Hürriyet

1 Ocak 2015 Perşembe

Türkiye'de Cemaat Olgusunun Kültürel ve Siyasal Kaynakları

İslam dini, kozmolojisi gereği, ilerlemeci ve yenileştirici değil, eldeki değerleri muhafaza edici ve koruyucu bir felsefi içeriğe sahip. Bu olguyu Türkiye'ye ait özel kodlarla yorumlamaya çalıştığımızda, Orta Asya'dan göçen, Asyatik-Despotik geleneğin içinden gelen gelenekler ile, Osmanlı Devleti ve Ortadoğu'nun kendine has teokratik, din-tarım toplumu yapısının bir sentezi olduğunu söyleyebiliriz. Osmanlı yenileşme dönemi ve sonrasında gelişen yeni dönemse, daha batıcı ekolden bir felsefeyi bu senteze eklemeye çalıştı. Fakat tam da bu noktada bir çelişki oluşuyor. Temelinin Batı'nın aydınlanmacı fikirlerinden alan ve Cumhuriyet Dönemi ve Anadolu'yu bir değişime zorlayan yeni sistem ile, toplumun alışık olduğu eski sistem ve İslam geleneği kendi arasında bir zıtlaşma yaratıyor.

Bireyi ve toplumu önemsemeyi, dünyevi düşünce sistemini, mülk edinme ve sermaye biriktirme hakkını öneren yenilikçi anlayış ile, birey, veya toplumu değil devleti kutsal sayan, mülk edinme ve sermaye biriktirme modeline adapte olamamış, dini referansları dünyevi referanslarına ağır basan düşünce yapısı, Anadolu coğrafyasında kendine özgü bir sentez yaratmak zorunda kaldı. Bu iki kavram arasında ikircikli-diyalektik bir ilişki oluştu. Yenileşme hareketleri, tam da bu noktada rahatlıkla anlayabileceğimiz üzere, tepeden aşağıya doğru bir dizaynı baz almıştır. Toplumsal talepten değil, elit zümre ve düşünce gruplarıyla sistematik bir değişim yaratmaya çalışmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Halkları'nın büyük bir bölümü de, hazır olmadıkları bu yenileşme hareketini tam olarak içselleştirememiştir. Cemaat-tarikat olgusunun yeni sistemde, batıdan pazarlanan 'Cumhuriyet ve Demokrasi' kavramı içinde bile  bu kadar güçlü kalabilmesinin kültürel kodlarından biri bu yenileşmeye ve görece dayatmaya karşı bir savunma mekanizması geliştirebilmesidir.  Bu savunma mekanizması aynı zamanda cemaat-tarikat topluluklarını sosyal bir yardımlaşma ve paylaşım kitleleri haline sokmuş, devletin 'eski model' diye dışladığı orta-alt gelir grubuna ait kesimi bir dayanışma halinde bütünleştirmiş, devletin dışlayıcı soğuk yapısının aksine onlara sığınılacak sıcak bir 'ev' olmuştur.

Tüm bunlara ek olarak, Osmanlı'nın yapısında var olan 'ahilik' kavramı ve medrese geleneği ile, türbeler ve camilerin yaygın mimari ve kültürel içerikleri ile, teokratik ve teolojik referansları yüksek olan halk kesimlerinin eğilimleri, bu kutsal saydıkları geleneklerini sürdürmek istemişlerdir. Yeni Türkiye paradigması ve aydınlanmacı felsefe ise hem ilk cumhuriyet döneminde hem de 1940 sonrası dönemde bu tarz eylemleri devlete karşı bir tehdit olarak görmüş ve cezalandırmıştır. Bu baskı ve yasak unsurları inançlı-geleneksel Anadolu vatandaşıyla sistemi yöneten elit-bürokrasi ve kısmen burjuva devrimi yapabilmiş şehirlerdeki aydın bireyler(İstanbul-Ankara-İzmir) arasında kültürel, ontolojik ve sosyolojik bir kırılmaya neden olmuştur.

Menderes döneminde bu yasaklar kısmen esnetilmiş, cemaat-tarikat-siyaset kucaklaşması bir dönem de olsa daha kolay hale gelmiştir. 1950-1960 arası bu dönemin siyasal etkilerinin ve cemaat olgusunun 1980'lerde yükselişe geçecek 'Siyasal İslam' kavramının da temelini oluşturduğu söylenebilir. Yine Menderes dönemiyle en üst noktaya çıkan bir başka durum bu cemaat ve tarikat yapılanmalarının yalnızca ruhsal ve tinsel değil, iktisadi, sosyal ve kültürel anlamda da geliştiği ve üyelerine çeşitli fırsatlar sağladığı gerçeğidir. Bu da daha alt gelir ve kültür grubuna indirgenip dışlanmış büyük kitlelerin, kendi içinde bir sosyal örgütlenmeye gitmesi ; Şerif Mardin'in ünlü teziyle ; 'Çevrenin merkeze yaklaşması' olarak  değerlendirilebilir.

Türk siyasi dönüşümü, 'Devlet nasıl kurtarılır' felsefesinden beslenmek zorunda olan, bu bağlamda ordu ve bürokrasiyle içi içe bir elitist zümrenin önderliğinde gerçekleştirilen, hızla ve ivedilikle uygulanan, tedrici olmayan, toplumsal olguların ve birikimlerin sonuçlarının eseri değil bir tasarımın sonucu olan gelişme modelidir. Ve bu model iyi veya kötü olduğu tartışmasından bağımsız olarak, yeni bir paradigmayı, özünde pek de uyumlu olamayacağı öngörülebilen bir halk kitlesine dayatmıştır. İnançlı, geleneksel ve mütedeyyin kitleler bu dayatmaya cemaat-tarikat olgusunu bir sosyal, siyasal ve iktisadi  yapılanma formuna sokarak cevap vermiştir. Bu üretilen karşı refleks, 'Cumhuriyet ve Sekülarizm' paradigmasına karşı Anadolu'nun ortaya koyduğu savunma mekanizmasıdır. Ve tekrar belirtmek isterim ki konumuz ve isteğimiz hangi akımın ve eğilimin doğru olduğu veya hangisinin yanlış olduğu değildir. Somut verilerden günümüze kadar uzanan sosyolojik çıkarımlar yapabilmektir asıl amacımız.

Bu tarihsel kırılma, Cumhuriyet'in İstiklal Mahkemeleri'nin sertliğine, yıllar sonra, 1990 ve 2000'li yıllarda zirveye taşıdığı 'Siyasal İslam' ile cevap vermiştir. Yine bu tarihsel kırılma Türkçe ezan revizyonunu tekrar eski haline döndürmüştür. Bu ikircikli olgu, Menderes'i asan-öldüren güce yeni Menderes'ler yaratabilecek potansiyelin elinde olduğunu göstermiştir. Devlet savaştığı metayı güçlendirmiş, ve o metaya karşı savaşını kaybetmiştir. Öte yandan seküler- cumhuriyetçi blok da düşüncelerinden ve ideallerinden geri adım atacak gibi görünmemektedir. Türkiye Siyasi Tarihi'nin ontolojik ikilemi tam da bu noktadadır ve gün geçtikçe daha da netleşerek, berraklaşarak göz önüne gelecektir. Ve net olarak anlaşılıyor ki bu iki farklı kitlenin birbirini sindirip dönüştürmesi kolay olmayacaktır.

Tüm bu faktörleri göz önünde bulundurduğumuzda, günün kısır gündeminden feyz alarak tarikat olgusunu Gülen Cemaati-Erdoğan çekişmesine indirgemek yanıltıcı olacaktır. Bu 2000'lerin ilk yarısında ittifak, 2013 itibarıyla itilaf ekseninde hareket eden akımlar(Gülen Hareketi- Ak Parti), gerçeğin sadece görünen küçük bir yüzüdür. Tarikat- cemaat kavramıysa, üzerine sosyolojik anlamda çok daha fazla çalışılması gereken bambaşka derinlikte bir realitedir. Menzil, Haznevi , Hakikat, Nakşibendi geleneği, İsmailağa, Işıkçılar, İskenderpaşa, Melamiler, Erenköy, İcmalciler, Nurcular ve Gülen Hareketi 'tarikat' denince ilk akla gelenlerdir.

Kişisel olarak bu konudaki son yorumum şudur ; bu tarz oluşumları illegal ilan edip yok etmeye çalışmak, bu oluşumların özü ve nedenini anlamamak, devlet gücüyle bu kitleleri cezalandırmak bir çözüm değil. Zaten bunun çözüm olmadığı cumhuriyet tarihinin uygulamalarından da rahatça anlaşılabilir. Bu sert uygulamalar toplumsal kırılmaları arttırıp yüzyıllara yaymak dışında bir işe yaramamıştır. Elbette devlet yapısı için, istihbarat açısından  bir zaaf oluşuyorsa, veya bir güvenlik sıkıntısı varsa bu bir suçtur ve cezalandırılmalıdır. Fakat devlet ceberrut yüzünü inançlı veya inançsız kesimlere periyodik olarak gösterme huyundan vazgeçmelidir. Devletin(Ve devlet partisi olarak yola çıkan CHP'nin)1923 yılından beri esas düşünmesi gereken olgu, insanlarına, özellikle Anadolu'ya ulaşmak konusunda neyi beceremediği ve bu cemaat denen yapıların, insana ulaşma konusunda neyi devletten daha iyi becerebildiğidir.

Bu tarz olgular ancak tarihin kendi akışı içinde bir mecraya-dengeye oturacak, devletin bireye ulaşıp sorunlarını çözebilmesi sayesinde çözülecek ve teknolojik ilerleme veya zihinsel devrimlerle işlevlerini kaybedeceklerdir.

Bu da ancak akıp giden tarihin uzun bir sürecinin içinde gerçekleşebilecek uzun soluklu bir ihtimal. Kısa, pozitivist, tepeden inmeci ve sert müdahalelerle olabilecek bir gerçeklik değil...

Hiç yorum yok: