bölünmedir. Varoluşunu dogmatik düşünce dinamikleriyle açıklayanların, seküler düşünce referansıyla hayatı anlamlandıranlara savaşıdır. Bu saldırının altından bir bit yeniği çıksa dahi (Bir komplo teorisi, istihbarat savaşları uzantısı), süreç varoluşsal bölünme dinamiği içerisinde işlemeye devam edecek, hem de olasılıkla Orta Doğu hatta Türkiye üzerinden. Dolayısıyla yine bir analoji yaparsak, Gezi Olayları’nda eylemcilerin savunduğu değerlerle, bir karikatür dergisinin dünya çapında yazarlarının savunduğu değerlerin aslında benzer olduğunu göreceğiz. Türkiye’den bu terör eylemine en samimi tepkinin de, Gezi Parkı enerjisini taşıyan kitlelerden geldiğini söyleyebiliriz. (Diğer kesim badem bıyıklarının altında beliren gizli bir sırıtışla, ‘’Aslında iyi de oldu’’ dedi, kesin bilgi) Charlie Hebdo saldırısı Batı değerlerini içselleştiren toplumların evrensel bir karşı duruşu üzerinden okunmakla kalmayıp, Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı çekişmelerin ve değer çarpışmalarının üzerinden de rahatlıkla okunabilir. Bir dini peygamberin karikatürle eleştirilip eleştirilemeyeceği, bu tartışmaların bir noktasıyken; bu eleştirinin dozajının ayarlanması gerekip gerekmediği de tartışmanın bir diğer noktası. Yine benzer Türkiye analojileri yaptığımızda Elif Şafak’ın ‘Baba ve Piç’ romanından dolayı Türklüğü aşağıladığı gerekçesiyle yargılandığı ve belirli kesimlerce açıkça tehdit edildiğini dönemi hatırlayabiliriz. Yine Nobel ödülü sahibi tek Türk olan ve ironik olarak Türklüğü aşağılamakla yargılanan Orhan Pamuk’un da benzer tehditler yüzünden belirli bir süre güvenlik gerekçesiyle yurtdışında yaşadığını biliyoruz. Tehditlere aldırmayıp ülkesinden ayrılmamayı seçen Hrant’ın, Halaskargazi’de yatan soğuk bedenini de hatırlıyor olmalıyız. Bu örneklerden yola çıkarsak, bu savaş mevzileri sadece yöresel, geçici ,palyatif mevziler değil. Tarihin her döneminde süren, zaman zaman nükseden, zaman zaman durulan bir metafizik savaşın daha görünür hale geldiği günlerdeyiz sadece. Ve sanıyorum herkes mevzilerini ve saflarını daha da sıklaştırma derdinde. Bu bağlamda Yunanistan’da Aleksis için yürüyen (Ve geçtiğimiz hafta sonu bir düşünsel devrim yapıp Syriza’ı seçen) kitlelerle, Mayıs 2013’te Taksim’de özgürlük için yürüyenleri, ABD’de Eric Garner için birleşen gönülleri, Londra’da ‘occupy’ eylemleri düzenleyen gençlik hareketini de birlikte değerlendirmeye ihtiyaç var. Tüm bu sıkışmışlığın ve çarpışmanın tek nedeni sadece ‘İslam’ değil. Bütüne baktığımızda neo-liberalizmin ve daha derinden baktığımızda ulus-devlet paradigmasının sarsıldığı, henüz ulus devlet seviyesine gelemeyen üçüncü dünya ülkelerinde de diktatörlüklerin çatırdadığı, yıkıldığı evrelerdeyiz. (Bu zaman akışını tersine çevirmek için kolları sıvayan, yeniliğe değil geriye doğru kürek çeken dünya liderlerimize de bu noktada bir selam çakmalıyız. Ne de olsa tarihsel olgular açısından imkansızı deniyorlar) Bu evrensel çöküş, mikro yapılarda da çatırdamalar yaratıyor, hepsi bu. Bu çatırdamanın bir diğer tezahürü de, dogmatik düşünce ve tartışılmaz doğrularına sıkı sıkıya sarılıp değişime direnme refleksi gösterecek milyarlarca inançlı insan üzerinden olacak. Bu inanç bir dini inanç olabileceği gibi katı bir milliyetçilik temeline sahip, değişmeye direnen bir inanç kalıbı da olabilir. Bunca laf etmişken Türkiye’deki süregelen bir tartışmaya da değinerek bitirmek gerek. Charlie Hebdo saldırısı ile birlikte, dönemsel olarak gündeme gelen ‘Gerçek İslam bu değil’ serzenişi, yeniden ortaya çıktı. Haklı olabilecek bir serzeniş ama yeterli değil. Gerçek İslam muhtemelen bu değil. Kozmolojisi ve felsefesi ile kültürel beslenme kaynakları epey karmaşık bir semavi dinin, gerçeğini ve özünü bulmaya çalışmak beyhude bir çaba farkındayım. Yine de bu konunun tartışılması bile büyük bir değişimin başlangıcı olabilir. En azından elimizdeki, hayatın bizlere vermiş olduğu kültürel –modern değerlerle baktığımızda, kendisi için dokunulmaz bir alan yaratan ve bu alana dokunanları din dışı ilan edip öldürmeyi bile doğru sayan bir din (İslam ve Hristiyanlık adına tarihte yapılmış katliamlar veya Filistin’de benzer referansları baz alarak insan öldürebilen Yahudilik anlayışı fark etmeksizin ), 21. Yüzyıl akıl ve ahlak dinamikleriyle uyumlu görünmüyor. Bütün kainatı yaratan bir varlığın, onun elçilerinin, iman edenlerinin ve yüzlerce peygamberinin vardığı son noktanın da, bir karikatürist grubunu vahşice öldürmeyi emretmek olduğunu sanmıyorum. Muhtemelen mesajı alanlarla verenler arasında ciddi bir kopukluk olmalı. Tabi öte yandan, İslam dininin hali hazırda hüküm sürdüğü coğrafyalara objektif bir gözle bakınca, sorunun daha karmaşık ve içinden çıkılmaz hale gelmiş olabileceği hissine kapılmamak elde değil. Aşiretlerle yönetilen bir toplumsal yapı, post-modern derebeylikler, on yıllarca süren iç savaşlar, arkaik din-tarım toplumuz bilinçaltı ve toplumsal tezahürü, linç kültürünün yaygınlığı, gülümsemeyi unutmuş ve Batı değerlerini yararlı veya yararsız ayrımı gözetmeyen toptancı bir refleksle dışlayan bir yapı ve daha da fazlası... Öte yandan bu coğrafyanın son dönem popüler ürünleri ; Boko Haram, ISIS veya IŞİD, El Nusra, El Kaide, El Şebab… Sanıyorum felsefesi ve tarihi derin bir dinden, tarihin çeşitli evrelerinde insanlığa ; Ömer Hayyam, Mimar Sinan, Takuyiddin, İbn-i Haldun , İbn-i Sina, Farabi, Gazali ve daha nicesini hediye etmiş bir coğrafyadan ve medeniyetten, daha aydınlık bir dönem geçirmesini beklemek çok anormal bir beklenti değil. Yine bu medeniyetin yükseliş evresinin, hangi dünyevi nedenler, felsefi değişimler ve kültürel beslenme dinamikleriyle gerçekleştiğine göz atmakta da fayda var. Belki de işe, şu an medeniyet, bilim ve parayı elinde tutan ve içten içe imrendiğimiz fakat bir diğer yandan da düşman ilan ettiğimiz Batı’nın ortaçağında, bazı Müslüman düşünürlerin nasıl Latince metinleri çevirip astronomi, tıp ve felsefe ile ilgili ciddi uğraşlara giriştiklerine göz atarak başlamalıyız. Belki de potansiyel Ogün Samast’ları aramızda dolaştıran, ’Bir bebekten katil yaratılan’, kağıt ve kalemle değil de gaz bombalarıyla ‘destan’ yazılan bu anlamsız dönemi, hangi anlayışların ve eğilimlerin beslediğini daha iyi sorgulamalıyız. Sonsöz : Je suis Charlie. Je suis Desole. Not afraid...

1 Ocak 2015 Perşembe

Türkiye'nin Kara Kutusu : Hakan Fidan

CIA, MOSSAD, SAVAMA, MI6, BND, KGB-FSB, El Muhaberat… Dünyadaki haber alma ve istihbarat servislerinden bazıları. Zaten varoluşları itibariyle gizemli olan bu kuruluşların Türkiye’deki karşılığı bilindiği üzere Milli İstihbarat Teşkilatı(MİT). Ve aslında Türkiye’de gizemi arttıran  esas unsur MİT’in son  Müsteşarı Hakan Fidan…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Sır Küpüm’ dediği, Türkiye dış politikasına ve iç politikasına yön verebilecek bir konumda bulunan ve esasen hakkında çok az şey bilinen bir isim Hakan Fidan. Doğum yeri, ailesi, askeriye ve oradan MİT’e uzanan kariyeri konularında çok az bilgi mevcut. Aynı şekilde kendisinin beyanat veya videolarına ulaşmak veya basınla diyalog kurduğu bir dönem bulmak da gerçekten zor.

Bilinmeyen Fidan ve Kariyeri
MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın nereli olduğu konusunda net bir bilgi olmadığından bahsettik. Anne ve babasının kim olduğu da maalesef net olarak bilinmiyor. Evli ve üç çocuk sahibi olduğu dışında ailevi bir bilgisine de ulaşılamıyor. Kariyeri genel anlamda 2000 yılı sonrasındaki bilgilerden ibaret, ondan öncesi muğlak. Sivil az sayıdaki MİT müsteşarlarından biri olsa da geçmişinde bir askeri referans var. 1986 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri’ne girdi ve eğitim sürecinin ardından Kara Kuvvetleri Muhabere Okulu mezunu oldu. Orduda bilgi işlem birimlerinde çalıştı. Bir dönem askeriyede ‘İstihbarat Astsubayı’ görevi yaptı.
Sonrasındaki dönemde belki de yaşamının dönüm noktası olan NATO görevleri ve Avrupa seyahatı başlıyor. Almanya’da NATO’da görev yaptığı dönemde aynı zamanda üniversite eğitimini tamamladı ve UMUC Europe’dan (University of Maryland University College Europe) Yönetim ve Siyaset Bilimi alanlarında lisans dereceleri aldı. Bu gelecek kariyeri için bizlere büyük ip uçları veren belki de ilk gelişme. Türkiye’ye döndüğünde Bilkent Üniversitesi’nde tez çalışmalarına ve akademik faaliyetlere devam etti. 2001 yılında ordudaki mecburi görev süresi dolar dolmaz istifa etti. Fidan askeri konulardan ziyade akademik anlamda dış politika ve siyaset çalışmak istiyordu. Yüksek lisans tezi ‘‘Dış Politikada İstihbaratın Rolü’’ ve doktora tezi “Enformasyon Teknolojilerinin Uluslararası Antlaşmaların Doğrulanmasında Rolü” oldu. Benzer periyodlarda(2000-2003), yıllar sonra ciddi bir işbirliği içinde olacağı ve Türk dış politikasını ve iç güvenliğini şekillendireceği Ahmet Davutoğlu, Nam-ı Diğer ‘Hoca’ da, ünlü siyaset bilimi tezi ‘’ Stratejik Derinlik’’ üzerinde çalışmalarını bitirmişti ve çalışmaları akademik anlamda ses getirmeye başlamıştı, ne tesadüf. Bu ikilinin ileride yakın bir ortaklık içinde olacağı ve Orta Doğu dengelerini değiştireceği henüz bilinmiyordu.

TİKA ve MİT
2003 yılında TİKA başkanı olmasıyla Türk bürokrasisindeki yükselişi tam olarak başladı. O dönem Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül ile iyi ilişkiler geliştirdi ve TİKA’nın  Orta Dğu ve Balkanlardaki faaliyetleri arttı. TİKA’daki başarıları dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ilgisini çekti ve Hakan Fidan Başbakan Müsteşar Yardımcılığı görevine atandı. Aynı zamanda Atom Enerjisi Ajansı Yönetim Kurulu’na seçildi ve bazı akademik çevrelerde de çeşitli görevler aldı. 2006-2008 döneminde Başbakanın Dış Politika Baş Danışmanı Ahmet Davutoğlu ile birlikte önemli zirve ve toplantılara katıldı. Bu sürecin sonu, Emre Taner’in yerine  Mayıs 2010’da MİT Müsteşarlığı’na atanmasıyla son buldu. Artık Türk istihbaratının başında sivil kökenli biri vardı.

Mavi Marmara, Oslo , 7 Şubat Krizi,  Açılım Süreci
Bu döneme denk düşen bir başka tesadüf(Veya bir rasyonel  iktidar politika planı), Ahmet Davutoğlu’nun meclis dışından biri olmasına rağmen , bir kanun hükmünde kararname kararıyla Dışişleri Bakanlığı’na atanması oldu. Yıllar boyu çeşitli vesilelerle görev arkadaşlığı yapan Fidan ve Davutoğlu ikilisi, artık devletin iki çok kritik iki makamının başındaydı. Dış basında özellikle Fidan’a yönelik eleştirilerin başlaması  gecikmedi. Bunun  iç basında ve özellikle de cemaat medyasında  yankı bulması ve bu cenahtan Fidan’a eleştiriler gelmesi o dönem için şaşırtıcıydı çünkü henüz ‘paralel’ kavramı Türkiye’de oluşmamıştı ve cemaat ile Ak Parti hükümeti birçok konuda tam bir mutabakat içindeydi(Örneğin Ergenekon Davaları). Bu eleştirilerin nedeni olarak, cemaatin MİT Müsteşarlığı için önerdiği isimlerin değil de Başbakana ve Davutoğlu’na yakın Hakan Fidan’ın  müsteşarlığa atanmasının cemaatte yarattığı hayal kırıklığı gösterilebilir. Dış medyanın bu kadar eleştirel yaklaşmasının  nedeninin de Fidan, Davutoğlu ve Erdoğan  troykasının alabileceği olası agresif iç ve dış politika pozisyonundan kaynaklandığını düşünüyorum. Fidan göreve başlar başlamaz, tıpkı Davutoğlu gibi büyük bir krizin ortasına düştü. Mayıs 2010’da İsrail’e yardım götüren ‘Mavi Marmara’ isimli geminin uluslararası sularda İsrail tarafından yapılan bir operasyona maruz kalması ve 9 kişinin ölmesi Türkiye ve dünya gündemine bomba gibi düştü ve gelişen süreçte olay uluslararası bir kriz haline geldi. Benzer dönemlerde Fidan’ın PKK terör örgütü polit-bürosu  ile Oslo’da gizli görüşmelere katıldığı ve devletin sonraları adını ‘’ Çözüm Süreci’’ alacağı bir sürecin baş aktörü olduğunun anlaşılması oldu. Bu gizli görüşmelerin başarıyla geçtiği düşünülse de planları bozan şey görüşmelerin yaklaşık 1.5 yıl sonra internet yoluyla sızdırılması oldu. Bu da Türk istihbaratının gücünün ve tabi başındaki genç ismin sorgulanmasına neden oldu. Ve Fidan’ın belki de en kritik virajlarından biri de 2012 Şubat’ında, başbakanın ameliyat  istirahatinde olduğu bir akşamüstü dönemin savcısı tarafından sorgulamaya çağrılması oldu. Başbakanın hasta yatağından devreye girip, kriz büyümeden Fidan’ı kendi aracıyla korumaya aldığı ve sorguya yollamadığı iddiaları, basında bu dönemden çok sonra yer buldu. 7 Şubat MİT krizinin en önemli sonuçlarından biri de AKP ve Cemaat arasındaki kırılmanın Hakan Fidan üzerinden  artık net olarak gün yüzüne çıkması oldu.



Suriye İç Savaşı'nda MİT’in Rolü
Hakan Fidan ve Ahmet Davutoğlu ikilisinin ve tabi ki onların üst aklı Erdoğan etkisinin Türk Dış politikasına tam olarak yön verdiği dönemin en önemli olaylarından biri de ‘Arap Baharı’ adı verilen süreçti. Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan ayaklanma ve sosyal hareketler, Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn gibi ülkelere yayıldı ve dünyanın ekseni bir anda Orta Doğu coğrafyasına kaydı. Mısır, Libya, Tunus bir yana özellikle Suriye’de Mart 2011’de başlayan ve Beşar Esad iktidarına karşı başkaldıran büyük kitleler , süreci Türk dış politikasının da içine bolca dahil olduğu bir iç savaşa dönüştü. Bir yandan Suriye’den  kuzeye yani Türkiye sınırlarına doğru yaşanan göç ve Türkiye’nin sınırlarını açmak zorunda kalması, diğer yandan sınır güvenliğinin tehlikede oluşu süreci daha da zorlu bir dönemeç haline getirdi. Gelişen süreçte Türkiye’nin iktidar kanadında ve özellikle Davutoğlu-Fidan ikilisinde gelişen Esad düşmanlığı ve ‘Esad  3 aya gidiyor’ hayalleri ve söylevleri, hem Türkiye’nin yanıbaşındaki bir iç savaşı nasıl derinden etkilediğini gösterdi hem de bu sürecin artık Türkiye’nin de tüm sınırlarıyla içinde olduğu bir mücadele alanına evrildiğini herkese kanıtladı. Bu bilgilerden, sınırdaki tanıklardan, medyadaki bilgilerden yola çıkarak Türkiye’nin, Suriye iç savaşına gerek  ÖSO, El Nusra gibi örgütlere Esad’ın yıkılması için destek vererek, gerek  MİT aracılığıyla istihbarat alan araştırmaları yaparak angaje olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gelişen konjonktür, dış denklemlerdeki kaymalar, BM heyetinde Rusya ve Çin’in ikna edilememesi gibi faktörler ve MİT’in karşısındaki güçlü Suriye İstihbaratı El Muhaberat, iç savaşın bir sonuca varmadan uzamasına ve net bir sonuç elde edilemediği gibi Esad’ın da şu gün itibariyle hala Suriye’deki en etkin güç olmasına yol açtı. Büyük bir hevesle ve operasyonel olarak MİT  ile girilen Suriye batağı, Cilvegözlü ve Reyhanlı’da patlayan bombalar, zaman içinde gelişen bir IŞİD virüsü ve  Türkiye’ye göç eden  yaklaşık 1.5 milyon mülteci şeklinde halen çözülmemiş sorunlar yumağı olarak durmakta.

MİT ve Basın İlişkileri
Hakan Fidan komutasındaki yeni MİT  yapılanmasının bir diğer özelliği de özellikle iktidara yakın medya kaynaklarına bilgi servisi edilmesi ve bu bilgilerle belirlenen stratejiler doğrultusunda algı yönetimi ve manipülasyon uygulamaları oldu. Aynı şekilde bu eğilimin sosyal medya aracığı ile Facebook ve Twitter üzerinden de yapıldığını belirtmemiz gerekir. Doktora tezinde de üzerine çalıştığı konulara yakın olan bu konuları kullandığı alan olarak Gezi Sürecini inceleyebiliriz. Büyük ve kontrol edilemez bir eylem dinamiği yakalayan hareketin üzerine gerek polis, gerek istihbarat, gerek sosyal medyada görevlendirilen timlerle giden devlet erki, sonuçta direnişin sıcaklığı ve dinamiğini kırmayı başarmış ve eylemselliğin daha da uzun periyotlara yayılmasını önlemiştir. Bunun paralelinde 17- 25 Aralık sürecinde de  aynı taktikler ve algı yönetimiyle operasyonun dinamiği kısmen kırılmıştır ve iktidar alabileceği en az hasarla bu dalgalardan sağlam bir şekilde çıkabilmiştir. Burada açık istihbarat kaynağı ve algı yönetim aracı olarak kullanılan bazı devlet politikası güdümlü  gazeteleri ; Sabah, Takvim, Akşam, Star, Yeni Şafak  ;  Tv yayınlarını ; TRT,  A Haber, Sky 360, 24 ve zaman  zaman Habertürk olarak basitçe sıralayabiliriz. Ayrıca ana akım medya olarak adlandırılan gazete ve televizyonlarda da mutlaka bir veya iki yazarın bu maksatla görevlendirildiğini söyleyebiliriz. Buradaki bir başka önemli husus bu gazetelerin bazı yazarlarının da  direkt olarak istihbarati olarak beslendiği ve yazılarını da bu yönde yazdığıdır.  Sosyal medyada da son dönemde türeyen ve aynı görüşleri savunup, aynı paylaşımları yapan bir ‘otomatik’ kitle oluştuğunu rahatlıkla gözlemliyoruz.  Bu kişilerin görevi toplumu ve özellikle kendilerine yakın olan kesimi yapılabilecek olan operasyonlara karşı uyanık tutmak, onları tehditler konusunda bilgilendirmek veya algı manipülasyonları ile bu kitleyi konsolide etmektir. Hoş,  bazı Ak Parti milletvekili veya danışmanlarının da bu yayın organlarında bizzat yazar olarak görüş paylaştığını zaten biliyoruz ve takip ediyoruz.

GES Komutanlığı ve Gölbaşı Tesisleri
MİT’te Hakan Fidan dönemiyle başlayan ve tıpkı Suriye’de daha önceki dönemlerde olduğu  gibi bir ‘İstihbarat Devleti’ yaratma idealiyle yön bulan değişim dönemi, sadece teorik değil ; aynı zamanda pratik ve teknolojik gelişmeleri de içerisinde barındırmakta. Bu bağlamda birçok önemli değişim olduğunu belirtmek gerekiyor. Bu gelişmelerden biri  MİT’in  tesislerini tek merkezde toplama idealiyle oluşturduğu Ankara Gölbaşı tesisleridir.Çok büyük çapta operasyonel  ve teknolojik potansiyele sahip (Dinleme, şifre kırma, yazılım yoluyla sistemlere sızma,siber saldırılara karşılık verme, tüm Orta Doğu ülkelerinde espiyonaj faaliyetleri  v.b) Genelkurmay Elektronik Sistemler Komutanlığı, 2011’de  askeriyeden MİT’e bağlandı.. CIA'ın Langley'deki üssü gibi bir merkez yapmak idealiyle oluşturulan bu tesisler, MİT’e her yönden teknolojik ve operasyonel faydalar ve güç sağlamıştır. Bu tesis Jandarma, Genelkurmay ve Dışişleri Bakanlığı’na kaynak oluşturma ve bilgi aktarma açısından da  kolaylık sağlamış ve önem kazanmıştır.

Yükselen Güç İstihbaratı
Ve son olarak geçtiğimiz günlerde pek de alışık olunmayan bir şekilde Hakan Fidan’ın da basın önünde hazır bulunduğu ve Başbakan Davutoğlu’nun bizzat açıkladığı ‘Yükselen Güç İstihbaratı’ kavramına değinelim. Fidan bu konuda yeni yatırımlar yapılması gerektiği brifingini Davutoğlu’na verdi. Başbakan'a yükselen güç istihbaratı kapsamında , yeni gelişen bir kavram olan  elektronik istihbarat kavramına yatırım gerektiğini söylendi. Alt yapı ve teknolojik yatırımların arttırılması gerektiğini belirtti. Üstelik sadece dinlemeler değil şifre çözme ve kriptolama için de çalışmalar yapılması gerektiğini açıkladı. Bunun dışında siber saldırılara hazırlık için de yüksek yatırımlı önlem ve gereksinimlerin olduğu  mesajı verildi.


Sonuç
Özetle MİT yeni bir döneme daha giriyor. Orta Doğu’nun, Kuzey Afrika’nın, Ukrayna’nın (http://tr.euronews.com/2014/11/10/ukrayna-da-ateskes-tehlike-altinda/) , Suriye’nin (http://www.habervakti.com/haber-detay/isid-bagdadinin-yaralandigini-dogruladi/09112014-232541 ), zaman zaman Türkiye’nin (Gezi, 17 Aralık, Kobani Eylemleri v.b.), Brüksel’in (http://www.evrensel.net/haber/96900/brukselde-120-bin-kisi-alanlara-cikti), Hamburg’un (http://www.dw.de/holiganlar%C4%B1n-hedefi-hannover/a-18035038), İngiltere ve ABD meydanlarının karıştığı(http://tr.wikipedia.org/wiki/Wall_Street'i_%C4%B0%C5%9Fgal_Et), stratejik şirketlerin patronlarının tuhaf uçak kazalarında öldüğü (http://www.hurriyet.com.tr/dunya/27424286.asp),  füzeyle yolcu uçağının düşürüldüğü (http://www.cnnturk.com/haber/dunya/yolcu-ucagi-fuzeyle-dusuruldu-295-olu), Hong Kong meydanlarının  karıştığı ( http://www.cnnturk.com/fotogaleri/dunya/occupy-hong-kong-eylemleri-tam-gaz), devlet başkanlarının birbirlerini dinlettiği (http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/106499/Merkel_Erdogan_i_dinledi_mi_.html), çok kritik toplantıların bile sızdırılabildiği (http://www.sabah.com.tr/gundem/2014/04/16/disisleri-dinlemesi-ayni-yapinin-isi) tuhaf  bir meydan savaşları ve yeni merkez-çevre dengesi oluşturma döneminden geçmekte dünya.

Türkiye de bu ateş çemberinin çok uzağında sayılmaz. Hem iktidarın  son dönemde radikalleşen siyasal eksen değişimi, hem de MİT’in bu değişimdeki etkileri, önümüzdeki dönemde Türkiye’nin kaderini belirleyecek. Tabi siyaseti ve ekopolitiği etkileyen onlarca parametre daha var. Düşünce kuruluşları(Think-Tank) çalışmaları, bizzat operasyonel finansör destekli  örgütlerin insiyatifi, Türkiye’de sırrı hala çözülememiş derin devlet kavramı ve uyuyan hücreleri, PKK- DHKP-C- IŞİD-ÖSO  tarzı emri nereden aldığı karmaşık olan örgütlenmeler, devlet erkanının ‘Paralel Yapı’ şeklinde adlandırdığı ve Türkiye’deki ağırlığını hala tam olarak kaybetmemiş olan yapılanma ve bizzat Türkiye içinde faaliyet gösteren dış istihbarat örgütleri(Savak, Muhaberat, Mossad, MI6...) gibi parametreler mevcut. Dünyadaki merkez-çevre kavgasının, finansal ve askeri köşe kapmacanın, hammaddeye giden yollara hükmetme kavgasının ve  Ukrayna’da(Euromaidan), ABD ve İngiltere’de(Occupy London- Occupy Wall Street, Ferguson Ayaklanması ( http://www.zaman.com.tr/dunya_abdde-siyahi-gencin-oldurulmesi-ulkeyi-ayaga-kaldirdi_2237776.html ),  Almanya’da, Brüksel’de, Arap Baharı’nda  yakın coğrafyalarda yaşananlar benzeri çalkantıların ve  ‘Meydan Savaşları’nın yansımalarını ülkemiz üzerinden de izleyebileceğimiz, türbülanslı kritik bir dönem yine bizleri bekliyor.

İddia edildiği gibi büyük sarayların ve büyük ideallerin ülkesi mi yoksa istihbarati zafiyetlerin yol açtığı felaketlerin ülkesi mi olduğumuzu önümüzdeki dönem daha iyi ortaya koyacak. Ya yine MİT komutasındaki mühimmat dolu tırlar sınırda durdurulacak veya MİT ve Erdoğan-Davutoğlu-Fidan eksenli politik tavır birçok engele rağmen durdurulamayacak. Orta Doğu’nun ateş çemberine devlet politikası olarak  bu kadar sokulduysak, niye yandık diye sormaya da hakkımız yok.  Sadece 'Güçlü Ordu' değil, 'Güçlü Akıl' ve 'Güçlü İstihbarat Bilgisi'nin de önemli hale geldiği bir dönemden geçiyoruz. Uzun vadede Hakan Fidan ve ekibinin, bunca karmaşık dinamik içerisinde hangi sonuç, başarı veya başarısızlıklara ulaşabileceği de büyük bir merak konusu olmayı sürdürüyor. Bu noktada taraf olmaktan çok olanları gözlemlemek, gerçeği aramak ve yorumlamak da bizlere düşüyor.

Türkiye Ekonomisinin Yapısal Analizi

Ekonominin siyasetle ilişkisine en önemli örnek yine kendi ülkemizden verilebilir. Ardı ardına yaşanan ekonomik buhranlar (1994 Ekonomik Krizi, 1998 Asya Krizi, 2000 Kasım Krizi) ve bunların sonucunda esas kalıcı darbeyi indiren 2001 ekonomik krizi, sadece Türkiye ekonomi ve sosyal hayatını değil, Türkiye siyasetinin formunu da baştan aşağıya değiştirmiştir. 90’lar boyunca alıştığımız renkli mizaçlı ve bol sayıdaki siyasi kişilikler, bu ekonomik şok dalgasıyla siyaset arenasından, 2001 krizinin akabindeki 3 Kasım 2002 seçimleriyle silinip gitmiştir. Bu isimler arasında 94 krizinin birincil sorumlusu Tansu Çiller’i, 2001 krizinde Başbakan yardımcısı olan Mesut Yılmaz’ı,  Rahmetli Bülent Ecevit’i, hatta Erbakan Hoca’yı bile sayabiliriz. Türkiye siyasetinin kırılma yılı olarak, tarihin döndüğü an olarak, 2001 krizini, 2001 Şubat’ını ele alabilir ve şu an güçlü şekilde tüm erklere hakim olma kavgası veren ve iktidarda 12. Yılını tamamlayan Ak Parti’yi bu bağlamda tekrar değerlendirebiliriz.

Repo faizinin inanılmaz seviyelere ulaştığı, dış borcun birkaç haftada misliyle arttığı, dolar kurunun oluşturduğu baskıyla yarı devalüasyon yaşanan, işsizlik ve enflasyonun katlanarak yükseldiği ve toplum olarak sıkıntısını her alanda yaşadığımız büyük bir buhranı hatırlatıyor 2001 yılı bizlere.  Tam da bu yılın Ağustos ayında kurulan yeni bir parti göze çarpıyor aynı dönemde. 2002 Kasım’ında başlayan siyasi yolculuk, birçok revizyon ve değişime rağmen halen sürüyor Ak Parti adına.

Bu döneme(2002-2012) rakamsal olarak göz atarsak ;



(Kaynak , Mahfi Eğilmez, Kendime Yazılar, Blog)


Şeklinde bir tablo  ortaya çıkıyor. 2002 yılında enflasyonun yüzde 29 seviyesinde, TCMB faiz oranının veya bilinen adıyla repo faiz oranının yüzde 63 seviyesinde, yıllık büyümenin yüzde 6 civarında(Bu rakam yanıltıcı olmasın, 2001 krizi gibi büyük bir krizden sonra gelen bu rakam normaldir ve çok da iyi bir referans vermez. Aynı durum 2010-2011 yılındaki kriz sonrası rakamlarda da yaşanmıştı. Kriz sonrası görece bolluk ve üretimim dramatik artışı olağandır ve başlı başına ekonomik gelişmeye işaret etmez) olduğunu görüyoruz. 12 yıllık AK Parti ekonomi politikası ve bu politikanın ana yapıcısı Ali Babacan yönetimini ele alırsak, belli noktalarda iyi rakamların yakalandığı ve bir ekonomik dönüşümün sağlandığı söylenebilir. Özellikle 2008 ABD Mortgage Krizi başlangıcı ve tüm dünyayı olumsuz etkilediği döneme kadar Türkiye olumlu veriler yakaladı . Türkiye bu dönemde (2002-2007) yapısal reform açısından da günümüze oranla daha olumlu gelişmeler kaydetmiş, AB Müktesebatını imzalamış, 17 Aralık 2004 ve 5 Ekim 2005 AB vizyon süreçlerini yaşamış, dış sermaye girişi de bu gelişmelere paralel olarak artmıştır. 2008 yılına geldiğimizde ise dünyadaki ABD merkezli kriz Türkiye’yi de etkilemiş, dolar ve kur baskısı oluşmuş, dış ticaret verileri düşmüş, cari açık sorunu daha da büyük bir tehdit halini almıştır. Krizin esas etkileri ise 2009 ve 2010 yılı başında daha hissedilir olmuş ve 2009 yılı verilerine göre ekonomisi 4.7 oranında küçülmüştür. Bir sonraki tabloda da görüldüğü üzere, bu ekonomik sıkıntının siyasi faturası halk tarafından iktidara kesilmiş ve Ak Parti’nin oy oranı yüzde 38’e gerilemiştir.  Bu bağlamda rahatlıkla şu tezi öne sürebiliriz, Türk halkı gayet pragmatik düşünüyor ve ekonomik hacim daralırsa iktidara cezayı kesiyor. Buna dair son 12 yılın tablosu aşağıda :



AK Parti oy oranı ile Türkiye Ekonomik Büyümesi arasındaki paralellik
(Kaynak : Vatan Gazetesi)



2008 Kriz döneminin sonunda, ABD- FED(Federal Reserve) kaynaklı Tahvil Alım programı ve FED Başkanı Ben Bernanke yönetimindeki  ekonomi politikalarının da büyük katkısıyla(Bir nevi şapkadan tavşan çıkarma hadisesi) oluşan olumlu hava, özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomiler kategorisindeki ülkeleri olumlu etkilemiştir. ABD’de tahvil alımı adı altında basılan kağıtlar ve bunların satışlarının karşılığında oluşan likitidenin bir bölümü doğuya ve gelişmekte olan ülkelere kaymış, Türkiye’ye büyük oranda dış sermaye girişi olmuştur. Bu parasal giriş ve bolluk dönemi benzer kategorideki Brezilya, Çin, Hindistan, Güney Kore, Güney Afrika, Polonya, Rusya gibi ülkelerde de ekonomik hareketlilik yaratmıştır. Kriz sonrası bolluk dönemi 2011 yılında yüzde 9’a yaklaşan bir ekonomik büyüme ve daha da olumlu makro ekonomik verilerin gelmesini sağladı. Bunu 2011 seçimlerinde AK Parti’nin yeniden tek başına iktidar olması ve siyasal ve ekonomik açıdan belirgin ve yatırımcıların önünü görebildiği bir dönem izledi. Bu kısa retrospektiften  sonra daha güncel ve yakın tarihe dair saptamalara geçebiliriz.

2012 yılıyla birlikte Babacan ve ekibi ekonomide ‘Yumuşak İniş’ adı altında yeni bir ekonomik dönem tezi denemeye başladılar. Cari açığı azaltmaya, büyümeyi biraz daha kontrollü götürüp hem mali tabloları hem de mikro ve makro verileri kontrol altına almaya, bütçe dengesini sağlıklı bir şekilde sağlamaya, bu yeni politika ile ulaşmaya çalıştılar. Kişisel fikrim bu noktada da ekonomi yönetimi adına çok olumsuz bir durum yaşanmadı. Esas sorun ise bu geçici, palyatif çözümlerden ziyade gerçek yapısal siyasal ve ekonomik dönüşümlerin nasıl olması gerektiğiydi. İşte bu noktada bolca sorunumuz var ve bu sorunlar 2012’den beri süregelerek ve artarak devam etmekte.

Ekonomik büyüme belli bir rakama ulaşmış olabilir, dolar bazında GSYH ve kişi başına düşen milli gelir, 2002-2014 arasında oldukça anlamlı bir değerde artmış olabilir. Fakat bir başka sorun da çözülmeyi beklemekte. Bu kümülatif birikim, bireylerin vergilerinden elde ettiği kamu maliyesi geliri ve halkın vergi kaynağı olması üzerine kurulu sistem, yine aynı bireye ne kadar ve nasıl kazandırıyor ? Hakça bir paylaşım var mı ? Bu bolluk ve refah, Gini katsayılarına, gelir adaletine ve İnsani Kalkınmışlık İndeksine(İGE) ne kadar yansıyor ? Dolar milyarderi sayımız artarken, açlık sınırımız ve açlık sınırında yaşayan sayımız düşüyor mu ?  Hanehalkının alım gücü ve borçluluk oranı ne durumda ? Yılların meşhur orta direği, yeni  orta sınıf, eskiye nazaran daha kazançlı mı, yoksa milyar lira mertebesinde bir hane halkı kredi borcuyla can mı çekişiyor ? İşte bu sorular ve bunun benzeri noktalarda Türkiye tam anlamıyla başarılı olmuştur denemez. Bu refah, bolluk, özelleştirmelerden gelen likitide ile gelişen ve sağlam kamu maliyesi yapısı üzerine kurulu sistem maalesef bireye tam olarak bolluk yansıtamamıştır. Bu da şu an içinde bulunduğumuz olumsuz ve tedirgin konjonktürü yaratmıştır. Bu gelişmenin sosyal tabanda(En azından büyük bir bölümünde) karşılık bulamama durumu sadece parasal anlamda değil demokrasinin gelişimi anlamında da geçerlidir ve süregelmektedir.  Yine bu dönemde basın özgürlüğünden birey özgürlüğüne, azınlık haklarından işçi haklarına olumsuz bir gidiş söz konusudur.

Bu ve benzeri sosyal sıkıntılardan en büyüğü 2013 Mayıs ayında adeta bir volkan gibi patlayarak Gezi Olaylarını yarattı. Genel anlamda sosyolojik olarak ele alınan bu dönem, ekonomideki kağıt üstü verilerin hane halkına ve bireye, özgürlük, mutluluk, refah olarak yansımadığının bir göstergesidir aynı zamanda. Evet  ulaşım yatırımları yapılmış olabilir, evet inşaat sektörü canlı olabilir, TOKİ yüzlerce konut dikmiş, TCDD yeni hızlı trenler yapmış olabilir,  evet 2001 verilerine göre ekonomimiz sağlam olabilir ; fakat bu bolluk insan haklarına, birey haklarına, kalkınmışlık kriterlerine, AB kriterlerine dönüşüyor mu dönüşmüyor mu ; bu büyük şüphe götürür.

Yine ana temamız ekonomiye dönersek 2013 Mayıs ayında 90.000 seviyelerinde gezinen BİST 100 endeksi uzun vadede 70.000 seviyelerine kadar gerilemiştir.Yakın zaman içinde not arttırımı yapan kredi derecelendirme kuruluşları, artık ekonomideki sıkıntılara dair raporlar sunmaya başlamıştır. Bu sürecin üzerine eklenerek  gelen 17 Aralık ve 25 Aralık süreçleri, dolar kurunda büyük bir baskı oluşturmuş ve 2013 başında 2 liranın oldukça altında olan dolar seviyesi 2.35 lira seviyelerine kadar çıkmıştır. Buna karşı TCMB elindeki enstrümanları kullanmış, döviz satım ihalesi açmış ve elindeki rezervlerin bir bölümünü eritmiştir. Bununla da kalmamış, 2014 Ocak ayında  faiz arttırımı yaparak yatırımcının dolar baskısını  cevaplamak zorunda kalmıştır. Günümüz güncel ekonomik verilere gelirsek, yine hem ABD- Avrupa merkezli ekonomik hem de Türkiye merkezli siyasal durum, Türkiye ekonomisinin geleceğine birer tehdit oluşturmakta. Buna Ukrayna’daki olayları, Orta Doğu’daki karışıklıkları da eklersek durum daha da vahim görünmekte. Genelde, seçim sonuçları sonrası durulan piyasalar, son on iki yılın aksine, açık farkla biten Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarına rağmen tedirgin. Dolar  an itibariyle hem dış borç hem hane halkı borcu açısından tedirginlik verici bir yükseliş içinde ve 2.26 seviyelerini zorluyor. 2. Çeyrek büyüme verileri yüzde 2.1 rakamıyla beklenenin altında geldi. Ocak ayındaki faiz arttırımı kararıyla ve tüketici kanununun taksitle alışverişi önleyici maddelerinin etkisiyle ekonomide bir soğuma mevcut. Bu enflasyon ve işsizlik rakamlarını da kötü anlamda etkiliyor ve resmi rakamlara göre yüzde 9.1 oranında bir işsizlik oranımız var. Son dönemde kısmen iyi olan tek veri cari açık verisi oldu ve Temmuz ayı cari açık verisi geçmiş dönemlere göre azalarak 2.6 milyar dolar olarak açıklandı fakat bu azalmanın en büyük etkisinin yüksek oranda bir 'net hata noksan' kaleminden kaynaklanması da ayrı bir tartışma konusu. Türkiye’nin en rahat ve refah içinde olduğu konu ise kamu borç stoku ve bunun GSYH’a oranı. Fakat bozulan ekonomik dengelerin iç ödemeler dengesini ve kamu yapısını da bozması an meselesi. Bu dengenin bozulması da yeni dolaylı vergiler ve halkın alım gücünün azalması veya devletin kamu maliyesi dengesinin bozulması demek.

Genel anlamda özetlememiz gerekirse Türkiye her anlamda kritik bir süreçte ve bu sürecin en kırılgan noktalarından biri de ekonomi.  Türkiye halkının ekonomi konusundaki hassasiyetine ve refleksine daha önce değinmiştik. Bu anlamda Ak Parti, ekonomi politikasını sıkı tutmak zorunda. Fakat tüm iplerin onların elinde olduğu konusu da ayrı bir muamma.

Geçtiğimiz hafta açıklanan Gini Katsayısı(Gelir dağılımı ve gelir eşitsizliği durumunu gösteren bir parametre) Türkiye’nin, Avrupa'da en kötü gelir dağılımına sahip ülke olduğunu gösteriyor. Ayrıca bu veriler, nüfusumuzun  yüzde 15’inin yoksulluk riski altında olduğunu(Yaklaşık 5 milyon kişi), en zengin yüzde 10’luk kesim ile en fakir yüzde 10’luk kesim arasında 13.6 kat gelir farkı olduğunu, finansal kriz anında riskli konumda olan nufüs oranının yüzde 50 olduğu ve Türkiye’nin en yoksul yüzde 10’unun milli gelirden sadece yüzde 2.3’lük bir pay alabildiğini de ortaya koyuyor. Tüm bu rakamlar bize, herkesin dilinde olan ama bir türlü yapılamayan ‘’Ekonomik Reformlar’’ın bir an önce yapılması ve sadece ekonomi alanında sınırlı kalmayıp siyasal ve sosyal reformlar haline de dönüşmesi gerektiğini kanıtlar nitelikteler.

Bu reformları ve beklentileri de kısaca özetlersek ;

Ekonomik

-          Enerjide dışa bağımlılıktan kurtulmak ve alternatif enerji kaynaklarına yönelmek
-          Teşvik yasalarının yeniden düzenlenmesi ve yatırımı arttırıcı faaliyetler
-          Tarımsal reform
-          İthalata bağlı büyümeden çıkıp ihracata yönelen bir büyüme modeli
-          Kayıt dışı ekonomiyi ve haksız kazancı azaltacak önlemler
-          Vergi reformları, dolaylı vergi oranlarının düşürülmesi
-          İş gücü ve verimliliği arttırıp işsizliği azaltacak politikalar
-          Cari açık, yüksek kur, yüksek enflasyon sarmalından kurtulmak için yeni önlemler
-          Ar-Ge İnovasyon konusunda yatırımlar ve ileri teknoloji içeren, katma değeri yüksek ürünlerin üretiminde yurtdışıyla tam rekabet
-          Yeni ve teşvik edici serbest ticaret antlaşmaları
-          Eğitimde reform, bilimsel düşünebilen ve üretebilen yeni nesil
-          Sanayi yatırımlarında artış, sadece inşaat ve perakende öncülüğünde  değil gerçek anlamda üreterek gelişen bir büyüme modeli


Sosyal ve Siyasal

-          Yeni ve demokratik bir anayasa
-          Yeni partiler kanunu ve seçim yasası
-          Basın özgürlüğü ve bağımsızlığı
-          Hayvan hakları
-          Düşünce özgürlüğü
-          Azınlık hakları
-          Çevreye duyarlı politikalar
-          Yargının bağımsızlığı


Umuyoruz ki ülkemiz şu an içinde bulunduğu sıkıntılı ve bol gerilimli durumdan bir an önce kurtulur ve yeni hedeflere yol alır.  Birleşmiş Milletler İnsani Gelişmişlik Endeksi'nde Türkiye'nin 187 ülke arasında 90. sırada olduğunu hatırlatarak yazıyı sonlandırıyorum. Kuşkusuz kiönümüzde gideceğimiz uzun ve yorucu bir yol var...