Hürriyet

10 Aralık 2014 Çarşamba

İktidar, Cemaat ve Diğerleri

İmkanımız olsa ve 2008 yılına geri dönsek. Yaklaşık 6.5 yıl önceki gündemimize dönebilsek ve oradan şu günkü gündemimize bakabilsek oldukça şaşırırdık. İmkanınız varsa 6-7 yıl öncesinin gazete arşivlerini karıştırın, göreceğiniz başlıklar eminim hepinizi şaşırtacak. Ve tarihin akışı ve sistemin bizlere dayattığı gündem hiyerarşisinin nasıl beyinlerimizde uyuşturucu etkisi yarattığını daha net göreceksiniz, o günün doğrularıyla bugünün doğruları arasındaki mesnetsiz uçurumu bir kez daha idrak edebileceksiniz…



2008’de henüz Ak Parti- Cemaat konsorsiyumu dağılmamışken ve halen iki kanat da güçlüyken, Mustafa Balbay, Veli Küçük, Yalçın Küçük gözaltına alınırken, Cumhuriyet gazetesi polis tarafından basılırken, İlhan Selçuk gözaltına alınırken bugün geldiğimiz noktada tam tersi bir ivmelenme ile karşı karşıyayız. Zaman Gazetesi genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı, gazete binasından canlı yayında gözaltına alınıyor. 2011 yılında Oda Tv baskınıyla Soner Yalçın’ın emniyete alınışı gibi bugün de Samanyolu personelinin gözaltına alınışını televizyonlardan izliyoruz. İnsan iktidardaki ve muktedir diğer kuvvetlerdeki yıllar içindeki bu değişime bakınca, operasyonlar düzenleyen timin yıllar sonra benzer operasyonlara maruz kaldığını görünce tekrar şuna  inanıyor ; burası gerçekten dünyanın en garip ülkelerinden biri… Bu üvertür bölümünden sonra şimdi Türkiye’de görünür hale gelen hegemonik çatışmanın kodlarına ve bu savaşın derinine, taraflarına ve içeriğine inmeye çalışalım biraz, kalemimiz döndüğüce…





Türkiye’ye egemen olan ana  ideolojik akımlar

Türkiye Osmanlı bakiyesi bir imparatorluk sürecinden bir ulus devlet metodolojisi uygulamaya konularak, tepeden halka inen bir devrim yoluyla ve bir lider önderliğinde cumhuriyet denemesi sürecine geçmiştir. Bu geçiş sert insiyatif alınarak, tedrici olmayan, ivedilikle uygulanan, katı bir modeli ve  dönemi doğal olarak beraberinde getirmiştir. Buna benzer değişim ve dönüşüm süreçleri yaşayan benzer Orta Doğu ve Avrupa ülkelerine de bakarsak, Türkiye’ye de bakarsak göreceğimiz olgu şudur ; İmparatorluklardan yeni ulus devletlere geçiş süreci ulusötesi sermayenin ve yeni dünya düzeninin çizdiği sınırlar çerçevesinde olmuştur. Bu sınırlar Lozan Antlaşmasından,  Türkiye iktisadi yapılanmasına, demokrasiye geçiş ve çok partili seçim dönemini başlatış sürecimizden, sermayemizin oluşturuluş biçimine, 1940’lı yılların sonunda 2. Dünya savaşının bitimiyle yaşanan Marshall ve Henry Thuram doktirinlerinden, Batı’nın Doğu’daki uydusu olma, Sovyet Bloğuna set olma yolunda biçilen rollerimize, NATO üyeliğine kadar detaylı olarak incelenebilir, delillendirilebilir.  İşte tüm bu karmaşık ilişkiler ağı ve rant kavgası olgusu, Batı’nın Egemen devletler ve sermaye gücü (ABD-İNG-AB) ile rakip devletler (Japonya-Rusya-Doğu gücü) arasında bir sermaye ve ideoloji savaşı başlattı. Temel mesele tarihin tüm insanlığa yaşattığı ve dayattığı sermaye-kar veya kısaca sembolleştirirsek ‘ekmek’ kavgasından başka bir şey değildi. Var olmak için, güçlü olmak için, tüm dünya insanlarının ürettiği ortak değerin ne kadar fazlasına sahip olabiliriz savaşına girildi. Bu da Türkiye’ gibi geç kapitalist, yarı hidrolik-Feodal(Din -tarım toplumu temelli) ülkelere üçüncü dünya uydusu olma rolünü biçti sadece.

Bu kısa tarihi özetten günümüze geldiğimizde de, bu ulusötesi sermaye ve karşısındaki rakiplerin çelişkilerinin ; iktisadi, ideolojik, felsefi çarpışmasının başka bir tezahürünü canlı yayınlar yoluyla izliyoruz. Türkiye’de 4 egemen akım ve güçten bahsetmiştik. Bu güçleri  ;


1 -Şu an iktidarda olan güç olan Ak Parti ve derin neo-osmanlı ideolojisi, ülkedeki İslam ideolojisini savunan tarikatlar ve bu akıma Katar-Ürdün-Suud- Malezya gibi dış ülkelerden gelen destekler
2- Yıllar boyu Ak Parti’ye ortak olan, insan kaynağı sağlayan ama bir süredir ayrı düştükleri Gülen Cemaati ve onun arkasındaki batı desteği
3- Türkiye’nin sermaye birikimini elinde tutan, laik- seküler, elit Türkiye sermayesi(Bu kanat kısmen CHP-MHP  ve ordu üzerinde de etkili oldu dönem dönem, Aydınlık-Perinçek kanadı üzerinde de, Ergenekon denilen akım üzerinde de) ve arkalarındaki sağlam Avrupa sermayesi
4- Kürt siyasetinin ideolojik kanatları(Bu alana sol fraksiyonları ve çeşitli örgütleri de ekleyebiliriz) olarak sıralayabiliriz.
Tüm bu ideolojik ve iktisadi akımlar arasında zaman zaman konsensüs, uzlaşı zaman zaman da itilaf olarak gözle görülür denge değişimleri yaşanıyor. Ve bu değişim ve dönüşümler  genellikle, Türkiye’ye ulusötesi sermayenin biçtiği rollere uygun olarak gelişim gösteriyor.


2008 Yılına Dönüş : Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Poyrazköy, Devrimci Karargah…

Yazının başında imkanımız olsa da 2008 yılına dönebilsek demiştik, günümüz teknolojisi kısmen de olsa bize bu olanağı sağlıyor. 2008 yılı gündemine oturan olaylar kronolojisine ve manşetlerine, haberlerine şu linkten sizler de rahatlıkla ulaşabilirsiniz (http://tr.wikipedia.org/wiki/Ergenekon_soru%C5%9Fturmas%C4%B1_kronolojisi) Özellikle 2008 yılının ilk yarısının ana gündemi Ergenekon davalarıydı. Bir sabah kalkıp bir çok gazeteci ve yazarın gözaltına alındığına şaşırıyorken diğer sabah Ergenekon kapsamında tutuklanan general veya subaylara şaşırıyorduk.  Mustafa Balbay, Şener Eruygur, Hurşit Tolon, Yalçın Küçük, Veli Küçük, Oktay Yıldırım, Ferid İlsever, Mustafa Özbek, Doğu Perinçek, Tuncay Özkan ve daha sayısız isim Türkiye’nin gündemine ve bizlerin hafızalarına kazınmıştı. Cemaat ve Hükümet konsorsiyumunun önderliğinde gelişen ve daha çok cemaatin stratejik aklının eseri olan bu operasyonlar, 4’e böldüğümüz Türkiye hakim güçlerinden ilk ikisinin, yani cemaat ve hükümetin işbirliği ve diğer grupların dışlanması olarak sürüp gidiyordu. Aynı dönemde şimdilerin bu iki grubun arasında arada kalan isimlerinden Bülent Arınç : ‘’ Türkiye bağırsaklarını temizliyor’’ derken zamanın başbakanı Erdoğan ‘’ Bu davaların savcısıyım’’, zamanın muhalefet lideri Baykal ise Erdoğan’a hitaben ‘’ Sen savcıysan ben de avukatım’’ diyordu.  Yine tam bu dönemde 2008 yılının Mart ayında Ak Parti’ye karşı  kapatma davası açılıyordu. Bu dava süreci yaklaşık 4 ay sürüyor, yüksek mahkemenin üyelerinden sadece birinin oy farkıyla Ak Parti’nin kapatılmamasına karar veriliyordu. Kuşkusuz bu kararın alınmasında o dönem Ak Parti'nin yanındaki en büyük destekçi Gülen Cemaati’nin etkisi büyüktü. Herhalde o günlerde 6 yıl sonra cemaat ve Ak Parti’nin büyük bir meydan savaşının iki düşman kanadı olacağını iddia etsek deli yaftası yerdik. O potansiyel deliliğin, gerçeğe dönüştüğü günleri ve saatleri yaşamaktayız an itibariyle.




2005-2007 Dönemine  Dönüş : Şemdinli Olayları, Danıştay Saldırısı, Hrant Dink Cinayeti, 2007 Muhtırası ve Cemaat

2007 yılında henüz Haziran ayı gelmemişken ve Ümraniye’de bir gecekonduda el bombaları bulunmamışken, Yaşar Büyükanıt Genelkurmay Başkanı iken, 27 Nisan gece yarısında Genelkurmay’ın sitesinden bir muhtıra(E-Bildiri) yayınlanmıştı. Öyle anlaşılıyordu ki Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı Genelkurmay’ı rahatsız ediyordu. Dönemin ana akım medyası da bu eğilimi gözler önüne serercesine yayınlar yapıyordu. Bu muhtıra’ya karşı Ak Parti hükümeti boğun eğmemiş ve Başbakan sert bir açıklama ile bu olayı kınamıştı, bununla da yetinmemiş çıkmaza giren Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuca ulaşabilmesi için bir erken seçim kararı almıştı. İşte bu noktada da cemaatin Ak Parti’ye desteğini yadsıyamayız. Hem seçimden yüzde 47 gibi bir oy oranı almasında, hem de Genelkurmay’ın restine rest ile cevap verilmesinde, Ak Parti ve Erdoğan’ın en büyük destekçisi cemaatti şüphesiz.

2007 yılının en dramatik ve kalplere ateş gibi düşen olayı ise bu kriz ve politik kırılmalardan 4 ay önce, 19 Ocak 2007 günü Halaskargazi’de yaşandı. Gazeteci Hrant Dink öldürüldü. Cinayetin failleri ve ipuçları hakkında hala net bir sonuca ulaşılamadı. Devletin içindeki bir kuvvetin bu cinayeti planladığı ve göz yumduğu açıkken, deliller karartılmaya çalışılırken, devlet erkanı suskun ve olayı örtmeye çalışan bir refleks içerisinde görüntü veriyordu.




Hrant Dink olayına gelene kadar bir dizi karanlık olay ve dönem de yaşamıştı. İlk akla gelenler 2005’de Askeriyenin eski dönemlerde alışageldiği refleksiyle Şemdinli’de yaratmaya çalışılan kaosun açığa çıkmasıyla yaşanan ve ileride Ergenekon iddianamesine de girecek olan, ‘’Şemdinli Olayları’’ idi. Bir diğeri Rahip Santoro’nun öldürülmesi olayı ve bir diğeri de Danıştay’a girerek silahlı saldırı düzenleyen Alparslan Aslan’ın eylemiydi. Bu olayların hepsi Ergenekon kapsamında ele alındı fakat hiçbirinden anlamlı bir sonuç çıkarılamadı, veya çıkmadı.


2010 Yılının Ana Gündemi : Referandum Seçimleri

Cemaat- Ak Parti konsorsiyumunun zirveye ulaştığı ve belki de sonrasındaki dönemde düşüşe geçtiği an 12 Eylül 2010 referandumu olarak görünüyor. Referandum Kampanya sürecinde Erdoğan’a koşulsuz destek veren cemaat ve  cemaatin Lideri Gülen : ‘’ İmkan olsa da mezardakileri bile oy vermeye götürebilsek. Bu Anayasa referandumu o kadar önemli’’ derken, Erdoğan da çıkan yüzde 57’lik Evet sonucunun ‘Balkon Konuşmasında’ okyanus ötesine selam göndermeyi ihmal etmiyordu. Bu aslında Ak Parti’nin belki de en zayıf noktası olan insan kaynağının(Polis, yargı ve bürokraside görev almaya hazır, donanımlı, dil bilen, kültürlü ekiplerin yoksunluğu) tedarikçisinin cemaat olmaya devam edeceği yönündeki bir işaretti ve öyle de oldu. 2010 referandum sonuçları yargıda ve HSYK’da ciddi değişimler ve yeni yapılanmalara yol açtı. Bu eksende gerekli insan kaynağı desteği ise genel olarak yabancı okullarda eğitim almış, yabancı dil bilen, devlet bürokrasisine hakim ama önderinin hala niye ABD’de sürgün hayatı yaşadığı  tam olarak anlaşılamayan Cemaat mensupları tarafından karşılandı. İki kanat arasındaki bu birliktelik, 2011-2012 döneminde İlker Başbuğ, Nedim Şener, Ahmet Şık, Soner Yalçın gibi isimleri de yeni  tutuklu portföyüne eklerken, 2008 yılında tutuklanan kişilerin de ‘tutukluluk hallerinin devamına’ karar veriyordu. Henüz cemaatin ‘ Basın Özgürlüğüne saldırı’ diye bağırmadığı ve Oda Tv ile Cumhuriyet’e baskın düzenlenen enteresan günlerdi.


Cemaat-Ak Parti Operasyonu : KCK Davaları

Bu dönemin bir diğer üzerinde durulması gereken olgusu da KCK davalarıydı. Kürt siyasetinin ve PKK’nın beyin takımı, insan ve düşünce kaynağı olduğu iddia edilen yüzlerce kişi tutuklandı. Çoğunun Kürt kökenli veya örgüt yakınlığı bulunan kişiler oluşu kimseyi şaşırtmadı. Ragıp Zarakolu ve Büşra Ersanlı gibi Türkiye entelektüel camiasından isimler dahi tutuklanarak cezaevlerine kondu. Birçok akademisyen, Kürt yazar baskı altındaydı. 4’lü bloğun Cemaat-Ak Parti ekseni, Seküler ve Laik kanadın üzerine ‘asker’ ve ‘basın’ yoluyla giderken, Kürt hareketi üzerine de ‘KCK’ operasyonları ile gidiyordu. Henüz açılım süreci başlamamıştı veya MİT eşliğinde OSLO’da gizli bir şekilde sürdürüldüğünden, henüz böyle bir açılım olacağından haberimiz yoktu.


Konsorsiyumun Dağılışı :  7 Şubat  MİT Krizi

Cemaate sonsuz kredi verilmesi Ak Parti beyin takımında bir çekince yaratmamış değildi. Fakat cemaatin Ak Parti’nin adeta taşeronu gibi çalışması ve rakip blokları ekarte etmedeki yetisi, cemaatin Ak Parti için vazgeçilmez olduğu algısını yüceltiyordu.

Başbakan bağırsaklarından bir operasyon geçirmek üzereyken, hastane kapısındayken kendisine gelen bilgi ise çok şaşırtıcıydı. Cemaate yakın polis mensupları MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı emniyete çağırıyor ve ifade vermesini istiyordu. Devlet erkanı harekete geçti, Başbakanın ameliyat saati değişti. Özel birimler Mit Müsteşarı’nın evine ulaştı, Erdoğan’ın kesin emriyle Fidan emniyete gitmedi, götürülmesi önlendi. Artık cemaat-Ak Parti ortaklığında yeni bir döneme giriliyordu. ‘’İktidar yozlaşır, mutlak iktidar mutlak şekilde yozlaşır’’ sözünün ortaya koyduğu mekanizma bu kez cemaat- hükümet eksenince çalışıyordu. Gücü ele geçiren cemaat iktidara bile hüküm vermeye kalkıyordu. Asıl yozlaşansa bu ikili çekişmeden çok Türkiye’nin kendisiydi.


2013 Gezi Olayları : Hükümet-Cemaat Tepkisi ve 17-25 Aralık Dönemi

2012 Mit krizi birçok yeni sorun yaratsa da yıllarca birbirini beslemiş iki gücün bir anda ayrılması kolay değildi. Yaptıkları operasyonlar, gizli bilgiler, birbirlerine dair ellerindeki kozlar bu birlikteliğin ivedilikle çözülmesine mani oluyordu. Hala Türkiye’de ne işe yaradığını tam olarak anlayamadığım’ Türkçe Olimpiyatları’ düzenleniyor, ve Erdoğan Gülen’e : ‘’ Bu hasret bitsin, vatanına dön’’ önerisini sunuyordu. Eğer Gülen bu çağrıya uyup dönse şu an hangi F Tipi’ne yerleştirilirdi bilinmez ama, çok iyi bir muameleye maruz kalamayacağı aşikar. 2013 Haziran Direnişi Türkiye’de yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Zaman gazetesi gibi cemaat yakını medya organlarıyla, Takvim-Star-Yeni Şafak medya ekseni arasında henüz tam bir itilaf yoktu. Gezi’de dayak ve gaz bombası yiyen çocukları görmeyip, direnişin ‘Bir terör kalkışması’ olduğu iddiasıyla yazılara ve yayınlara devam ediyordu bu medya organları. Yine insanlar gaz ve dayak yerken Başbakan’ın da katılımıyla ‘’ Türkçe Olimpiyatları’ törenleri adeta Gezi’ye karşı potansiyel enerjisi biriken mukaddesatçı kesimin gazının bir nebze alınabileceği sosyal platformlara dönüştü Haziran 2013’de.  Fakat Ağustos ayından itibaren, ülkedeki meydan eylemi silsilesi kısmen azaldıktan sonra cemaatin daha liberal kanadını temsil eden yazarlarda ; ‘’ Acaba Gezi’yi anlayamadık mı ? Acaba Erdoğan ve kitlesi bu çocuklara ve gençlere haksızlık ediyor mu ?’’ gibi argümanlar üretilmeye başlandı. Bu sürecin sonunda Kasım 2013’de de çok enteresan gelişmeler vuku buldu. İlk önce cemaatin yayın organlarında ve özellikle Taraf gazetesinde bir muhalif kanat yükseldi. Mehmet Baransu ve ekibi MGK toplantısında imzalanan eski bir belgeyi ortaya çıkardı, iktidar bunu yalanlayamadı. Bu belgede iktidarın bazı cemaatlerle birlikte Gülen Cemaati'ni de MGK toplantısında fişlediği ve önlem alınması gereken oluşum ilan ettiği ortaya çıkmıştı. Bu durum Ak Parti kanadının ‘Dersaneleri kapatma’ kararı ile karşılıklı bir reste dönüştü. Cemaat ile kronik bağı bilinen Ak Parti vekili Hakan Şükür partisinden istifa etti. Çok da zaman geçmeden gelen 17 Aralık ve 25 Aralık operasyonları, artık bu iki kanadın bağlarının tamamen koptuğunu ve devletin tepesindeki rant, kar ve yıllar boyu sistematik olarak oluşturulan oligarşinin hangisinde kalacağına karar verilme sürecine evrildiği anlaşıldı. Bir nevi bir evliliğin bitişinde çocuğun kimde kalacağı ve malların nasıl paylaşılacağı sürecine girilmesi olarak adlandırabiliriz bu dönemi.




Ergenekon ve Laik-Seküler Kesim ilişkisi / Cemaat ile CHP yakınlaşması

Genel olarak Ak Parti – Cemaat ilişkisini ele aldığım bu yazıda aslında bambaşka ve çokça da karmaşık bir diğer hususa da ucundan değinmek gerekiyor. Genel olarak Ak Parti ve Cemaat kanadının ikisine de muhalif bir duruşum olsa da ve bu duruş cümle alem tarafından bilinse de, bu olgu sistematik olarak Ergenekon,Balyoz gibi oluşumları veya Ordunun siyasete etkisini desteklediğim anlamına gelmiyor. Özetlemem gerekirse Ergenekon da ona eklemlenen diğer davalar da tamamen içi boş davalar ve olgular değiller. Türkiye’de hala aydınlatılmayı bekleyen birkaç olaydan bahsedeceğim ; 1- 1996 Özdemir Sabancı Süikasti , 2- 28 Şubat Süreci-2001 Ekonomik Krizi ve batık bankalar, 3- 2001 Üzeyir Garih Cinayeti, 4- 1996 Susurluk Kazası ve devlet mafya ilişki ağı, 5- 2002 Necip Hablemitoğlu Cinayeti, 6 – 1999 Ahmet Taner Kışlalı Cinayeti, 7- 2005 Şemdinli olayları, 8- 2007 Büyükanıt-Erdoğan Dolmabahçe  Mutabakatı, 9- 2007 Hrant Dink Cinayeti, 10- Rahip Santoro Cinayeti, 11- Malatya Zirve Yayınevi Vahşeti, 12-Danıştay Saldırısı ve Cumhuriyet Gazetesi Bombalama eylemleri 13-Jak Kamhi süikast girişimi 14- Muhsin Yazıcıoğlu Ölümü 15- Kaşif Kozinoğlu’nun ölümü 16- 2010 KPSS kopya skandalı ve daha nicesi…


Bu olayların hiçbirinden tatmin edici bir yargı sonucu çıkmadı, yargıya intikal etmesi mümkün olamayanlarla ilgili de herhangi bir ipucu edinilmiş değil. Bu olayların şüphelilerinin arasında mutlaka bir devlet-emniyet-ordu birlikteliğine rastlıyoruz. Şemdinli’de yaşanan olaylar tam bir kontra-gerilla faciası ve komedisi idi. Büyükanıt Paşa’nın o olaylarda rol aldığı belirlenen kişilere sahip çıkışı da hala hatırlarımızda. Kısacası Ergenekon ve diğer davalara prensip olarak şüphe ile yaklaşmak gerekiyor. Bunca yıl gündemi meşgul eden bu davaların neredeyse hiçbirinden anlamlı ve doyurucu bir karar çıkmaması gibi, davalarda henüz 1.5 yıl önce müebbet hapis cezasına çarptırılanların bile nasıl bir anda tahliye edildiğini anlamakta zorlanıyorum. Ergenekon davaları sulandırılmış davalardır. İçerisine suçlu suçsuz, önemli önemsiz, tanınır-medyatik kişiler katılarak amacından saptırılmıştır. Bu eğilimi ; Oda Tv, Ergenekon, Balyoz, Devrimci Karargah, Şike Davası gibi süreçlerin hepsinde tekrar tekrar gördük.




Türkiye, derin devlet aktivitelerinin tarih boyu süregeldiği ve öyle görünüyor ki önümüzdeki dönemde de süreceği bir ülke. Bu bağlamda Cemaat veya Ak Parti distopyasına karşı çıkarken unutmamız gereken bir diğer olgu da, seküler kesim- ordu- İstanbul sermayesi hattının ortaya koyduğu karanlık ilişkiler ağı ve ülkeye ödettikleri bedellere de karşı çıkmak olmalı. İşte tam da bu yüzden iktidar veya cemaate olan güveniniz ne kadar az ise diğer kanada olan güveninizin de o kadar az olması gerektiğini düşünüyorum. Bize anlatılan, çizilen perspektif maalesef bazı gerçeklerin perdelenmesi sonucunu doğuruyor. Yine bu bağlamda geçtiğimiz dönemde oldukça artan, yerel seçim dönemi adaylarını bile belirleyen ‘Cemaat-CHP-İstanbul Sermayesi’ yakınlaşmasını, bu anlattığım kodlarla tekrar gözden geçirmenizi dilerim. Ak Parti eğer miladını doldurmuş bir hareketse, bu gerçeğin turnuSOLü,  sandıkta doğru ve dürüst bir siyasetle onu yenebilmektir. Bunun yolunun CHP ve sermaye içindeki uzantılarla, eski ordu artıklarının konsorsiyumu ile çözülebileceğine inanmıyorum ve bu birlikteliğe hazır boştayken ‘Gülen Cemaati’ eksenini de dahil etme projesine en az Ak Parti’nin yanlışlarına karşı çıktığımız kadar karşı çıkmamız gerektiğine inanıyorum. Ak Parti yenilecekse bu ; Cemaatle ‘Ananas’ bazlı ihale antlaşmaları yapmaya çalışan ama medyaya pek bir seküler görünen derin devlet-sermaye uzantılarıyla olmayacak veya Ak Parti’yi yıkacak güç Zekeriya Köy veya Beykoz Konakları’ndaki siyaset bilmez, halkı tanımaz, bir eli orduda bir eli cemaatte olan elit beyefendiler eli ile de gerçekleşmeyecek. Yine temin derim ki demokratik talepleri için meydanda gaz yiyen ve ölen gençlerin yanında laik pozlarına yatıp, bankalarındaki milyar dolarlık servetlerinin bu ülkenin kaç fakirinin cebinden aktığını düşünmeyen ve ‘’ Ben de çapulcuyum’ ‘diye meydanlara çıkan TÜSİAD oligarşisi de Ak Parti’ye bir anlamlı alternatif olamayacak. O yüzden her 10 Kasım’da gazete manşetleri ve reklam bilboard’larını işgal eden ‘’ Kalbin yolu bir’’ cilere pek inanmayın. Gerçek bir sekülerin, Fethullah Gülen ile nasıl bir ticari bağı olabileceğini hep birlikte sorgulayalım. Gezi’de haksız ve usulsüzce kesilen ağaçları koruyan bizler, bu ülkenin imtiyazlı kitlelerinin, sınıfsal olarak yaratılan ayrım nedeniyle  kapılarından bile giremeyeceğimiz bazı özel okullarının, nasıl koruma altındaki ormanlık alanlar içine yapılabildiğini de göz önünde bulunduralım.  Bu ülkede tehdit olarak algılanan dinci tarikat ve yapılanmaları incelediğimiz kadar bir kerecik de şu ;  Rotary kulüplerinin, Lions Club’ların, ‘Büyük Kulüp’lerin neyin menfaatine hizmet ettiğini anlamaya çalışalım…




SONUÇ

Türkiye’de yaşıyorsanız, banka hesabınızda az ama kart borç hanenizde çok haneli rakamlar varsa, otobüste ve metrobüste,  kalabalıkta nefessiz yolculuk ediyorsanız, boğazda yalılarınız, Ankara’da saraylarınız, yatak odanızda ayakkabı kutularınız, muhtelif Afrika Ülkelerinde ‘ananas’ bağlantılarınız, BİST 100’de milyar dolarlık hisseleriniz yoksa, Soma’da ve Ermenek’te neden hep yoksulların ve görece ezilen kesimlerin ölüyor olduğunu anlamakta zorlanıyorsanız… Sistematik olarak vergi ödemenize , çalışıp çabalamanıza ve doğruluktan şaşmamanıza rağmen, yeterli kazancı elde edemediğinizi düşünüyorsanız, hep birlikte sosyal bir eşitsizlik isyanında , ortak paydada buluştuk demektir. Bu eşitliksiz, adaletsiz durumu, oportünist yandaşlıklarla değil, gerçek bir sosyal eşitlik hareketiyle , iktisadi kalkınma ve halktan-ezilen kesimden yana bir söylev ile geliştirmek gerekiyor.

Özetle üstadım size ne Ankara oligarşisinden, ne İstanbul Yalılarından, ne muhtelif cemaat bağlantılarından hayır gelmeyecek. Türkiye toprağı ve şu aziz Anadolu medeniyeti, pisliğe bulaşmamış hakkaniyetli liderleri içerisinden mutlaka çıkaracak ve bu Orta Çağ karanlığına yeni bir ışık yakacaktır. Bunca pisliğe ve umutsuzluğa rağmen, umudumuzu koruyalım…


Önümüzdeki Dönem İçin Öngörüler

Erdoğan ve Ak Parti’nin derin aklı ; Önder Aytaç, Emre Uslu, Mehmet Baransu, Tarık Toros, Adem Yavuz, Ekrem Dumanlı v.b isimleri hapiste ve tutuklu görse sevinir net. Fakat öyle isimler var ki, onları hapiste ve tutuklu görmekten mest olur, sevincin ötesine geçer bu duygu durumu…

Aydın Doğan, Rahmi Koç, Hüsamettin Özkan, Ertuğrul Özkök, Cem Boyner, Vuslat Doğan Sabancı, İnan Kıraç, Arzuhan Doğan Yalçındağ, Muharrem Yılmaz, Tuncay Özilhan, Hanzade Doğan Boyner… Bunlardan yalnızca birkaçı.



Özellikle Cem Boyner Türkiye'nin ''Mihail Hodorkovski''si (http://tr.wikipedia.org/wiki/Mihail_Hodorkovski)  olmaya aday. Erdoğan bunu acımadan yapacak kapasitede bir öfke duyuyor bildiğimiz üzere, tıpkı geçtiğimiz hafta Türkiye’de bulunan Putin’in de potansiyelinde olan öfke gibi. Tabi sırtını ulusötesi sermaye ve uzantılarına dayamış bu elit kesimin üzerine hangi argümanla gider tartışma konusu. En makul adaylar'28 Şubat' ve cemaat ile son dönemdeki telefon kayıtlarıyla da ortaya çıkan ortaklık faaliyetleri. Ve tabi 28 Şubat’a  eklemlenen 2001 ekonomik krizi. Bu dönemdeki banka ilişkileri, kriz dinamiği, para hareketleri, medya algısı arşivlerde bir yerlerde gizli, bu konuda Ak Parti kanadının son dönemde yükselen ismi Yiğit Bulut’un çeşitli açıklamaları olmuştu. Tüm bu argümanlara son dönemdeki cemaat-elit sermaye yakınlaşmasını da (Ali Sabancı, Mustafa Koç v.b) ekleyip,bi operasyon yapması olası. Belki de Gezi Eylemleri ile bu kesim arasında bir korelasyon kurulabilir, kimbilir… Devletçi-seçkinci kanat ile gelenekçi-liberal kanadın kapışması bir asır daha sürer. Ama çok da uzak olmayan bir tarihte, bu kavganın ödeyeceğimiz  ağır bir bedeli olacak.

Öte yandan AKP otoriter eğiliminin artması kendi içinde bir çözülme yaratırsa, Abdullah Gül kozuyla sakinleştirici yeni bir devir de başlayabilir. Gül burada, cemaatin de sermayenin de takdirini alıp bir el freni mekanizması görebilir. Yeni bir meclis kompozisyonu oluşabilir, burada Ak Parti içinden, tüm bu olanlara tepki duyan bir ayrışma da gerçekleşebilir. Fakat bu el freni mekanizması da tutmazsa ve Erdoğan karşısındaki güce bazı yeni argümanlar dayatırsa, maalesef iç harp eksenli bir ayrışma söz konusu olabilir. Bu kadar büyük bir operasyona girişip, hem cemaat hem finans hem medya hem de devlet sistemi ve çevrelerini karşısına alması halinde bunun bir karşı saldırı argümanı da mutlaka gelişecektir.

Muhtemelen Gül-Babacan-Şimşek- Arınç eksenli yeni bir siyasaya, Taha Akyol, Aslı Aydıntaşbaş, ana akım  medya v.b daha sakin medyaya,Erdoğan'ın etkisinin azaldığı bir yola gidiyoruz ya da aksi olursa Erdoğan'ın daha da güçlendiği-otoriterleştiği hatta totaliterleştiği ve sonu sağlam bir finalle sonlanacak bir iç harbe...

Bu iç harp ihtimalini yabana atanlara önerim Mart 2011 öncesi Suriye yapısını incelemeleri olabilir. Tüm aksaklıklarına rağmen bir şekilde mutlu yaşayabilen bir halk ve ülkenin sadece üç ayda(Mart-Haziran 2011) ve sonrasında devam eden üç yılda ne hale geldiğini hep birlikte, tesirini yakından hissederek gözlemliyoruz. Ulusötesi sermaye, egemen güçler ve onun Türkiye içindeki uzantıları harekete geçerse bir ekonomik buhran ve ona eklemlenen bir iç felaket senaryosu uzun veya kısa vadede devreye girebilir. Bunu önleyecek hamleleri yapacak olan da yine iktidar ve Cumhurbaşkanı Erdoğan olacak veya malesef olamayacak… Umarım korkulan olmaz, umarım, en azından kısmen ‘barış’ içinde sürdürebildiğimiz şu günlerimizi de arar hale gelmeyiz. Ama şunu da dürüstçe belirtmeliyiz ki, Türkiye'nin geleceğine dair ufukta kısa vadede bir umut görünmüyor.

1 yorum:

kahraman dedi ki...

ÇOK GÜZEL BIR BLOG OLMUŞ..