Hürriyet

1 Ocak 2015 Perşembe

Erdoğan'ın Yolu, Belki De Yolun Sonu

Seçim araçlarından yükselen rahatsız edici müziklerle adeta bilinç altlarımıza  zorunlu olarak kazınan isim, Nam-ı diğer ''Büyük Usta'', Recep Tayyip Erdoğan...

Tam 9 seçimdir kaybetmeyen, aldığı üst üste zaferlerle muhalefetin kendi kendini sorgulamasını  zorunlu hale getiren bir lider. Erdoğan deyince, Türkiye'nin gelmiş geçmiş en pragmatik liderinden birinden bahsediyoruz aynı zamanda. Gençlik kollarından, milletvekilliği adaylığından, Beyoğlu İlçe örgütünden başlayan siyaset yolculuğunu Çankaya Köşkü'nde sona erdiren bir liderden...  İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile çıkmaya başladığı başarı basamaklarını,  Türkiye'nin en prestijli  makamına yükselerek tamamlayan bir liderden...

Erdoğan'ın pragmatizminin ilk bulgularına, Abdullah Gül bloğunun kırılmasıyla ile Refah Partisi ekolünde ve Fazilet Partisi'nde yaşanan yenilikçi çıkış ve bu akımın gönüllerdeki lideri olarak kendisinin benimseniyor olmasında rastlıyoruz. (Bu dönem kendisinin tutuklu olduğu döneme  denk geliyor ve mecburen Abdullah Gül'ü biraz daha ön plana çıkarıyor.) Siyasal İslam doktrinini kısmen gevşeten ve gömlek değiştiren bu yapı, ekonomik açıdan neo-liberalizme entegre olmuş, vizyon açısından da Batı değerlerine eklemlenmeye çalışmıştır. Bu Türk siyasal tarihinde önemli bir kırılmadır. Takriben 1999 yılına yani 28 Şubat dönemi sonrası değişim gerekliliğinin iyiden iyiye hissedildiği zamanlara denk gelen bu kabuk değişimi, 2001 yılında kurumsallaşmış olarak Ak Parti'yi yaratmış ve 2002 Kasım ayında yapılan genel seçimlerde harekete büyük bir zafer kazanmıştır. ( Bu bağlamda 28 Şubat post modern darbesinin uzun vadede Erdoğan'ın yolunu açtığı da söylenebilir.) Erdoğan da bu zaferler silsilesinin en önemli mihenk taşıdır şüphesiz. Partinin kurucu liderleri yol ayrımlarına maruz kalıp ayrılmış, Erdoğan'ın 'Abdullah Gül kardeşi' Çankaya'ya çıkmış, Türkiye inanılmaz bir değişim ve dönüşüm içerikli 12 yılı geride bırakmış, 2007'de Genelkurmay geceyarısı bildirisi yapmış, 2008 ilkbaharında AK Parti'ye kapatma davası açılmış, 2012 Şubat'ında, MİT Müşteşarı ve Erdoğan'ın sağ kolu Hakan Fidan ifadesi alınmak üzere gözaltına alınmak istenmiş, 17 ve 25 Aralık 2013 operasyonları yapılmış ama tüm bu çalkantılara rağmen Erdoğan hırsından ve performansından pek de bir şey kaybetmemiştir. Bunun son kanıtı 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimleri oldu. Muhalefetin kendini avundurma çabalarını bir kenara bırakırsak, karşısındaki koskoca bir blokla tek başına başarıyla baş edebilen bir lideri görüyoruz. Bu baş ediş biçimi yüksek dozlarda nobranlık, kabalık, feodal eğilimler hatta sistemi zorlama eğilimleri içeriyor kuşkusuz. Ama dedik ya, pragmatizmi düsturu yapmış bir lider için önemli olan sonuçtur. Bu Erdoğan'ın 9. Büyük zaferi, aynı zamanda muhalefetin sayamadığımız kadar büyük yenilgilerinden bir yenisi.

Erdoğan içselleştirdiği değerleri  başarı kazanma ve güçlenme uğruna kullanıp atabilen, etik değerleri arka planda tutabilen bir lider figürü. 2004'de 17 Aralık günü Avrupa Birliği vizyonuyla demokrasi getiren bir tarzdan, Batı ile yakın görünen bir tavırdan, 2013 Gezi Olayları ile birlikte birden Batı düşmanı bir figüre dönüştüğünü hep birlikte izledik. 2011'de kapsayıcı, kuşatıcı ve onarıcı bir balkon konuşması yaparken 2014 Yerel Seçim akşamı ve cumhurbaşkanlığı seçim döneminin tümünde ; ' Ya İstiklal Ya Ölüm' mertebesinde bir retorikle, nasıl sertleşip katılaşabildiğini de  hep birlikte izledik.. Bu etik unsurlar ve çelişkiler ayrı bir tartışma konusu olup, Erdoğan'ın şartlara göre çok kolay şekilde değiştirebildiği esnek tavrı, mutlak başarısı için önemli noktadır. Bu tavır değişikliğini Gülen Camiası'na karşı son aylarda değişen bakışından da anlayabiliriz. 2010'da anayasa değişikliği sonucu yeniden yapılanan tüm devlet kadrolarını bu hareketin önde gelenleriyle doldurmuşken, şu anda bu doldurduğu kadroları nasıl boşaltabileceğini düşünen, hareketi düşman ilan eden bir Erdoğan izliyoruz. Yine aynı çelişkili perspektifi, Erdoğan'ın 'savcısı' olduğu Ergenekon davalarında da görebiliriz.

Erdoğan'ın seçim başarılarını bir kenara koyarsak, Şunu da unutmamak gerekir ki  evrende hiçbir sistem, hiçbir anlayış, hiçbir canlı bozunma ve yok olma eğiliminden muaf değildir. Bu nesneler için de fikir ve doktrinler için de geçerli bir kural. Yani Ak Parti paradigmasının da mutlaka bir sonu olacak. Ve sanıyorum partinin kuruluş tarihinden itibaren en büyük kırılmalardan birinin yaşanacağı bir döneme tam da şu günlerde giriyoruz. Bu kırılmaların bazı kadro tasfiyelerini de beraberinde getireceğini düşünenlerdenim. 12 yıldır en büyük AKP muhaliflerinin bile tam anlamıyla karşı çıkamadığı,  rahat bir şekilde eleştiremediği, başarılı bir bakanlık dönemi geçirdiği mutlak olan Ali Babacan,  bu kadro değişimlerine maruz kalanlardan biri olabilir. Keza teknokrat eğilimli diğer AKP'lilerden Mehmet Şimşek de bu dönüşümden muzdarip olacaktır. İşin özü AKP yapısı görünmez bir koalisyonlar zinciridir. Tek parti, tek adam, tek güç, yekpare söylem sistemini hayata çok iyi geçirseler de bir kırılma ve değişim aşaması onlar için de ufukta görünüyor. Bu değişimin AKP'nin görünmez koalisyonunu ve bu koalisyonun da çatlayabileceğini ilk kez bizlere göstereceğini düşünüyorum. Abdullah Gül, Ali Babacan, Mehmet Şimşek gibi daha liberal kanat ile Efkan Ala, Hakan Fidan, Ahmet Davutoğlu, Beşir Atalay ve Yiğit Bulut gibi daha sert ve radikal bir tutum sergileyen diğer kanat bir noktada kopma noktasına gelebilir. Bu kopmanın şartları ve öncülleri için Abdullah Gül ve Erdoğan'ın tutumları belirleyici olacaktır. Ayrı bir denklem içinde de 'özgül ağırlığı' tartışılmaz Bülent Arınç ve Numan Kurtulmuş gibi diğer parti ağır topları da kişisel çekişmelerden karlı çıkmaya çalışmakta.

Bir sonuca bağlamaya çalışırsam Erdoğan geçen hafta sonu 9. seçim zaferini kazandı fakat öngörüm o ki esas kavga yeni başlıyor. Ve bu zafer onun son zaferi olabilir. Evren nasıl boşlukları sevmezse, sistemler de boşlukları sevmiyor. Ve büyük bir kesim kabul etmese de Erdoğan'nın Çankaya yolu gerek mevzuat ve hukuk gerekse yapısı itibariyle partiyle bağını başka bir boyuta geçirecek, ister istemez bir boşluk yaratacak. Bu kopuş ve ayrışmanın ulaşacağı boyutu tayin edecek olgular ise tarihimizdeki keskin dönüşümlere benzer olarak yine ekonomik ve jeopolitik sıkıntılar veya bir iç-etnik bunalım-ayrışma ekseninde olabilir. Bu önemli dış faktörler de sanıyorum 12 yıllık paradigmanın yeni yolunu belirlemesinden katalizör olarak etki edecek.

Ve sanıyorum sadece iktidar değil muhalefet de çok büyük bir değişim ve dönüşüm sürecine girmek zorunda. Onların değişimi şartların ve iç koalisyonların değişkenliğine bağlı olarak değil, seçim sonuçlarında alınan utanç verici başarısızlıkların sonucuna bağlı olarak olacak.

Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkışı ne Bayar'ın başarısına ne Menderes başarılarına ne de Demirel'in ne de Özal'ın seçim başarılarına benzemiyor. Yine Abdullah Gül'ün 2007 Ağustos ayında Çankaya'ya çıkışının bile Türk Tarihi açısından Erdoğan'ınki kadar önemli olduğunu düşünmüyorum. Bu son  seçim zaferi, Şerif Mardin'in ünlü tezinde çevre olarak bahsedilen büyük çoğunluğu, Türkiye'nin merkezine, hem de bu kadar sert bir lider bünyesinde bütünleşmiş olarak, oturtmuş olduğu gerçeğini kanıtladı. Bu aynı zamanda kurucu cumhuriyet paradigmasının gevşediğinin ve çözüldüğünün de bir kanıtıdır. Fakat bu çözülmeye rağmen asıl savaş veya asıl başarı oraya çıkmak, çevreyi merkeze taşımak değil ; orada kalabilmek ve çevreyi merkezde uzun süre tutabilmektedir.

Erdoğan eğer bu savaşı kazanırsa kurucu önder M. Kemal'in 15 yıllık yönetim tecrübesini bile geride bırakabilir, yeni rekorlar kırabilir, kendi doktrinini tüm ülkeye dayatabilir. Yok eğer çevre 'merkezde', Erdoğan da yeni devlet yönetim anlayışında istediği süre barınamaz veya sistemi istediği gibi yönetemez ise, hem sistemi hem  kendisini hem de partisini çok büyük bir uçuruma sürükleyebilir.

Kısacası hiçbir şey henüz bitmedi,  sistemin mutlak iktidarı olabilme savaşı aslında yeniden başlıyor...
Ve  unutmadan,

Erdoğan'ın zafer yolu, belki de yolun sonu...

Hiç yorum yok: