Hürriyet

12 Ocak 2015 Pazartesi

Je suis Charlie, Je suis desole

Dünya bir süredir Paris’te gerçekleşen saldırı ile çalkalanıyor. Türkiye ise, tarihi gelişim perspektifi sayesinde gündemi daha çabuk tüketebilen yüksek hızlı bir sindirim sistemi geliştirebildiği için, Charlie Hebdo baskınını unutup, rutin meselelerine döndü.(Rüşvet, yolsuzluk, duble yol, kadını şiddeti azaltmak için dahiyane mahalle kabadayısı önerisi, dolar kuru, Cübbeli Ahmet Hoca, yeni zayıflama kürü, elinin körü etc.) Kültür dünyamızdan Charb, Wolinski ve Cabu’yu çalan bu terörist eylem ve sistematik yok edici bilinç(Ya da bilinçsizlik), geçtiğimiz dönemlerde de, Madrid’de, Londra’da ve Boston’da konuyla aslında pek de alakası olmayan çokça masumu yok etmişti. Hatta 11 Eylül’ü hatırlarsak, İkiz Kuleler ve çevresindeki ‘sıfır noktasında’ azımsanamayacak sayıda Müslüman’ın da hayatını kaybettiğini hatırlayabiliriz. Belirli bir din ve onun kutsal emirleri adına yapıldığı iddia edilen bu eylemler, konuyla alakalı-alakasız birçok kişinin de yaşamının tükenmesine sebep olabiliyor. (15-20 Kasım 2003 İstanbul’daki terör eylemlerini düzenleyenlerin de, hangi dine mensup insanları katlettiğine dikkat ettiğini sanmıyoruz. Dini tercihe duyarlı bir patlayıcı maalesef günümüz teknolojisinde geliştirilemedi henüz. ) Fakat bu kez diğer terör saldırılarından farklı olarak, hedef kesin ve netti. Bir canlı bomba eyleminden ziyade gayet soğukkanlılıkla gerçekleştirilmiş ve özüne inanılmış bir eylemdi. Türkiye ile bir benzerlik-illiyet bağı kuracaksak, 2007 yılında Hrant’ın katledilişine benzetebiliriz bu elim olayı. Hedef belliydi ve bu kişilerin ölümüne içten içe sevinecek büyük bir kitlenin olduğu da aşikardı. Esas hedef alınan ise özgür düşünce ve eleştiri hakkıydı. Böyle düşününce Hrant Dink, Metin Göktepe, Ali İsmail, Festus Okey, Cabu, Wolinski pek fark etmiyor. Dünya’nın farklı bölgelerindeki aynı hisler, karşısındaki mutlak ve dogmatik bloğa karşı felsefi ve varoluşsal savaşını veriyor. Yine bu perspektiften bakınca, Ortaçağ dönemi ve Batı medeniyetlerinin kendi içinde verdikleri savaş veya Osmanlı gerileme döneminde yenilikçi bir kanadın ortaya çıkıp bir düşünsel savaş vermesi de, günümüz konularından çok da farklı temellere sahip görünmüyor. Sadece araçlar, tarih ve bize sunduğu olanaklar farklı. Bu devinim ve kavga sürüyor ve sürmeye devam edecek. Küresel terör yüksek bir hızla eylemselliğini arttırırken, karşısında geniş bir toplumsal tepki bloğu da, ona karşı koymaya çalışıyor. Bombaya(Gaz bombası da dahil) ve AK-47’lere; Twitter ve Facebook’tan oluşturulan sivil insiyatiflerle veya 68 ruhuyla düzenlenen yüksek katılımlı sivil yürüyüşlerle ne kadar karşı koyabileceğimiz tartışmalı olmakla birlikte, şu an için elimizde bunun dışında bir materyal veya savunma biçimi bulunmadığı da açık. Batı , Sovyetler ile soğuk savaşında kullandığı sıcak Afgan militanlarının, El Kaide adında bir oluşumla kendisine bumerang olarak geri döneceğini öngörmüş müydü bilinmez. Irak işgalindeki Saddam artıklarının, ISIS denen amorf örgütün temeli olacağı tahmin edilebilir miydi, muamma. Elimizde bulunan net veri ise şu ; Suriye’deki iç savaş dinamiği, Afganistan’ı Paris gettolarına; Pakistan’ı Akdeniz’e; Lübnan’ı Belçika’ya yaklaştırdı. Rakka’yı ve Deraa’yı Atlas Okyanusu’na getirdi. Suriye İç Savaşı’nda bu kadar büyük ve riskli bir insiyatif alan Batı da, bu kumarın bedellerini ödüyor ve ödemeye devam edecek. Tıpkı 1950’lerde İsrail’i bir uydu devlet olarak karmaşanın ortasına yerleştirip, bu uğurda hem bedel ödeyip hem de nimetlerinden yıllarca faydalandıkları gibi. Saldırının özüne tekrar dönersek, bu bir ontolojik bölünmedir. Varoluşunu dogmatik düşünce dinamikleriyle açıklayanların, seküler düşünce referansıyla hayatı anlamlandıranlara savaşıdır. Bu saldırının altından bir bit yeniği çıksa dahi (Bir komplo teorisi, istihbarat savaşları uzantısı), süreç varoluşsal bölünme dinamiği içerisinde işlemeye devam edecek, hem de olasılıkla Orta Doğu hatta Türkiye üzerinden. Dolayısıyla yine bir analoji yaparsak, Gezi Olayları’nda eylemcilerin savunduğu değerlerle, bir karikatür dergisinin dünya çapında yazarlarının savunduğu değerlerin aslında benzer olduğunu göreceğiz. Türkiye’den bu terör eylemine en samimi tepkinin de, Gezi Parkı enerjisini taşıyan kitlelerden geldiğini söyleyebiliriz. (Diğer kesim badem bıyıklarının altında beliren gizli bir sırıtışla, ‘’Aslında iyi de oldu’’ dedi, kesin bilgi) Charlie Hebdo saldırısı Batı değerlerini içselleştiren toplumların evrensel bir karşı duruşu üzerinden okunmakla kalmayıp, Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı çekişmelerin ve değer çarpışmalarının üzerinden de rahatlıkla okunabilir. Bir dini peygamberin karikatürle eleştirilip eleştirilemeyeceği, bu tartışmaların bir noktasıyken; bu eleştirinin dozajının ayarlanması gerekip gerekmediği de tartışmanın bir diğer noktası. Yine benzer Türkiye analojileri yaptığımızda Elif Şafak’ın ‘Baba ve Piç’ romanından dolayı Türklüğü aşağıladığı gerekçesiyle yargılandığı ve belirli kesimlerce açıkça tehdit edildiğini dönemi hatırlayabiliriz. Yine Nobel ödülü sahibi tek Türk olan ve ironik olarak Türklüğü aşağılamakla yargılanan Orhan Pamuk’un da benzer tehditler yüzünden belirli bir süre güvenlik gerekçesiyle yurtdışında yaşadığını biliyoruz. Tehditlere aldırmayıp ülkesinden ayrılmamayı seçen Hrant’ın, Halaskargazi’de yatan soğuk bedenini de hatırlıyor olmalıyız. Bu örneklerden yola çıkarsak, bu savaş mevzileri sadece yöresel, geçici ,palyatif mevziler değil. Tarihin her döneminde süren, zaman zaman nükseden, zaman zaman durulan bir metafizik savaşın daha görünür hale geldiği günlerdeyiz sadece. Ve sanıyorum herkes mevzilerini ve saflarını daha da sıklaştırma derdinde. Bu bağlamda Yunanistan’da Aleksis için yürüyen (Ve geçtiğimiz hafta sonu bir düşünsel devrim yapıp Syriza’ı seçen) kitlelerle, Mayıs 2013’te Taksim’de özgürlük için yürüyenleri, ABD’de Eric Garner için birleşen gönülleri, Londra’da ‘occupy’ eylemleri düzenleyen gençlik hareketini de birlikte değerlendirmeye ihtiyaç var. Tüm bu sıkışmışlığın ve çarpışmanın tek nedeni sadece ‘İslam’ değil. Bütüne baktığımızda neo-liberalizmin ve daha derinden baktığımızda ulus-devlet paradigmasının sarsıldığı, henüz ulus devlet seviyesine gelemeyen üçüncü dünya ülkelerinde de diktatörlüklerin çatırdadığı, yıkıldığı evrelerdeyiz. (Bu zaman akışını tersine çevirmek için kolları sıvayan, yeniliğe değil geriye doğru kürek çeken dünya liderlerimize de bu noktada bir selam çakmalıyız. Ne de olsa tarihsel olgular açısından imkansızı deniyorlar) Bu evrensel çöküş, mikro yapılarda da çatırdamalar yaratıyor, hepsi bu. Bu çatırdamanın bir diğer tezahürü de, dogmatik düşünce ve tartışılmaz doğrularına sıkı sıkıya sarılıp değişime direnme refleksi gösterecek milyarlarca inançlı insan üzerinden olacak. Bu inanç bir dini inanç olabileceği gibi katı bir milliyetçilik temeline sahip, değişmeye direnen bir inanç kalıbı da olabilir. Bunca laf etmişken Türkiye’deki süregelen bir tartışmaya da değinerek bitirmek gerek. Charlie Hebdo saldırısı ile birlikte, dönemsel olarak gündeme gelen ‘Gerçek İslam bu değil’ serzenişi, yeniden ortaya çıktı. Haklı olabilecek bir serzeniş ama yeterli değil. Gerçek İslam muhtemelen bu değil. Kozmolojisi ve felsefesi ile kültürel beslenme kaynakları epey karmaşık bir semavi dinin, gerçeğini ve özünü bulmaya çalışmak beyhude bir çaba farkındayım. Yine de bu konunun tartışılması bile büyük bir değişimin başlangıcı olabilir. En azından elimizdeki, hayatın bizlere vermiş olduğu kültürel –modern değerlerle baktığımızda, kendisi için dokunulmaz bir alan yaratan ve bu alana dokunanları din dışı ilan edip öldürmeyi bile doğru sayan bir din (İslam ve Hristiyanlık adına tarihte yapılmış katliamlar veya Filistin’de benzer referansları baz alarak insan öldürebilen Yahudilik anlayışı fark etmeksizin ), 21. Yüzyıl akıl ve ahlak dinamikleriyle uyumlu görünmüyor. Bütün kainatı yaratan bir varlığın, onun elçilerinin, iman edenlerinin ve yüzlerce peygamberinin vardığı son noktanın da, bir karikatürist grubunu vahşice öldürmeyi emretmek olduğunu sanmıyorum. Muhtemelen mesajı alanlarla verenler arasında ciddi bir kopukluk olmalı. Tabi öte yandan, İslam dininin hali hazırda hüküm sürdüğü coğrafyalara objektif bir gözle bakınca, sorunun daha karmaşık ve içinden çıkılmaz hale gelmiş olabileceği hissine kapılmamak elde değil. Aşiretlerle yönetilen bir toplumsal yapı, post-modern derebeylikler, on yıllarca süren iç savaşlar, arkaik din-tarım toplumuz bilinçaltı ve toplumsal tezahürü, linç kültürünün yaygınlığı, gülümsemeyi unutmuş ve Batı değerlerini yararlı veya yararsız ayrımı gözetmeyen toptancı bir refleksle dışlayan bir yapı ve daha da fazlası... Öte yandan bu coğrafyanın son dönem popüler ürünleri ; Boko Haram, ISIS veya IŞİD, El Nusra, El Kaide, El Şebab… Sanıyorum felsefesi ve tarihi derin bir dinden, tarihin çeşitli evrelerinde insanlığa ; Ömer Hayyam, Mimar Sinan, Takuyiddin, İbn-i Haldun , İbn-i Sina, Farabi, Gazali ve daha nicesini hediye etmiş bir coğrafyadan ve medeniyetten, daha aydınlık bir dönem geçirmesini beklemek çok anormal bir beklenti değil. Yine bu medeniyetin yükseliş evresinin, hangi dünyevi nedenler, felsefi değişimler ve kültürel beslenme dinamikleriyle gerçekleştiğine göz atmakta da fayda var. Belki de işe, şu an medeniyet, bilim ve parayı elinde tutan ve içten içe imrendiğimiz fakat bir diğer yandan da düşman ilan ettiğimiz Batı’nın ortaçağında, bazı Müslüman düşünürlerin nasıl Latince metinleri çevirip astronomi, tıp ve felsefe ile ilgili ciddi uğraşlara giriştiklerine göz atarak başlamalıyız. Belki de potansiyel Ogün Samast’ları aramızda dolaştıran, ’Bir bebekten katil yaratılan’, kağıt ve kalemle değil de gaz bombalarıyla ‘destan’ yazılan bu anlamsız dönemi, hangi anlayışların ve eğilimlerin beslediğini daha iyi sorgulamalıyız. Sonsöz : Je suis Charlie. Je suis Desole. Not afraid...

1 Ocak 2015 Perşembe

Türkiye'nin Kara Kutusu : Hakan Fidan

CIA, MOSSAD, SAVAMA, MI6, BND, KGB-FSB, El Muhaberat… Dünyadaki haber alma ve istihbarat servislerinden bazıları. Zaten varoluşları itibariyle gizemli olan bu kuruluşların Türkiye’deki karşılığı bilindiği üzere Milli İstihbarat Teşkilatı(MİT). Ve aslında Türkiye’de gizemi arttıran  esas unsur MİT’in son  Müsteşarı Hakan Fidan…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘Sır Küpüm’ dediği, Türkiye dış politikasına ve iç politikasına yön verebilecek bir konumda bulunan ve esasen hakkında çok az şey bilinen bir isim Hakan Fidan. Doğum yeri, ailesi, askeriye ve oradan MİT’e uzanan kariyeri konularında çok az bilgi mevcut. Aynı şekilde kendisinin beyanat veya videolarına ulaşmak veya basınla diyalog kurduğu bir dönem bulmak da gerçekten zor.

Bilinmeyen Fidan ve Kariyeri
MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın nereli olduğu konusunda net bir bilgi olmadığından bahsettik. Anne ve babasının kim olduğu da maalesef net olarak bilinmiyor. Evli ve üç çocuk sahibi olduğu dışında ailevi bir bilgisine de ulaşılamıyor. Kariyeri genel anlamda 2000 yılı sonrasındaki bilgilerden ibaret, ondan öncesi muğlak. Sivil az sayıdaki MİT müsteşarlarından biri olsa da geçmişinde bir askeri referans var. 1986 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri’ne girdi ve eğitim sürecinin ardından Kara Kuvvetleri Muhabere Okulu mezunu oldu. Orduda bilgi işlem birimlerinde çalıştı. Bir dönem askeriyede ‘İstihbarat Astsubayı’ görevi yaptı.
Sonrasındaki dönemde belki de yaşamının dönüm noktası olan NATO görevleri ve Avrupa seyahatı başlıyor. Almanya’da NATO’da görev yaptığı dönemde aynı zamanda üniversite eğitimini tamamladı ve UMUC Europe’dan (University of Maryland University College Europe) Yönetim ve Siyaset Bilimi alanlarında lisans dereceleri aldı. Bu gelecek kariyeri için bizlere büyük ip uçları veren belki de ilk gelişme. Türkiye’ye döndüğünde Bilkent Üniversitesi’nde tez çalışmalarına ve akademik faaliyetlere devam etti. 2001 yılında ordudaki mecburi görev süresi dolar dolmaz istifa etti. Fidan askeri konulardan ziyade akademik anlamda dış politika ve siyaset çalışmak istiyordu. Yüksek lisans tezi ‘‘Dış Politikada İstihbaratın Rolü’’ ve doktora tezi “Enformasyon Teknolojilerinin Uluslararası Antlaşmaların Doğrulanmasında Rolü” oldu. Benzer periyodlarda(2000-2003), yıllar sonra ciddi bir işbirliği içinde olacağı ve Türk dış politikasını ve iç güvenliğini şekillendireceği Ahmet Davutoğlu, Nam-ı Diğer ‘Hoca’ da, ünlü siyaset bilimi tezi ‘’ Stratejik Derinlik’’ üzerinde çalışmalarını bitirmişti ve çalışmaları akademik anlamda ses getirmeye başlamıştı, ne tesadüf. Bu ikilinin ileride yakın bir ortaklık içinde olacağı ve Orta Doğu dengelerini değiştireceği henüz bilinmiyordu.

TİKA ve MİT
2003 yılında TİKA başkanı olmasıyla Türk bürokrasisindeki yükselişi tam olarak başladı. O dönem Dışişleri Bakanı olan Abdullah Gül ile iyi ilişkiler geliştirdi ve TİKA’nın  Orta Dğu ve Balkanlardaki faaliyetleri arttı. TİKA’daki başarıları dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ilgisini çekti ve Hakan Fidan Başbakan Müsteşar Yardımcılığı görevine atandı. Aynı zamanda Atom Enerjisi Ajansı Yönetim Kurulu’na seçildi ve bazı akademik çevrelerde de çeşitli görevler aldı. 2006-2008 döneminde Başbakanın Dış Politika Baş Danışmanı Ahmet Davutoğlu ile birlikte önemli zirve ve toplantılara katıldı. Bu sürecin sonu, Emre Taner’in yerine  Mayıs 2010’da MİT Müsteşarlığı’na atanmasıyla son buldu. Artık Türk istihbaratının başında sivil kökenli biri vardı.

Mavi Marmara, Oslo , 7 Şubat Krizi,  Açılım Süreci
Bu döneme denk düşen bir başka tesadüf(Veya bir rasyonel  iktidar politika planı), Ahmet Davutoğlu’nun meclis dışından biri olmasına rağmen , bir kanun hükmünde kararname kararıyla Dışişleri Bakanlığı’na atanması oldu. Yıllar boyu çeşitli vesilelerle görev arkadaşlığı yapan Fidan ve Davutoğlu ikilisi, artık devletin iki çok kritik iki makamının başındaydı. Dış basında özellikle Fidan’a yönelik eleştirilerin başlaması  gecikmedi. Bunun  iç basında ve özellikle de cemaat medyasında  yankı bulması ve bu cenahtan Fidan’a eleştiriler gelmesi o dönem için şaşırtıcıydı çünkü henüz ‘paralel’ kavramı Türkiye’de oluşmamıştı ve cemaat ile Ak Parti hükümeti birçok konuda tam bir mutabakat içindeydi(Örneğin Ergenekon Davaları). Bu eleştirilerin nedeni olarak, cemaatin MİT Müsteşarlığı için önerdiği isimlerin değil de Başbakana ve Davutoğlu’na yakın Hakan Fidan’ın  müsteşarlığa atanmasının cemaatte yarattığı hayal kırıklığı gösterilebilir. Dış medyanın bu kadar eleştirel yaklaşmasının  nedeninin de Fidan, Davutoğlu ve Erdoğan  troykasının alabileceği olası agresif iç ve dış politika pozisyonundan kaynaklandığını düşünüyorum. Fidan göreve başlar başlamaz, tıpkı Davutoğlu gibi büyük bir krizin ortasına düştü. Mayıs 2010’da İsrail’e yardım götüren ‘Mavi Marmara’ isimli geminin uluslararası sularda İsrail tarafından yapılan bir operasyona maruz kalması ve 9 kişinin ölmesi Türkiye ve dünya gündemine bomba gibi düştü ve gelişen süreçte olay uluslararası bir kriz haline geldi. Benzer dönemlerde Fidan’ın PKK terör örgütü polit-bürosu  ile Oslo’da gizli görüşmelere katıldığı ve devletin sonraları adını ‘’ Çözüm Süreci’’ alacağı bir sürecin baş aktörü olduğunun anlaşılması oldu. Bu gizli görüşmelerin başarıyla geçtiği düşünülse de planları bozan şey görüşmelerin yaklaşık 1.5 yıl sonra internet yoluyla sızdırılması oldu. Bu da Türk istihbaratının gücünün ve tabi başındaki genç ismin sorgulanmasına neden oldu. Ve Fidan’ın belki de en kritik virajlarından biri de 2012 Şubat’ında, başbakanın ameliyat  istirahatinde olduğu bir akşamüstü dönemin savcısı tarafından sorgulamaya çağrılması oldu. Başbakanın hasta yatağından devreye girip, kriz büyümeden Fidan’ı kendi aracıyla korumaya aldığı ve sorguya yollamadığı iddiaları, basında bu dönemden çok sonra yer buldu. 7 Şubat MİT krizinin en önemli sonuçlarından biri de AKP ve Cemaat arasındaki kırılmanın Hakan Fidan üzerinden  artık net olarak gün yüzüne çıkması oldu.



Suriye İç Savaşı'nda MİT’in Rolü
Hakan Fidan ve Ahmet Davutoğlu ikilisinin ve tabi ki onların üst aklı Erdoğan etkisinin Türk Dış politikasına tam olarak yön verdiği dönemin en önemli olaylarından biri de ‘Arap Baharı’ adı verilen süreçti. Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan ayaklanma ve sosyal hareketler, Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn gibi ülkelere yayıldı ve dünyanın ekseni bir anda Orta Doğu coğrafyasına kaydı. Mısır, Libya, Tunus bir yana özellikle Suriye’de Mart 2011’de başlayan ve Beşar Esad iktidarına karşı başkaldıran büyük kitleler , süreci Türk dış politikasının da içine bolca dahil olduğu bir iç savaşa dönüştü. Bir yandan Suriye’den  kuzeye yani Türkiye sınırlarına doğru yaşanan göç ve Türkiye’nin sınırlarını açmak zorunda kalması, diğer yandan sınır güvenliğinin tehlikede oluşu süreci daha da zorlu bir dönemeç haline getirdi. Gelişen süreçte Türkiye’nin iktidar kanadında ve özellikle Davutoğlu-Fidan ikilisinde gelişen Esad düşmanlığı ve ‘Esad  3 aya gidiyor’ hayalleri ve söylevleri, hem Türkiye’nin yanıbaşındaki bir iç savaşı nasıl derinden etkilediğini gösterdi hem de bu sürecin artık Türkiye’nin de tüm sınırlarıyla içinde olduğu bir mücadele alanına evrildiğini herkese kanıtladı. Bu bilgilerden, sınırdaki tanıklardan, medyadaki bilgilerden yola çıkarak Türkiye’nin, Suriye iç savaşına gerek  ÖSO, El Nusra gibi örgütlere Esad’ın yıkılması için destek vererek, gerek  MİT aracılığıyla istihbarat alan araştırmaları yaparak angaje olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gelişen konjonktür, dış denklemlerdeki kaymalar, BM heyetinde Rusya ve Çin’in ikna edilememesi gibi faktörler ve MİT’in karşısındaki güçlü Suriye İstihbaratı El Muhaberat, iç savaşın bir sonuca varmadan uzamasına ve net bir sonuç elde edilemediği gibi Esad’ın da şu gün itibariyle hala Suriye’deki en etkin güç olmasına yol açtı. Büyük bir hevesle ve operasyonel olarak MİT  ile girilen Suriye batağı, Cilvegözlü ve Reyhanlı’da patlayan bombalar, zaman içinde gelişen bir IŞİD virüsü ve  Türkiye’ye göç eden  yaklaşık 1.5 milyon mülteci şeklinde halen çözülmemiş sorunlar yumağı olarak durmakta.

MİT ve Basın İlişkileri
Hakan Fidan komutasındaki yeni MİT  yapılanmasının bir diğer özelliği de özellikle iktidara yakın medya kaynaklarına bilgi servisi edilmesi ve bu bilgilerle belirlenen stratejiler doğrultusunda algı yönetimi ve manipülasyon uygulamaları oldu. Aynı şekilde bu eğilimin sosyal medya aracığı ile Facebook ve Twitter üzerinden de yapıldığını belirtmemiz gerekir. Doktora tezinde de üzerine çalıştığı konulara yakın olan bu konuları kullandığı alan olarak Gezi Sürecini inceleyebiliriz. Büyük ve kontrol edilemez bir eylem dinamiği yakalayan hareketin üzerine gerek polis, gerek istihbarat, gerek sosyal medyada görevlendirilen timlerle giden devlet erki, sonuçta direnişin sıcaklığı ve dinamiğini kırmayı başarmış ve eylemselliğin daha da uzun periyotlara yayılmasını önlemiştir. Bunun paralelinde 17- 25 Aralık sürecinde de  aynı taktikler ve algı yönetimiyle operasyonun dinamiği kısmen kırılmıştır ve iktidar alabileceği en az hasarla bu dalgalardan sağlam bir şekilde çıkabilmiştir. Burada açık istihbarat kaynağı ve algı yönetim aracı olarak kullanılan bazı devlet politikası güdümlü  gazeteleri ; Sabah, Takvim, Akşam, Star, Yeni Şafak  ;  Tv yayınlarını ; TRT,  A Haber, Sky 360, 24 ve zaman  zaman Habertürk olarak basitçe sıralayabiliriz. Ayrıca ana akım medya olarak adlandırılan gazete ve televizyonlarda da mutlaka bir veya iki yazarın bu maksatla görevlendirildiğini söyleyebiliriz. Buradaki bir başka önemli husus bu gazetelerin bazı yazarlarının da  direkt olarak istihbarati olarak beslendiği ve yazılarını da bu yönde yazdığıdır.  Sosyal medyada da son dönemde türeyen ve aynı görüşleri savunup, aynı paylaşımları yapan bir ‘otomatik’ kitle oluştuğunu rahatlıkla gözlemliyoruz.  Bu kişilerin görevi toplumu ve özellikle kendilerine yakın olan kesimi yapılabilecek olan operasyonlara karşı uyanık tutmak, onları tehditler konusunda bilgilendirmek veya algı manipülasyonları ile bu kitleyi konsolide etmektir. Hoş,  bazı Ak Parti milletvekili veya danışmanlarının da bu yayın organlarında bizzat yazar olarak görüş paylaştığını zaten biliyoruz ve takip ediyoruz.

GES Komutanlığı ve Gölbaşı Tesisleri
MİT’te Hakan Fidan dönemiyle başlayan ve tıpkı Suriye’de daha önceki dönemlerde olduğu  gibi bir ‘İstihbarat Devleti’ yaratma idealiyle yön bulan değişim dönemi, sadece teorik değil ; aynı zamanda pratik ve teknolojik gelişmeleri de içerisinde barındırmakta. Bu bağlamda birçok önemli değişim olduğunu belirtmek gerekiyor. Bu gelişmelerden biri  MİT’in  tesislerini tek merkezde toplama idealiyle oluşturduğu Ankara Gölbaşı tesisleridir.Çok büyük çapta operasyonel  ve teknolojik potansiyele sahip (Dinleme, şifre kırma, yazılım yoluyla sistemlere sızma,siber saldırılara karşılık verme, tüm Orta Doğu ülkelerinde espiyonaj faaliyetleri  v.b) Genelkurmay Elektronik Sistemler Komutanlığı, 2011’de  askeriyeden MİT’e bağlandı.. CIA'ın Langley'deki üssü gibi bir merkez yapmak idealiyle oluşturulan bu tesisler, MİT’e her yönden teknolojik ve operasyonel faydalar ve güç sağlamıştır. Bu tesis Jandarma, Genelkurmay ve Dışişleri Bakanlığı’na kaynak oluşturma ve bilgi aktarma açısından da  kolaylık sağlamış ve önem kazanmıştır.

Yükselen Güç İstihbaratı
Ve son olarak geçtiğimiz günlerde pek de alışık olunmayan bir şekilde Hakan Fidan’ın da basın önünde hazır bulunduğu ve Başbakan Davutoğlu’nun bizzat açıkladığı ‘Yükselen Güç İstihbaratı’ kavramına değinelim. Fidan bu konuda yeni yatırımlar yapılması gerektiği brifingini Davutoğlu’na verdi. Başbakan'a yükselen güç istihbaratı kapsamında , yeni gelişen bir kavram olan  elektronik istihbarat kavramına yatırım gerektiğini söylendi. Alt yapı ve teknolojik yatırımların arttırılması gerektiğini belirtti. Üstelik sadece dinlemeler değil şifre çözme ve kriptolama için de çalışmalar yapılması gerektiğini açıkladı. Bunun dışında siber saldırılara hazırlık için de yüksek yatırımlı önlem ve gereksinimlerin olduğu  mesajı verildi.


Sonuç
Özetle MİT yeni bir döneme daha giriyor. Orta Doğu’nun, Kuzey Afrika’nın, Ukrayna’nın (http://tr.euronews.com/2014/11/10/ukrayna-da-ateskes-tehlike-altinda/) , Suriye’nin (http://www.habervakti.com/haber-detay/isid-bagdadinin-yaralandigini-dogruladi/09112014-232541 ), zaman zaman Türkiye’nin (Gezi, 17 Aralık, Kobani Eylemleri v.b.), Brüksel’in (http://www.evrensel.net/haber/96900/brukselde-120-bin-kisi-alanlara-cikti), Hamburg’un (http://www.dw.de/holiganlar%C4%B1n-hedefi-hannover/a-18035038), İngiltere ve ABD meydanlarının karıştığı(http://tr.wikipedia.org/wiki/Wall_Street'i_%C4%B0%C5%9Fgal_Et), stratejik şirketlerin patronlarının tuhaf uçak kazalarında öldüğü (http://www.hurriyet.com.tr/dunya/27424286.asp),  füzeyle yolcu uçağının düşürüldüğü (http://www.cnnturk.com/haber/dunya/yolcu-ucagi-fuzeyle-dusuruldu-295-olu), Hong Kong meydanlarının  karıştığı ( http://www.cnnturk.com/fotogaleri/dunya/occupy-hong-kong-eylemleri-tam-gaz), devlet başkanlarının birbirlerini dinlettiği (http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/106499/Merkel_Erdogan_i_dinledi_mi_.html), çok kritik toplantıların bile sızdırılabildiği (http://www.sabah.com.tr/gundem/2014/04/16/disisleri-dinlemesi-ayni-yapinin-isi) tuhaf  bir meydan savaşları ve yeni merkez-çevre dengesi oluşturma döneminden geçmekte dünya.

Türkiye de bu ateş çemberinin çok uzağında sayılmaz. Hem iktidarın  son dönemde radikalleşen siyasal eksen değişimi, hem de MİT’in bu değişimdeki etkileri, önümüzdeki dönemde Türkiye’nin kaderini belirleyecek. Tabi siyaseti ve ekopolitiği etkileyen onlarca parametre daha var. Düşünce kuruluşları(Think-Tank) çalışmaları, bizzat operasyonel finansör destekli  örgütlerin insiyatifi, Türkiye’de sırrı hala çözülememiş derin devlet kavramı ve uyuyan hücreleri, PKK- DHKP-C- IŞİD-ÖSO  tarzı emri nereden aldığı karmaşık olan örgütlenmeler, devlet erkanının ‘Paralel Yapı’ şeklinde adlandırdığı ve Türkiye’deki ağırlığını hala tam olarak kaybetmemiş olan yapılanma ve bizzat Türkiye içinde faaliyet gösteren dış istihbarat örgütleri(Savak, Muhaberat, Mossad, MI6...) gibi parametreler mevcut. Dünyadaki merkez-çevre kavgasının, finansal ve askeri köşe kapmacanın, hammaddeye giden yollara hükmetme kavgasının ve  Ukrayna’da(Euromaidan), ABD ve İngiltere’de(Occupy London- Occupy Wall Street, Ferguson Ayaklanması ( http://www.zaman.com.tr/dunya_abdde-siyahi-gencin-oldurulmesi-ulkeyi-ayaga-kaldirdi_2237776.html ),  Almanya’da, Brüksel’de, Arap Baharı’nda  yakın coğrafyalarda yaşananlar benzeri çalkantıların ve  ‘Meydan Savaşları’nın yansımalarını ülkemiz üzerinden de izleyebileceğimiz, türbülanslı kritik bir dönem yine bizleri bekliyor.

İddia edildiği gibi büyük sarayların ve büyük ideallerin ülkesi mi yoksa istihbarati zafiyetlerin yol açtığı felaketlerin ülkesi mi olduğumuzu önümüzdeki dönem daha iyi ortaya koyacak. Ya yine MİT komutasındaki mühimmat dolu tırlar sınırda durdurulacak veya MİT ve Erdoğan-Davutoğlu-Fidan eksenli politik tavır birçok engele rağmen durdurulamayacak. Orta Doğu’nun ateş çemberine devlet politikası olarak  bu kadar sokulduysak, niye yandık diye sormaya da hakkımız yok.  Sadece 'Güçlü Ordu' değil, 'Güçlü Akıl' ve 'Güçlü İstihbarat Bilgisi'nin de önemli hale geldiği bir dönemden geçiyoruz. Uzun vadede Hakan Fidan ve ekibinin, bunca karmaşık dinamik içerisinde hangi sonuç, başarı veya başarısızlıklara ulaşabileceği de büyük bir merak konusu olmayı sürdürüyor. Bu noktada taraf olmaktan çok olanları gözlemlemek, gerçeği aramak ve yorumlamak da bizlere düşüyor.

Türkiye Ekonomisinin Yapısal Analizi

Ekonominin siyasetle ilişkisine en önemli örnek yine kendi ülkemizden verilebilir. Ardı ardına yaşanan ekonomik buhranlar (1994 Ekonomik Krizi, 1998 Asya Krizi, 2000 Kasım Krizi) ve bunların sonucunda esas kalıcı darbeyi indiren 2001 ekonomik krizi, sadece Türkiye ekonomi ve sosyal hayatını değil, Türkiye siyasetinin formunu da baştan aşağıya değiştirmiştir. 90’lar boyunca alıştığımız renkli mizaçlı ve bol sayıdaki siyasi kişilikler, bu ekonomik şok dalgasıyla siyaset arenasından, 2001 krizinin akabindeki 3 Kasım 2002 seçimleriyle silinip gitmiştir. Bu isimler arasında 94 krizinin birincil sorumlusu Tansu Çiller’i, 2001 krizinde Başbakan yardımcısı olan Mesut Yılmaz’ı,  Rahmetli Bülent Ecevit’i, hatta Erbakan Hoca’yı bile sayabiliriz. Türkiye siyasetinin kırılma yılı olarak, tarihin döndüğü an olarak, 2001 krizini, 2001 Şubat’ını ele alabilir ve şu an güçlü şekilde tüm erklere hakim olma kavgası veren ve iktidarda 12. Yılını tamamlayan Ak Parti’yi bu bağlamda tekrar değerlendirebiliriz.

Repo faizinin inanılmaz seviyelere ulaştığı, dış borcun birkaç haftada misliyle arttığı, dolar kurunun oluşturduğu baskıyla yarı devalüasyon yaşanan, işsizlik ve enflasyonun katlanarak yükseldiği ve toplum olarak sıkıntısını her alanda yaşadığımız büyük bir buhranı hatırlatıyor 2001 yılı bizlere.  Tam da bu yılın Ağustos ayında kurulan yeni bir parti göze çarpıyor aynı dönemde. 2002 Kasım’ında başlayan siyasi yolculuk, birçok revizyon ve değişime rağmen halen sürüyor Ak Parti adına.

Bu döneme(2002-2012) rakamsal olarak göz atarsak ;



(Kaynak , Mahfi Eğilmez, Kendime Yazılar, Blog)


Şeklinde bir tablo  ortaya çıkıyor. 2002 yılında enflasyonun yüzde 29 seviyesinde, TCMB faiz oranının veya bilinen adıyla repo faiz oranının yüzde 63 seviyesinde, yıllık büyümenin yüzde 6 civarında(Bu rakam yanıltıcı olmasın, 2001 krizi gibi büyük bir krizden sonra gelen bu rakam normaldir ve çok da iyi bir referans vermez. Aynı durum 2010-2011 yılındaki kriz sonrası rakamlarda da yaşanmıştı. Kriz sonrası görece bolluk ve üretimim dramatik artışı olağandır ve başlı başına ekonomik gelişmeye işaret etmez) olduğunu görüyoruz. 12 yıllık AK Parti ekonomi politikası ve bu politikanın ana yapıcısı Ali Babacan yönetimini ele alırsak, belli noktalarda iyi rakamların yakalandığı ve bir ekonomik dönüşümün sağlandığı söylenebilir. Özellikle 2008 ABD Mortgage Krizi başlangıcı ve tüm dünyayı olumsuz etkilediği döneme kadar Türkiye olumlu veriler yakaladı . Türkiye bu dönemde (2002-2007) yapısal reform açısından da günümüze oranla daha olumlu gelişmeler kaydetmiş, AB Müktesebatını imzalamış, 17 Aralık 2004 ve 5 Ekim 2005 AB vizyon süreçlerini yaşamış, dış sermaye girişi de bu gelişmelere paralel olarak artmıştır. 2008 yılına geldiğimizde ise dünyadaki ABD merkezli kriz Türkiye’yi de etkilemiş, dolar ve kur baskısı oluşmuş, dış ticaret verileri düşmüş, cari açık sorunu daha da büyük bir tehdit halini almıştır. Krizin esas etkileri ise 2009 ve 2010 yılı başında daha hissedilir olmuş ve 2009 yılı verilerine göre ekonomisi 4.7 oranında küçülmüştür. Bir sonraki tabloda da görüldüğü üzere, bu ekonomik sıkıntının siyasi faturası halk tarafından iktidara kesilmiş ve Ak Parti’nin oy oranı yüzde 38’e gerilemiştir.  Bu bağlamda rahatlıkla şu tezi öne sürebiliriz, Türk halkı gayet pragmatik düşünüyor ve ekonomik hacim daralırsa iktidara cezayı kesiyor. Buna dair son 12 yılın tablosu aşağıda :



AK Parti oy oranı ile Türkiye Ekonomik Büyümesi arasındaki paralellik
(Kaynak : Vatan Gazetesi)



2008 Kriz döneminin sonunda, ABD- FED(Federal Reserve) kaynaklı Tahvil Alım programı ve FED Başkanı Ben Bernanke yönetimindeki  ekonomi politikalarının da büyük katkısıyla(Bir nevi şapkadan tavşan çıkarma hadisesi) oluşan olumlu hava, özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomiler kategorisindeki ülkeleri olumlu etkilemiştir. ABD’de tahvil alımı adı altında basılan kağıtlar ve bunların satışlarının karşılığında oluşan likitidenin bir bölümü doğuya ve gelişmekte olan ülkelere kaymış, Türkiye’ye büyük oranda dış sermaye girişi olmuştur. Bu parasal giriş ve bolluk dönemi benzer kategorideki Brezilya, Çin, Hindistan, Güney Kore, Güney Afrika, Polonya, Rusya gibi ülkelerde de ekonomik hareketlilik yaratmıştır. Kriz sonrası bolluk dönemi 2011 yılında yüzde 9’a yaklaşan bir ekonomik büyüme ve daha da olumlu makro ekonomik verilerin gelmesini sağladı. Bunu 2011 seçimlerinde AK Parti’nin yeniden tek başına iktidar olması ve siyasal ve ekonomik açıdan belirgin ve yatırımcıların önünü görebildiği bir dönem izledi. Bu kısa retrospektiften  sonra daha güncel ve yakın tarihe dair saptamalara geçebiliriz.

2012 yılıyla birlikte Babacan ve ekibi ekonomide ‘Yumuşak İniş’ adı altında yeni bir ekonomik dönem tezi denemeye başladılar. Cari açığı azaltmaya, büyümeyi biraz daha kontrollü götürüp hem mali tabloları hem de mikro ve makro verileri kontrol altına almaya, bütçe dengesini sağlıklı bir şekilde sağlamaya, bu yeni politika ile ulaşmaya çalıştılar. Kişisel fikrim bu noktada da ekonomi yönetimi adına çok olumsuz bir durum yaşanmadı. Esas sorun ise bu geçici, palyatif çözümlerden ziyade gerçek yapısal siyasal ve ekonomik dönüşümlerin nasıl olması gerektiğiydi. İşte bu noktada bolca sorunumuz var ve bu sorunlar 2012’den beri süregelerek ve artarak devam etmekte.

Ekonomik büyüme belli bir rakama ulaşmış olabilir, dolar bazında GSYH ve kişi başına düşen milli gelir, 2002-2014 arasında oldukça anlamlı bir değerde artmış olabilir. Fakat bir başka sorun da çözülmeyi beklemekte. Bu kümülatif birikim, bireylerin vergilerinden elde ettiği kamu maliyesi geliri ve halkın vergi kaynağı olması üzerine kurulu sistem, yine aynı bireye ne kadar ve nasıl kazandırıyor ? Hakça bir paylaşım var mı ? Bu bolluk ve refah, Gini katsayılarına, gelir adaletine ve İnsani Kalkınmışlık İndeksine(İGE) ne kadar yansıyor ? Dolar milyarderi sayımız artarken, açlık sınırımız ve açlık sınırında yaşayan sayımız düşüyor mu ?  Hanehalkının alım gücü ve borçluluk oranı ne durumda ? Yılların meşhur orta direği, yeni  orta sınıf, eskiye nazaran daha kazançlı mı, yoksa milyar lira mertebesinde bir hane halkı kredi borcuyla can mı çekişiyor ? İşte bu sorular ve bunun benzeri noktalarda Türkiye tam anlamıyla başarılı olmuştur denemez. Bu refah, bolluk, özelleştirmelerden gelen likitide ile gelişen ve sağlam kamu maliyesi yapısı üzerine kurulu sistem maalesef bireye tam olarak bolluk yansıtamamıştır. Bu da şu an içinde bulunduğumuz olumsuz ve tedirgin konjonktürü yaratmıştır. Bu gelişmenin sosyal tabanda(En azından büyük bir bölümünde) karşılık bulamama durumu sadece parasal anlamda değil demokrasinin gelişimi anlamında da geçerlidir ve süregelmektedir.  Yine bu dönemde basın özgürlüğünden birey özgürlüğüne, azınlık haklarından işçi haklarına olumsuz bir gidiş söz konusudur.

Bu ve benzeri sosyal sıkıntılardan en büyüğü 2013 Mayıs ayında adeta bir volkan gibi patlayarak Gezi Olaylarını yarattı. Genel anlamda sosyolojik olarak ele alınan bu dönem, ekonomideki kağıt üstü verilerin hane halkına ve bireye, özgürlük, mutluluk, refah olarak yansımadığının bir göstergesidir aynı zamanda. Evet  ulaşım yatırımları yapılmış olabilir, evet inşaat sektörü canlı olabilir, TOKİ yüzlerce konut dikmiş, TCDD yeni hızlı trenler yapmış olabilir,  evet 2001 verilerine göre ekonomimiz sağlam olabilir ; fakat bu bolluk insan haklarına, birey haklarına, kalkınmışlık kriterlerine, AB kriterlerine dönüşüyor mu dönüşmüyor mu ; bu büyük şüphe götürür.

Yine ana temamız ekonomiye dönersek 2013 Mayıs ayında 90.000 seviyelerinde gezinen BİST 100 endeksi uzun vadede 70.000 seviyelerine kadar gerilemiştir.Yakın zaman içinde not arttırımı yapan kredi derecelendirme kuruluşları, artık ekonomideki sıkıntılara dair raporlar sunmaya başlamıştır. Bu sürecin üzerine eklenerek  gelen 17 Aralık ve 25 Aralık süreçleri, dolar kurunda büyük bir baskı oluşturmuş ve 2013 başında 2 liranın oldukça altında olan dolar seviyesi 2.35 lira seviyelerine kadar çıkmıştır. Buna karşı TCMB elindeki enstrümanları kullanmış, döviz satım ihalesi açmış ve elindeki rezervlerin bir bölümünü eritmiştir. Bununla da kalmamış, 2014 Ocak ayında  faiz arttırımı yaparak yatırımcının dolar baskısını  cevaplamak zorunda kalmıştır. Günümüz güncel ekonomik verilere gelirsek, yine hem ABD- Avrupa merkezli ekonomik hem de Türkiye merkezli siyasal durum, Türkiye ekonomisinin geleceğine birer tehdit oluşturmakta. Buna Ukrayna’daki olayları, Orta Doğu’daki karışıklıkları da eklersek durum daha da vahim görünmekte. Genelde, seçim sonuçları sonrası durulan piyasalar, son on iki yılın aksine, açık farkla biten Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçlarına rağmen tedirgin. Dolar  an itibariyle hem dış borç hem hane halkı borcu açısından tedirginlik verici bir yükseliş içinde ve 2.26 seviyelerini zorluyor. 2. Çeyrek büyüme verileri yüzde 2.1 rakamıyla beklenenin altında geldi. Ocak ayındaki faiz arttırımı kararıyla ve tüketici kanununun taksitle alışverişi önleyici maddelerinin etkisiyle ekonomide bir soğuma mevcut. Bu enflasyon ve işsizlik rakamlarını da kötü anlamda etkiliyor ve resmi rakamlara göre yüzde 9.1 oranında bir işsizlik oranımız var. Son dönemde kısmen iyi olan tek veri cari açık verisi oldu ve Temmuz ayı cari açık verisi geçmiş dönemlere göre azalarak 2.6 milyar dolar olarak açıklandı fakat bu azalmanın en büyük etkisinin yüksek oranda bir 'net hata noksan' kaleminden kaynaklanması da ayrı bir tartışma konusu. Türkiye’nin en rahat ve refah içinde olduğu konu ise kamu borç stoku ve bunun GSYH’a oranı. Fakat bozulan ekonomik dengelerin iç ödemeler dengesini ve kamu yapısını da bozması an meselesi. Bu dengenin bozulması da yeni dolaylı vergiler ve halkın alım gücünün azalması veya devletin kamu maliyesi dengesinin bozulması demek.

Genel anlamda özetlememiz gerekirse Türkiye her anlamda kritik bir süreçte ve bu sürecin en kırılgan noktalarından biri de ekonomi.  Türkiye halkının ekonomi konusundaki hassasiyetine ve refleksine daha önce değinmiştik. Bu anlamda Ak Parti, ekonomi politikasını sıkı tutmak zorunda. Fakat tüm iplerin onların elinde olduğu konusu da ayrı bir muamma.

Geçtiğimiz hafta açıklanan Gini Katsayısı(Gelir dağılımı ve gelir eşitsizliği durumunu gösteren bir parametre) Türkiye’nin, Avrupa'da en kötü gelir dağılımına sahip ülke olduğunu gösteriyor. Ayrıca bu veriler, nüfusumuzun  yüzde 15’inin yoksulluk riski altında olduğunu(Yaklaşık 5 milyon kişi), en zengin yüzde 10’luk kesim ile en fakir yüzde 10’luk kesim arasında 13.6 kat gelir farkı olduğunu, finansal kriz anında riskli konumda olan nufüs oranının yüzde 50 olduğu ve Türkiye’nin en yoksul yüzde 10’unun milli gelirden sadece yüzde 2.3’lük bir pay alabildiğini de ortaya koyuyor. Tüm bu rakamlar bize, herkesin dilinde olan ama bir türlü yapılamayan ‘’Ekonomik Reformlar’’ın bir an önce yapılması ve sadece ekonomi alanında sınırlı kalmayıp siyasal ve sosyal reformlar haline de dönüşmesi gerektiğini kanıtlar nitelikteler.

Bu reformları ve beklentileri de kısaca özetlersek ;

Ekonomik

-          Enerjide dışa bağımlılıktan kurtulmak ve alternatif enerji kaynaklarına yönelmek
-          Teşvik yasalarının yeniden düzenlenmesi ve yatırımı arttırıcı faaliyetler
-          Tarımsal reform
-          İthalata bağlı büyümeden çıkıp ihracata yönelen bir büyüme modeli
-          Kayıt dışı ekonomiyi ve haksız kazancı azaltacak önlemler
-          Vergi reformları, dolaylı vergi oranlarının düşürülmesi
-          İş gücü ve verimliliği arttırıp işsizliği azaltacak politikalar
-          Cari açık, yüksek kur, yüksek enflasyon sarmalından kurtulmak için yeni önlemler
-          Ar-Ge İnovasyon konusunda yatırımlar ve ileri teknoloji içeren, katma değeri yüksek ürünlerin üretiminde yurtdışıyla tam rekabet
-          Yeni ve teşvik edici serbest ticaret antlaşmaları
-          Eğitimde reform, bilimsel düşünebilen ve üretebilen yeni nesil
-          Sanayi yatırımlarında artış, sadece inşaat ve perakende öncülüğünde  değil gerçek anlamda üreterek gelişen bir büyüme modeli


Sosyal ve Siyasal

-          Yeni ve demokratik bir anayasa
-          Yeni partiler kanunu ve seçim yasası
-          Basın özgürlüğü ve bağımsızlığı
-          Hayvan hakları
-          Düşünce özgürlüğü
-          Azınlık hakları
-          Çevreye duyarlı politikalar
-          Yargının bağımsızlığı


Umuyoruz ki ülkemiz şu an içinde bulunduğu sıkıntılı ve bol gerilimli durumdan bir an önce kurtulur ve yeni hedeflere yol alır.  Birleşmiş Milletler İnsani Gelişmişlik Endeksi'nde Türkiye'nin 187 ülke arasında 90. sırada olduğunu hatırlatarak yazıyı sonlandırıyorum. Kuşkusuz kiönümüzde gideceğimiz uzun ve yorucu bir yol var...

Dünya Türkiye’nin Değil Güneşin Etrafında Dönüyor

Başlığı okurken yaşadığınız şaşkınlığınızı hisseder gibiyim. Bu yüzden yazıya başlarken uyarımı yapıyorum. Bu yazı astronomi ile ilgili değil, Türk toplum yapısının eleştirisiyle ilgilidir. Yüksek dozda Türk toplum yapısı kritiği ve yüzleşmesi içerir.

Başlığın anlamını açarsam demek istediğim şu ; ideoloji, gelir durumu, sosyal konum gibi parametrelerle ufak değişiklikler göstermekle birlikte, ortalama bir vatandaşımızı ele alırsak, veya ülkemizin tüm insanlarını karıştırıp tek bireye indirgeyecek bir hayal-ütopya kurarsak, aşağı yukarı şu sonuca ulaşıyoruz ;  Dünya kesinlikle bu hayal ürünü olarak ürettiğimiz ama aynı zamanda çevremizde yüzlercesi bulunan ulvi şahsiyet için üretilmiş. Dünyada başka hiçbir toplum yok, hiçbir medeniyet olmamış, kendi inandığı dışındaki değer yargılarının hiçbir önemi yok, kendisinin eğilimi olduğu inanç dışındakiler kesinlikle ve şüphe götürmeksizin cehennemlik veya sapkın. Yine dünyadaki tek doğru din bu ulvi kişiliğin mensubu olduğu din, ne rastlantıdır ki en ideal mezhep de yine bu kişinin tercih ettiği veya ontolojik olarak kabul etmek zorunda olduğu mezhep, en doğru örf ve adetler onun ailesi ve yakın çevresinin ona dayattıkları, tartışmasız. En iyi memleket, tabiki onun doğduğu memleket. En zeki çocuk eğer bir çocuk sahibiyse yine bu kişinin çocuğu, değilse de mutlaka bir akrabasınınki, gen yakınlığı olan bir yakınınınki olmalı. Dünyadaki en iyi araba süren kişi tabiki bu üstün kişi, yine tek seferde 5 kişiyi dövebilen(Bu ne acayip bir yetenekse ?!), her işten anlayan, dünyanın en çekici erkeği veya kadını da muhtemel bu ortalama, hayali kişimiz. Ne doktorların, ne mühendislerin istediği ama avucunu yaladığı hanım kızımız da bu kişi olabilir normal olarak. Yine bu hayali kişiliğe göre dünyanın her yerinde düğünlerde çifte telli oynanıyor, davul çalınıyor, Ankara’nın Bağları türküsü eşliğinde geleneksek-feodal eğilimler, danslar coşku ile gerçekleştiriliyor, kız isteme ve kız verme gibi cinsiyeti metalaştıran bir bilinçaltı eğilimi(Her ne kadar masum bir adet gibi görünse de) tüm dünyanın her köşesinde yaygın ve normal.


Oysa realiteye, gerçek dünyaya dönersek durum oldukça farklı. Kafalarımızda kurduğumuz ve ekseni bizim merkezimizde bulunan bu farazi kabuller, pratikte temelsizliğinden çürüyor. Anlatmak istediğim şu, dışımızda bir dünya var, bir evren var ve bizimkine hiç de benzemiyor. Dünyanın en kutsal devletinin bizim yaşadığımız coğrafyada olması olasılığı en azından basit bir mantık-felsefe veya istatistiki metotla baktığımızda, oldukça zor görünüyor. Yine en doğru din-mezhep-itikat tercihini sadece bizim üç tarafı denizlerle çevrili coğrafyamızın yapmış olduğunu iddia etmek, en azından geriye kalan 7.5 milyar kişiye biraz haksızlık etmek olmaz mı ? Esas sorun şu, anlamakta zorlandığımız veya işimize gelmeyen gerçek şu ;  biz düğünlerde Ankara’nın Bağları ile oynarken, havaya silah sıkarak kutlama yaparken, yeşil ışıkta değil de sarı veya tercihe bağlı olarak kırmızı  ışıkta geçerken, bisiklet yolunda motorla gezerken,  başlık parası adı altında kadını metalaştırıken, biz bir maden ocağında 301 defa ölürken veya bir şantiyenin asansöründe ucuz hayatlarımızı kaybederken,  başka bir  dünya da başka bir eksende dönüyor, ilerliyor. Biz kendi algımızla yaşarken geriye kalan 7.5 milyar da kendi algı ve gerçekliklerine göre kendi doğrularıyla ilerliyor.  Ve işin özüne bakarsak yaklaşık 100.000 yıldır, yani ne etnik kimlikler, ne örfler-adetler, ne gerçek anlamda dinler oluşmamışken, diller oluşmamışken, sınırlar oluşmamışken de, ortak atalarımız homoheidelbergensisler, neanderthaller, homo sapiens idaltular, homo erectuslar,  bir şekilde yaşamda kalmaya ve türlerinin devamlılığını sağlamaya çalışıyorlardı. Yineliyorum anlamamız gereken sanıyorum şu ; dünya bizim gerçekliğimizden ve algımızdan ibaret değil. Dolayısıyla birey olarak da toplum olarak da doğru olduğundan şüphe duymadığımız hatta tüm insanlığın kabul ettiğini ve uyguladığını düşündüğümüz- sandığımız eylemlerimizden ;  topyekün, toplum olarak şüphe etme zamanımız çoktan geldi de geçiyor bile.

Belki başka ülkeler de çok büyük kurtuluş savaşları vermiş, destanlar yazmıştır kimbilir ? Belki onlar da çok büyük şehirleri fethetmiş ve tarihin akışını değiştirmişlerdir. Belki onların dini veya felsefesi de çok kutsal, çok kadimdir, onların adetleri de saygıyı hak ediyordur, neden olmasın ? Daha doğrusu neden bizimkiler en doğrusu, en gerçeği, en iyisi olsun ?

Bu yaptığımız ve inandıklarımızdan bir gün olsun şüphe etmemenin ve sonsuz özgüvenli bir toplum oluşumuzun(Sadece bazı konularda) tıpta ve psikoloji de makul bir karşılığı var ; Dunning-kruger etkisi. Toplumun tümünde yarattığı etki ise biraz daha dramatik sonuçlar doğuruyor. Bu dramatik sonuçları, trafikte size özgüvenli küfürler edebilen bir orta yaşlı amca, metroda üstünüze çıkabilen bir amca veya teyze, kaldırımda içinizden geçmeye çalışan bir üstün  ‘Matrix’ şahsiyeti veya yürüyüş yolunda olmanıza rağmen size korna çalan bir motorbisikletli satıcı, veya kürsülerden sizin düşünce biçimlerinizi yuhalatabilen, sizi küçük düşürebilen bir 'dünya lideri' şeklinde görebiliyoruz somut olarak. Aslında birbirinden farklı görünen bu davranış bozukluklarının temel paradigması aynı mesnetsiz ve gereksiz özgüvenden, nobranlıktan ve kabalıktan besleniyor. Toplumun en alt kademesinden Çankaya’sına kadar bu durum böyle.

Biz bunları yaparken diğer dünyada neler oluyor diye düşünürsek(Diğer derken bizden daha kötü durumdakilere de göz atabiliriz, ama bu yazıda görece daha iyi durumdakilere bakıp öykünmeyi tercih ediyorum) ; şu an Cern’de milyar dolarları hadron çarpıştırıcısına yatırmış bir grup  insan karanlık maddenin,  atomaltı taneciklerin, W-Z tanecikleri ve higgs bozonunun sırrını çözmeye çalışıyor. Evet evet,  bizler TEOG adlı bir sınav sistemiyle 100 km uzaktaki lise öğrencisini imam hatip lisesine istemsiz de olsa kayıt ettirmeye zorlamaya yarayan, ‘bir nesil kayıp sistemi’ icat ederken, bazıları da W-Z tanecikleriyle kafayı bozmuş durumda, ne garip değil mi ?!  Tam da şu günlerde Apple firması i-Phone 6 lansmanını yapıyor mesela, bizim gibi cari açığı tavan yapmış üçüncü dünya ülkelerinin hane halkı borcu 1.5 milyar liraya dayanmış seçkin  bireyleri kredi kartlarına bir 2000 liracık borç daha eklesin diye lansmanlarını ve ürün pazarlamalarını çok cazip yapıyor olmalılar.

Şu an bazı denizciler Horn Burnunu dönüyor, denizciliğin mabedine çıkıyor, Fransız Guyanası’nda bizim kültür ve dinimize çok uzak olan yerliler yöresel danslarını yapıyor, Capo Verde adalarında sakin, deniz dolu bir hayat süren, Türkiye’nin yerini ve adını bile bilmeyen balıkçılar var mesela. Muhtemelen Avusturya’nın güzel bir şehrinde, mimarisi TOKİ mimarisine hiç benzemeyen estetik ve sanatsal kaygısı yüksek bir opera binasında güzel melodiler çalınıyor. Muhtemelen  Las Vegas’da kumar oynanıp  çok büyük günahlara giriliyor, ama yine muhtemelen bu günah durumu umurlarında bile değil.  Seattle’da bir Grunge barda hala Pearl Jam ve Nirvana çalıyor falan…

Çok üzgünüm ama dünya Ankara’nın Bağlarından, cennetteki huri metaforlarından, evlenip, çocuk sahibi olup, orta sınıf ahlak ve gelir tuzağının cenderesine  sıkışıp, orta sınıf hayallerle ölmekten ibaret değil. 14 milyar yıllık bir evrenin, 4.5 milyar yaşındaki bir gezegeninin, kökeni  100.000 yıl öncelere dayanan bir canlı türünün, 26-45 doğu meridyenleri ve 36-42 kuzey paralelleri arasına sıkışmış bireyleri olarak, dünyayı çözdüğümüzü sanmakta biraz fazla cüretkar davranmıyor muyuz ? Bu toplumumuzun en alt tabakasından, en üst tabakasındaki sözde ‘Dünya Liderleri’ne kadar yaygın bir olgu değil mi peki ? Yine çok üzgünüm ki bu kozmik kutsiyeti çözmek  ve anlamdırmak için henüz hepimiz için erken. Eğer illa bir şeyleri çözmek ve bilgi iddiasında bulunmak gerekliyse bunu ; ülkemizdeki birey ve eğitim kalitesini arttırmakla, gelişmişlik indeksi değerlerini yükseltmekle, milli gelir ve milli kültür sahipliği oranını arttırmakla, üçüncü sınıf işçi kazalarıyla birinci sınıf emekçileri kaybetme alışkanlığını bitirecek teknolojileri kullanmakla ve  yaratmakla, Nobel ödüllü yazar,bilim adam veya kadını, düşünür sayısını artırmakla, bilimsel makale kriter indeks sayılarını yükseltmekle,  üniversitelerimizin kalitesini arttırmakla, yeni Nuri Bilge’ler Kaan Müjdeci’ler çıkarıp ülkemizi böyle konularda gururla temsil edip, tanıtmakla yapabiliriz.


Dünya yalnızca bizim bildiklerimizden, gördüklerimizden ve benimsediklerimizden ibaretmiş gibi yaşamayalım. Çok açık ki dünya bütün bildiklerimizi tekrar tekrar unutturacak kadar büyük, karmaşık ve sonsuz. Onu çözmek için emek ve çaba harcayalım. Şu kutsal döngüye de biraz saygı duyalım.

Erdoğan'ın Yolu, Belki De Yolun Sonu

Seçim araçlarından yükselen rahatsız edici müziklerle adeta bilinç altlarımıza  zorunlu olarak kazınan isim, Nam-ı diğer ''Büyük Usta'', Recep Tayyip Erdoğan...

Tam 9 seçimdir kaybetmeyen, aldığı üst üste zaferlerle muhalefetin kendi kendini sorgulamasını  zorunlu hale getiren bir lider. Erdoğan deyince, Türkiye'nin gelmiş geçmiş en pragmatik liderinden birinden bahsediyoruz aynı zamanda. Gençlik kollarından, milletvekilliği adaylığından, Beyoğlu İlçe örgütünden başlayan siyaset yolculuğunu Çankaya Köşkü'nde sona erdiren bir liderden...  İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile çıkmaya başladığı başarı basamaklarını,  Türkiye'nin en prestijli  makamına yükselerek tamamlayan bir liderden...

Erdoğan'ın pragmatizminin ilk bulgularına, Abdullah Gül bloğunun kırılmasıyla ile Refah Partisi ekolünde ve Fazilet Partisi'nde yaşanan yenilikçi çıkış ve bu akımın gönüllerdeki lideri olarak kendisinin benimseniyor olmasında rastlıyoruz. (Bu dönem kendisinin tutuklu olduğu döneme  denk geliyor ve mecburen Abdullah Gül'ü biraz daha ön plana çıkarıyor.) Siyasal İslam doktrinini kısmen gevşeten ve gömlek değiştiren bu yapı, ekonomik açıdan neo-liberalizme entegre olmuş, vizyon açısından da Batı değerlerine eklemlenmeye çalışmıştır. Bu Türk siyasal tarihinde önemli bir kırılmadır. Takriben 1999 yılına yani 28 Şubat dönemi sonrası değişim gerekliliğinin iyiden iyiye hissedildiği zamanlara denk gelen bu kabuk değişimi, 2001 yılında kurumsallaşmış olarak Ak Parti'yi yaratmış ve 2002 Kasım ayında yapılan genel seçimlerde harekete büyük bir zafer kazanmıştır. ( Bu bağlamda 28 Şubat post modern darbesinin uzun vadede Erdoğan'ın yolunu açtığı da söylenebilir.) Erdoğan da bu zaferler silsilesinin en önemli mihenk taşıdır şüphesiz. Partinin kurucu liderleri yol ayrımlarına maruz kalıp ayrılmış, Erdoğan'ın 'Abdullah Gül kardeşi' Çankaya'ya çıkmış, Türkiye inanılmaz bir değişim ve dönüşüm içerikli 12 yılı geride bırakmış, 2007'de Genelkurmay geceyarısı bildirisi yapmış, 2008 ilkbaharında AK Parti'ye kapatma davası açılmış, 2012 Şubat'ında, MİT Müşteşarı ve Erdoğan'ın sağ kolu Hakan Fidan ifadesi alınmak üzere gözaltına alınmak istenmiş, 17 ve 25 Aralık 2013 operasyonları yapılmış ama tüm bu çalkantılara rağmen Erdoğan hırsından ve performansından pek de bir şey kaybetmemiştir. Bunun son kanıtı 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimleri oldu. Muhalefetin kendini avundurma çabalarını bir kenara bırakırsak, karşısındaki koskoca bir blokla tek başına başarıyla baş edebilen bir lideri görüyoruz. Bu baş ediş biçimi yüksek dozlarda nobranlık, kabalık, feodal eğilimler hatta sistemi zorlama eğilimleri içeriyor kuşkusuz. Ama dedik ya, pragmatizmi düsturu yapmış bir lider için önemli olan sonuçtur. Bu Erdoğan'ın 9. Büyük zaferi, aynı zamanda muhalefetin sayamadığımız kadar büyük yenilgilerinden bir yenisi.

Erdoğan içselleştirdiği değerleri  başarı kazanma ve güçlenme uğruna kullanıp atabilen, etik değerleri arka planda tutabilen bir lider figürü. 2004'de 17 Aralık günü Avrupa Birliği vizyonuyla demokrasi getiren bir tarzdan, Batı ile yakın görünen bir tavırdan, 2013 Gezi Olayları ile birlikte birden Batı düşmanı bir figüre dönüştüğünü hep birlikte izledik. 2011'de kapsayıcı, kuşatıcı ve onarıcı bir balkon konuşması yaparken 2014 Yerel Seçim akşamı ve cumhurbaşkanlığı seçim döneminin tümünde ; ' Ya İstiklal Ya Ölüm' mertebesinde bir retorikle, nasıl sertleşip katılaşabildiğini de  hep birlikte izledik.. Bu etik unsurlar ve çelişkiler ayrı bir tartışma konusu olup, Erdoğan'ın şartlara göre çok kolay şekilde değiştirebildiği esnek tavrı, mutlak başarısı için önemli noktadır. Bu tavır değişikliğini Gülen Camiası'na karşı son aylarda değişen bakışından da anlayabiliriz. 2010'da anayasa değişikliği sonucu yeniden yapılanan tüm devlet kadrolarını bu hareketin önde gelenleriyle doldurmuşken, şu anda bu doldurduğu kadroları nasıl boşaltabileceğini düşünen, hareketi düşman ilan eden bir Erdoğan izliyoruz. Yine aynı çelişkili perspektifi, Erdoğan'ın 'savcısı' olduğu Ergenekon davalarında da görebiliriz.

Erdoğan'ın seçim başarılarını bir kenara koyarsak, Şunu da unutmamak gerekir ki  evrende hiçbir sistem, hiçbir anlayış, hiçbir canlı bozunma ve yok olma eğiliminden muaf değildir. Bu nesneler için de fikir ve doktrinler için de geçerli bir kural. Yani Ak Parti paradigmasının da mutlaka bir sonu olacak. Ve sanıyorum partinin kuruluş tarihinden itibaren en büyük kırılmalardan birinin yaşanacağı bir döneme tam da şu günlerde giriyoruz. Bu kırılmaların bazı kadro tasfiyelerini de beraberinde getireceğini düşünenlerdenim. 12 yıldır en büyük AKP muhaliflerinin bile tam anlamıyla karşı çıkamadığı,  rahat bir şekilde eleştiremediği, başarılı bir bakanlık dönemi geçirdiği mutlak olan Ali Babacan,  bu kadro değişimlerine maruz kalanlardan biri olabilir. Keza teknokrat eğilimli diğer AKP'lilerden Mehmet Şimşek de bu dönüşümden muzdarip olacaktır. İşin özü AKP yapısı görünmez bir koalisyonlar zinciridir. Tek parti, tek adam, tek güç, yekpare söylem sistemini hayata çok iyi geçirseler de bir kırılma ve değişim aşaması onlar için de ufukta görünüyor. Bu değişimin AKP'nin görünmez koalisyonunu ve bu koalisyonun da çatlayabileceğini ilk kez bizlere göstereceğini düşünüyorum. Abdullah Gül, Ali Babacan, Mehmet Şimşek gibi daha liberal kanat ile Efkan Ala, Hakan Fidan, Ahmet Davutoğlu, Beşir Atalay ve Yiğit Bulut gibi daha sert ve radikal bir tutum sergileyen diğer kanat bir noktada kopma noktasına gelebilir. Bu kopmanın şartları ve öncülleri için Abdullah Gül ve Erdoğan'ın tutumları belirleyici olacaktır. Ayrı bir denklem içinde de 'özgül ağırlığı' tartışılmaz Bülent Arınç ve Numan Kurtulmuş gibi diğer parti ağır topları da kişisel çekişmelerden karlı çıkmaya çalışmakta.

Bir sonuca bağlamaya çalışırsam Erdoğan geçen hafta sonu 9. seçim zaferini kazandı fakat öngörüm o ki esas kavga yeni başlıyor. Ve bu zafer onun son zaferi olabilir. Evren nasıl boşlukları sevmezse, sistemler de boşlukları sevmiyor. Ve büyük bir kesim kabul etmese de Erdoğan'nın Çankaya yolu gerek mevzuat ve hukuk gerekse yapısı itibariyle partiyle bağını başka bir boyuta geçirecek, ister istemez bir boşluk yaratacak. Bu kopuş ve ayrışmanın ulaşacağı boyutu tayin edecek olgular ise tarihimizdeki keskin dönüşümlere benzer olarak yine ekonomik ve jeopolitik sıkıntılar veya bir iç-etnik bunalım-ayrışma ekseninde olabilir. Bu önemli dış faktörler de sanıyorum 12 yıllık paradigmanın yeni yolunu belirlemesinden katalizör olarak etki edecek.

Ve sanıyorum sadece iktidar değil muhalefet de çok büyük bir değişim ve dönüşüm sürecine girmek zorunda. Onların değişimi şartların ve iç koalisyonların değişkenliğine bağlı olarak değil, seçim sonuçlarında alınan utanç verici başarısızlıkların sonucuna bağlı olarak olacak.

Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkışı ne Bayar'ın başarısına ne Menderes başarılarına ne de Demirel'in ne de Özal'ın seçim başarılarına benzemiyor. Yine Abdullah Gül'ün 2007 Ağustos ayında Çankaya'ya çıkışının bile Türk Tarihi açısından Erdoğan'ınki kadar önemli olduğunu düşünmüyorum. Bu son  seçim zaferi, Şerif Mardin'in ünlü tezinde çevre olarak bahsedilen büyük çoğunluğu, Türkiye'nin merkezine, hem de bu kadar sert bir lider bünyesinde bütünleşmiş olarak, oturtmuş olduğu gerçeğini kanıtladı. Bu aynı zamanda kurucu cumhuriyet paradigmasının gevşediğinin ve çözüldüğünün de bir kanıtıdır. Fakat bu çözülmeye rağmen asıl savaş veya asıl başarı oraya çıkmak, çevreyi merkeze taşımak değil ; orada kalabilmek ve çevreyi merkezde uzun süre tutabilmektedir.

Erdoğan eğer bu savaşı kazanırsa kurucu önder M. Kemal'in 15 yıllık yönetim tecrübesini bile geride bırakabilir, yeni rekorlar kırabilir, kendi doktrinini tüm ülkeye dayatabilir. Yok eğer çevre 'merkezde', Erdoğan da yeni devlet yönetim anlayışında istediği süre barınamaz veya sistemi istediği gibi yönetemez ise, hem sistemi hem  kendisini hem de partisini çok büyük bir uçuruma sürükleyebilir.

Kısacası hiçbir şey henüz bitmedi,  sistemin mutlak iktidarı olabilme savaşı aslında yeniden başlıyor...
Ve  unutmadan,

Erdoğan'ın zafer yolu, belki de yolun sonu...

Türkiye'de Cemaat Olgusunun Kültürel ve Siyasal Kaynakları

İslam dini, kozmolojisi gereği, ilerlemeci ve yenileştirici değil, eldeki değerleri muhafaza edici ve koruyucu bir felsefi içeriğe sahip. Bu olguyu Türkiye'ye ait özel kodlarla yorumlamaya çalıştığımızda, Orta Asya'dan göçen, Asyatik-Despotik geleneğin içinden gelen gelenekler ile, Osmanlı Devleti ve Ortadoğu'nun kendine has teokratik, din-tarım toplumu yapısının bir sentezi olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı yenileşme dönemi ve sonrasında gelişen yeni dönemse, daha batıcı ekolden bir felsefeyi bu senteze eklemeye çalıştı. Fakat tam da bu noktada bir çelişki oluşuyor. Temelinin Batı'nın aydınlanmacı fikirlerinden alan ve Cumhuriyet Dönemi ve Anadolu'yu bir değişime zorlayan yeni sistem ile, toplumun alışık olduğu eski sistem ve İslam geleneği kendi arasında bir zıtlaşma yaratıyor.

Bireyi ve toplumu önemsemeyi, dünyevi düşünce sistemini, mülk edinme ve sermaye biriktirme hakkını öneren yenilikçi anlayış ile, birey, veya toplumu değil devleti kutsal sayan, mülk edinme ve sermaye biriktirme modeline adapte olamamış, dini referansları dünyevi referanslarına ağır basan düşünce yapısı, Anadolu coğrafyasında kendine özgü bir sentez yaratmak zorunda kaldı. Bu iki kavram arasında ikircikli-diyalektik bir ilişki oluştu. Yenileşme hareketleri, tam da bu noktada rahatlıkla anlayabileceğimiz üzere, tepeden aşağıya doğru bir dizaynı baz almıştır. Toplumsal talepten değil, elit zümre ve düşünce gruplarıyla sistematik bir değişim yaratmaya çalışmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Halkları'nın büyük bir bölümü de, hazır olmadıkları bu yenileşme hareketini tam olarak içselleştirememiştir. Cemaat-tarikat olgusunun yeni sistemde, batıdan pazarlanan 'Cumhuriyet ve Demokrasi' kavramı içinde bile  bu kadar güçlü kalabilmesinin kültürel kodlarından biri bu yenileşmeye ve görece dayatmaya karşı bir savunma mekanizması geliştirebilmesidir.  Bu savunma mekanizması aynı zamanda cemaat-tarikat topluluklarını sosyal bir yardımlaşma ve paylaşım kitleleri haline sokmuş, devletin 'eski model' diye dışladığı orta-alt gelir grubuna ait kesimi bir dayanışma halinde bütünleştirmiş, devletin dışlayıcı soğuk yapısının aksine onlara sığınılacak sıcak bir 'ev' olmuştur.

Tüm bunlara ek olarak, Osmanlı'nın yapısında var olan 'ahilik' kavramı ve medrese geleneği ile, türbeler ve camilerin yaygın mimari ve kültürel içerikleri ile, teokratik ve teolojik referansları yüksek olan halk kesimlerinin eğilimleri, bu kutsal saydıkları geleneklerini sürdürmek istemişlerdir. Yeni Türkiye paradigması ve aydınlanmacı felsefe ise hem ilk cumhuriyet döneminde hem de 1940 sonrası dönemde bu tarz eylemleri devlete karşı bir tehdit olarak görmüş ve cezalandırmıştır. Bu baskı ve yasak unsurları inançlı-geleneksel Anadolu vatandaşıyla sistemi yöneten elit-bürokrasi ve kısmen burjuva devrimi yapabilmiş şehirlerdeki aydın bireyler(İstanbul-Ankara-İzmir) arasında kültürel, ontolojik ve sosyolojik bir kırılmaya neden olmuştur.

Menderes döneminde bu yasaklar kısmen esnetilmiş, cemaat-tarikat-siyaset kucaklaşması bir dönem de olsa daha kolay hale gelmiştir. 1950-1960 arası bu dönemin siyasal etkilerinin ve cemaat olgusunun 1980'lerde yükselişe geçecek 'Siyasal İslam' kavramının da temelini oluşturduğu söylenebilir. Yine Menderes dönemiyle en üst noktaya çıkan bir başka durum bu cemaat ve tarikat yapılanmalarının yalnızca ruhsal ve tinsel değil, iktisadi, sosyal ve kültürel anlamda da geliştiği ve üyelerine çeşitli fırsatlar sağladığı gerçeğidir. Bu da daha alt gelir ve kültür grubuna indirgenip dışlanmış büyük kitlelerin, kendi içinde bir sosyal örgütlenmeye gitmesi ; Şerif Mardin'in ünlü teziyle ; 'Çevrenin merkeze yaklaşması' olarak  değerlendirilebilir.

Türk siyasi dönüşümü, 'Devlet nasıl kurtarılır' felsefesinden beslenmek zorunda olan, bu bağlamda ordu ve bürokrasiyle içi içe bir elitist zümrenin önderliğinde gerçekleştirilen, hızla ve ivedilikle uygulanan, tedrici olmayan, toplumsal olguların ve birikimlerin sonuçlarının eseri değil bir tasarımın sonucu olan gelişme modelidir. Ve bu model iyi veya kötü olduğu tartışmasından bağımsız olarak, yeni bir paradigmayı, özünde pek de uyumlu olamayacağı öngörülebilen bir halk kitlesine dayatmıştır. İnançlı, geleneksel ve mütedeyyin kitleler bu dayatmaya cemaat-tarikat olgusunu bir sosyal, siyasal ve iktisadi  yapılanma formuna sokarak cevap vermiştir. Bu üretilen karşı refleks, 'Cumhuriyet ve Sekülarizm' paradigmasına karşı Anadolu'nun ortaya koyduğu savunma mekanizmasıdır. Ve tekrar belirtmek isterim ki konumuz ve isteğimiz hangi akımın ve eğilimin doğru olduğu veya hangisinin yanlış olduğu değildir. Somut verilerden günümüze kadar uzanan sosyolojik çıkarımlar yapabilmektir asıl amacımız.

Bu tarihsel kırılma, Cumhuriyet'in İstiklal Mahkemeleri'nin sertliğine, yıllar sonra, 1990 ve 2000'li yıllarda zirveye taşıdığı 'Siyasal İslam' ile cevap vermiştir. Yine bu tarihsel kırılma Türkçe ezan revizyonunu tekrar eski haline döndürmüştür. Bu ikircikli olgu, Menderes'i asan-öldüren güce yeni Menderes'ler yaratabilecek potansiyelin elinde olduğunu göstermiştir. Devlet savaştığı metayı güçlendirmiş, ve o metaya karşı savaşını kaybetmiştir. Öte yandan seküler- cumhuriyetçi blok da düşüncelerinden ve ideallerinden geri adım atacak gibi görünmemektedir. Türkiye Siyasi Tarihi'nin ontolojik ikilemi tam da bu noktadadır ve gün geçtikçe daha da netleşerek, berraklaşarak göz önüne gelecektir. Ve net olarak anlaşılıyor ki bu iki farklı kitlenin birbirini sindirip dönüştürmesi kolay olmayacaktır.

Tüm bu faktörleri göz önünde bulundurduğumuzda, günün kısır gündeminden feyz alarak tarikat olgusunu Gülen Cemaati-Erdoğan çekişmesine indirgemek yanıltıcı olacaktır. Bu 2000'lerin ilk yarısında ittifak, 2013 itibarıyla itilaf ekseninde hareket eden akımlar(Gülen Hareketi- Ak Parti), gerçeğin sadece görünen küçük bir yüzüdür. Tarikat- cemaat kavramıysa, üzerine sosyolojik anlamda çok daha fazla çalışılması gereken bambaşka derinlikte bir realitedir. Menzil, Haznevi , Hakikat, Nakşibendi geleneği, İsmailağa, Işıkçılar, İskenderpaşa, Melamiler, Erenköy, İcmalciler, Nurcular ve Gülen Hareketi 'tarikat' denince ilk akla gelenlerdir.

Kişisel olarak bu konudaki son yorumum şudur ; bu tarz oluşumları illegal ilan edip yok etmeye çalışmak, bu oluşumların özü ve nedenini anlamamak, devlet gücüyle bu kitleleri cezalandırmak bir çözüm değil. Zaten bunun çözüm olmadığı cumhuriyet tarihinin uygulamalarından da rahatça anlaşılabilir. Bu sert uygulamalar toplumsal kırılmaları arttırıp yüzyıllara yaymak dışında bir işe yaramamıştır. Elbette devlet yapısı için, istihbarat açısından  bir zaaf oluşuyorsa, veya bir güvenlik sıkıntısı varsa bu bir suçtur ve cezalandırılmalıdır. Fakat devlet ceberrut yüzünü inançlı veya inançsız kesimlere periyodik olarak gösterme huyundan vazgeçmelidir. Devletin(Ve devlet partisi olarak yola çıkan CHP'nin)1923 yılından beri esas düşünmesi gereken olgu, insanlarına, özellikle Anadolu'ya ulaşmak konusunda neyi beceremediği ve bu cemaat denen yapıların, insana ulaşma konusunda neyi devletten daha iyi becerebildiğidir.

Bu tarz olgular ancak tarihin kendi akışı içinde bir mecraya-dengeye oturacak, devletin bireye ulaşıp sorunlarını çözebilmesi sayesinde çözülecek ve teknolojik ilerleme veya zihinsel devrimlerle işlevlerini kaybedeceklerdir.

Bu da ancak akıp giden tarihin uzun bir sürecinin içinde gerçekleşebilecek uzun soluklu bir ihtimal. Kısa, pozitivist, tepeden inmeci ve sert müdahalelerle olabilecek bir gerçeklik değil...

Hantal Devlet Yapısı ve Türkiye

Devletler de tıpkı bireyler gibi belirli karakteristik özellikler içerir. Bir başka deyişle bireylerin kümülatif karakter, yetenek ve birikim toplamının 'devlet' denen kavramı yarattığı da söylenebilir. Bu karakteristik özelliklerin oturması ve gelişmesi, söz konusu devletin ; sosyolojisi, siyaset bilimi tarihi ve birikimi, iktisadi yapısı, coğrafyası, tarihi ve bürokratik yapısı ile, kısacası ekopolitiğiyle bire bir ilintilidir. Bu karakter ve devlet yapısı bu dış etkilerle farklı bölgelerde farklı coğrafyalarda farklı yapıda birey-devlet ilişkileri geliştirmiştir.

Batı dünyası adı altında kategorize edebileceğimiz gelişmiş devletler, hali hazırda sürüyor olan yaygın ekonomik sistemin egemen devletleri, orta çağdan başlayan ve günümüze kadar uzanan uzun bir yolculukla, aydınlanma ve pozitivizm hareketiyle, diğer kategorideki devletlerden farklı bir yapıya kavuştular. Bunun için bedeller ödediler, iç savaşlar yaptılar, bilim,  sanat hatta din konusunda bir değer ve fenomen yarattılar. Üniversitelerini marka hale getirip bilgi ve uygulanabilirlikle harmanlanmış bir teknoloji ürettiler ve dünyanın geri kalanına bu ürünleri pazarladılar. Zaman zaman(Ya da her zaman) Doğu'yu ve diğer az gelişmiş toplumları kontrol ettiler, çoğunlukla ulaşamayacakları kadar uzak olan ülkelerin kaynak ve güçlerini içten yönetebilmenin bir yolunu buldular. Öyle veya böyle, kendileri açısında ideal sayılabilecek bir sistemi oturttular ve yaklaşık olarak iki yüzyıldan beri bu zenginliğin keyfini sürüyorlar, bu zenginliğin bedelini de dünyanın geri kalanına ödetiyorlar.

Diğer yandan öteki dünyaya, Orta doğu'ya, Afrika'ya, Asya'ya, Güney Amerika'ya baktığımızda resim bu kadar berrak görünmüyor. Ve elbette, tüm yenileşme modernleşme ve Batı'ya öykünme çabalarına rağmen Türkiye için de ideal edilen noktaya ulaşılmış görünmüyor.

Batı ile Doğu arasında bir sentez, bir geçiş ülkesi sıfatı zorunlu bir şekilde coğrafi ve jeopolitik olarak omuzlarına yüklenmiş olan ülkemiz, bu arada kalmışlığın sancılarını cumhuriyet döneminden başlayan ve hala süregelen canlı tarihimizde yaşıyor. Devlet bürokrasisinden, birey haklarına, azınlıkların varlığını kabul ettirememe sorunundan, militarist devlet yapısına, hukuk sisteminin karmaşıklığından ve yanlılığından, devlet kademelerinin en üstlerine kadar işlenmiş ve yaygın hale gelmiş yolsuzluk ve rüşvet çarklarına kadar, birçok sorunsalı ve yapısal  devlet hantallığını içinde barındıran bir forma sahip Türkiye.

Batı'nın 16. Yüzyılla başlattığı, Fransız Devrimi, Sanayi Devrimi ve onu takip eden yeni sınıfsal çekişmelerin oluşturduğu modern dünyanın dışında kaldık ve elemine edildik. Cumhuriyet denememiz ile, bu kopuşu telafi etmek ve kaçan tarihi yakalamaya çalıştık. Her türlü sorunumuza, yapısal çıkmazlarımıza rağmen, halen bir değer yaratmak, Batı'nın erdemli ilkeleriyle Doğu'nun bilgeliğini sentezleyebilecek vizyoner bir bakış üretmek için çok geç sayılmaz. Bu da ancak bireye değer veren, devleti yaşatmak için bireyin yaşaması gerektiğine inanan, bilim çalışmaları ve akademik anlamda değer üreten, gerçek anlamda demokrat ve özgürlükçü bakış açılarıyla mümkün olacaktır.

Gelir adaletsizliği  konusunda Üçüncü Dünya ülkeleriyle aynı kategorideyiz.  İnsani gelişmişlik indeksinde, refah toplumu tezini uygulayabilmiş devletlerin uzağındayız. Birey hakları ve demokrasi seviyemizin düşüklüğü başlı başına çözmemiz gereken bir sorun. Soma gibi ancak gelişmemiş ülke kategorisinde yaşanabilecek bir faciayı daha yeni atlattık, kadın cinayeti haberleri her gün gözümüzün önünde.   Ekolojik bir taleple yola çıkmış Gezi Olayları'na devletin verdiği, ülkeyi gaza ve kana bulayan sert tepkinin etkileri hala hafızamızda. Ülke bürokrasisi ve hiyerarşisi paralel, diyagonal, sinüsoidal sözlerinin ve geometrik iddialarının arasında, belirli kesimleri ayrıştırıcı bir söylevle çalışmaya devam ediyor. Belli bir ortak paydada buluşamayan, gruplar halinde birbirine giren ve ayrışmaya devam eden bir toplum hangi mutabakat metninde buluşabilir ? Hangi konuda kendi çıkarını bir kenara bırakıp toplum refahı ve mutluluğunu düşleyebilir ?

Türk devlet bürokrasisi ve yapısının kronik sorunları, tarihimizin başından beri süregelen, birey olarak  alışkın olduğumuz yapısal sorunlar. Hangimiz ufak bir imar işimizi halletmek için onlarca izin alırken, perişan olurken, hiç izin alınmadan yapılmış ve hukuki boşluklardan yararlanan üst zümrelerin çok katlı yapılarını kaçak ve izinsiz inşa ettiğine tanık olmadık ? (Ünlü yazar ve aydın Sevan Nişanyan şu an imar konusu yüzünden, daha doğrusu devlet babanın sözünü dinlemediği gerekçesiyle hapiste. İşlediği suç, Şirince'de  çocukların alternatif eğitim alıp eğlenebileceği bir alan oluşturmak, 'Matematik  Köyü' kurmak.) Hangimiz  ufak bir memuriyet işi için saatlerce sıra bekleyip kuyruklarda yorulmadık ? Hangimiz trafikte huzurla ve güvenle araç sürebiliyoruz ? Hangimiz 'devlet' kavramının gerçekten birey olarak bizim çıkarımızı düşündüğüne inanıyoruz ? Türkiye'de rüşvet ve kayıt dışı ekonomi diye bir gerçeğin olduğunu kim yadsıyabilir ? Militarist devlet ve kolluk kuvvetlerinin belirli dönemlerde belirli zümreleri kutsayıp, biz sıradan vatandaşları ezdiğine daha geçen yaz tanık olmadık mı ? Aynı şekilde başka türde kolluk kuvvetlerinin de, Türkiye'nin mutlak siyasal gücü başka elitlerin ve  güçlerin elindeyken, sırf inançlı oldukları için insanların fişlendiği bir 'post modern' darbeyi hep birlikte yaşamadık mı, daha 16 yıl kadar önce ? Bu devran hep böyle mi sürüp gidecek ? İttihat ve Terakki-Hürriyet ve İtilaf ikileminin yarattığı çekişmenin günahını, tarihin geldiği şu son modern günde, bizler mi bedel olarak ödeyeceğiz ? Gücü eline alan paradigma ve anlayış, balyozu diğer kesimin kafasına indirmekten ne zaman vazgeçecek ?

Ve sorunun belki de en önemli basamağı ; biz sıradan vatandaşlar mı devletleri yaşatmak için ömrümüzü  harcayacağız, yoksa devletler mi biz bireylere mutlu bir ömür hediye edebilmek için bu absürt sistemlerini ve anlayışlarını değiştirecek ?

Özetle herkes için, dindarlar için, laikler için, solcular için, sağcılar için, ulusalcılar için, etnisitesi farklı olanlar için veya olmayanlar için, hemen şimdi ; yaşam, demokrasi, eleştiri ve mutlu olma hakkı diliyorum.

Bu hakkı kazanmak da, yılların katılaşmış devlet paradigmasını halk olarak değiştirmeye çalışmakla mümkün olacak, biliyorum.