Hürriyet

12 Ocak 2015 Pazartesi

Je suis Charlie, Je suis desole

Dünya bir süredir Paris’te gerçekleşen saldırı ile çalkalanıyor. Türkiye ise, tarihi gelişim perspektifi sayesinde gündemi daha çabuk tüketebilen yüksek hızlı bir sindirim sistemi geliştirebildiği için, Charlie Hebdo baskınını unutup, rutin meselelerine döndü.(Rüşvet, yolsuzluk, duble yol, kadını şiddeti azaltmak için dahiyane mahalle kabadayısı önerisi, dolar kuru, Cübbeli Ahmet Hoca, yeni zayıflama kürü, elinin körü etc.) Kültür dünyamızdan Charb, Wolinski ve Cabu’yu çalan bu terörist eylem ve sistematik yok edici bilinç(Ya da bilinçsizlik), geçtiğimiz dönemlerde de, Madrid’de, Londra’da ve Boston’da konuyla aslında pek de alakası olmayan çokça masumu yok etmişti. Hatta 11 Eylül’ü hatırlarsak, İkiz Kuleler ve çevresindeki ‘sıfır noktasında’ azımsanamayacak sayıda Müslüman’ın da hayatını kaybettiğini hatırlayabiliriz. Belirli bir din ve onun kutsal emirleri adına yapıldığı iddia edilen bu eylemler, konuyla alakalı-alakasız birçok kişinin de yaşamının tükenmesine sebep olabiliyor. (15-20 Kasım 2003 İstanbul’daki terör eylemlerini düzenleyenlerin de, hangi dine mensup insanları katlettiğine dikkat ettiğini sanmıyoruz. Dini tercihe duyarlı bir patlayıcı maalesef günümüz teknolojisinde geliştirilemedi henüz. ) Fakat bu kez diğer terör saldırılarından farklı olarak, hedef kesin ve netti. Bir canlı bomba eyleminden ziyade gayet soğukkanlılıkla gerçekleştirilmiş ve özüne inanılmış bir eylemdi. Türkiye ile bir benzerlik-illiyet bağı kuracaksak, 2007 yılında Hrant’ın katledilişine benzetebiliriz bu elim olayı. Hedef belliydi ve bu kişilerin ölümüne içten içe sevinecek büyük bir kitlenin olduğu da aşikardı. Esas hedef alınan ise özgür düşünce ve eleştiri hakkıydı. Böyle düşününce Hrant Dink, Metin Göktepe, Ali İsmail, Festus Okey, Cabu, Wolinski pek fark etmiyor. Dünya’nın farklı bölgelerindeki aynı hisler, karşısındaki mutlak ve dogmatik bloğa karşı felsefi ve varoluşsal savaşını veriyor. Yine bu perspektiften bakınca, Ortaçağ dönemi ve Batı medeniyetlerinin kendi içinde verdikleri savaş veya Osmanlı gerileme döneminde yenilikçi bir kanadın ortaya çıkıp bir düşünsel savaş vermesi de, günümüz konularından çok da farklı temellere sahip görünmüyor. Sadece araçlar, tarih ve bize sunduğu olanaklar farklı. Bu devinim ve kavga sürüyor ve sürmeye devam edecek. Küresel terör yüksek bir hızla eylemselliğini arttırırken, karşısında geniş bir toplumsal tepki bloğu da, ona karşı koymaya çalışıyor. Bombaya(Gaz bombası da dahil) ve AK-47’lere; Twitter ve Facebook’tan oluşturulan sivil insiyatiflerle veya 68 ruhuyla düzenlenen yüksek katılımlı sivil yürüyüşlerle ne kadar karşı koyabileceğimiz tartışmalı olmakla birlikte, şu an için elimizde bunun dışında bir materyal veya savunma biçimi bulunmadığı da açık. Batı , Sovyetler ile soğuk savaşında kullandığı sıcak Afgan militanlarının, El Kaide adında bir oluşumla kendisine bumerang olarak geri döneceğini öngörmüş müydü bilinmez. Irak işgalindeki Saddam artıklarının, ISIS denen amorf örgütün temeli olacağı tahmin edilebilir miydi, muamma. Elimizde bulunan net veri ise şu ; Suriye’deki iç savaş dinamiği, Afganistan’ı Paris gettolarına; Pakistan’ı Akdeniz’e; Lübnan’ı Belçika’ya yaklaştırdı. Rakka’yı ve Deraa’yı Atlas Okyanusu’na getirdi. Suriye İç Savaşı’nda bu kadar büyük ve riskli bir insiyatif alan Batı da, bu kumarın bedellerini ödüyor ve ödemeye devam edecek. Tıpkı 1950’lerde İsrail’i bir uydu devlet olarak karmaşanın ortasına yerleştirip, bu uğurda hem bedel ödeyip hem de nimetlerinden yıllarca faydalandıkları gibi. Saldırının özüne tekrar dönersek, bu bir ontolojik bölünmedir. Varoluşunu dogmatik düşünce dinamikleriyle açıklayanların, seküler düşünce referansıyla hayatı anlamlandıranlara savaşıdır. Bu saldırının altından bir bit yeniği çıksa dahi (Bir komplo teorisi, istihbarat savaşları uzantısı), süreç varoluşsal bölünme dinamiği içerisinde işlemeye devam edecek, hem de olasılıkla Orta Doğu hatta Türkiye üzerinden. Dolayısıyla yine bir analoji yaparsak, Gezi Olayları’nda eylemcilerin savunduğu değerlerle, bir karikatür dergisinin dünya çapında yazarlarının savunduğu değerlerin aslında benzer olduğunu göreceğiz. Türkiye’den bu terör eylemine en samimi tepkinin de, Gezi Parkı enerjisini taşıyan kitlelerden geldiğini söyleyebiliriz. (Diğer kesim badem bıyıklarının altında beliren gizli bir sırıtışla, ‘’Aslında iyi de oldu’’ dedi, kesin bilgi) Charlie Hebdo saldırısı Batı değerlerini içselleştiren toplumların evrensel bir karşı duruşu üzerinden okunmakla kalmayıp, Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı çekişmelerin ve değer çarpışmalarının üzerinden de rahatlıkla okunabilir. Bir dini peygamberin karikatürle eleştirilip eleştirilemeyeceği, bu tartışmaların bir noktasıyken; bu eleştirinin dozajının ayarlanması gerekip gerekmediği de tartışmanın bir diğer noktası. Yine benzer Türkiye analojileri yaptığımızda Elif Şafak’ın ‘Baba ve Piç’ romanından dolayı Türklüğü aşağıladığı gerekçesiyle yargılandığı ve belirli kesimlerce açıkça tehdit edildiğini dönemi hatırlayabiliriz. Yine Nobel ödülü sahibi tek Türk olan ve ironik olarak Türklüğü aşağılamakla yargılanan Orhan Pamuk’un da benzer tehditler yüzünden belirli bir süre güvenlik gerekçesiyle yurtdışında yaşadığını biliyoruz. Tehditlere aldırmayıp ülkesinden ayrılmamayı seçen Hrant’ın, Halaskargazi’de yatan soğuk bedenini de hatırlıyor olmalıyız. Bu örneklerden yola çıkarsak, bu savaş mevzileri sadece yöresel, geçici ,palyatif mevziler değil. Tarihin her döneminde süren, zaman zaman nükseden, zaman zaman durulan bir metafizik savaşın daha görünür hale geldiği günlerdeyiz sadece. Ve sanıyorum herkes mevzilerini ve saflarını daha da sıklaştırma derdinde. Bu bağlamda Yunanistan’da Aleksis için yürüyen (Ve geçtiğimiz hafta sonu bir düşünsel devrim yapıp Syriza’ı seçen) kitlelerle, Mayıs 2013’te Taksim’de özgürlük için yürüyenleri, ABD’de Eric Garner için birleşen gönülleri, Londra’da ‘occupy’ eylemleri düzenleyen gençlik hareketini de birlikte değerlendirmeye ihtiyaç var. Tüm bu sıkışmışlığın ve çarpışmanın tek nedeni sadece ‘İslam’ değil. Bütüne baktığımızda neo-liberalizmin ve daha derinden baktığımızda ulus-devlet paradigmasının sarsıldığı, henüz ulus devlet seviyesine gelemeyen üçüncü dünya ülkelerinde de diktatörlüklerin çatırdadığı, yıkıldığı evrelerdeyiz. (Bu zaman akışını tersine çevirmek için kolları sıvayan, yeniliğe değil geriye doğru kürek çeken dünya liderlerimize de bu noktada bir selam çakmalıyız. Ne de olsa tarihsel olgular açısından imkansızı deniyorlar) Bu evrensel çöküş, mikro yapılarda da çatırdamalar yaratıyor, hepsi bu. Bu çatırdamanın bir diğer tezahürü de, dogmatik düşünce ve tartışılmaz doğrularına sıkı sıkıya sarılıp değişime direnme refleksi gösterecek milyarlarca inançlı insan üzerinden olacak. Bu inanç bir dini inanç olabileceği gibi katı bir milliyetçilik temeline sahip, değişmeye direnen bir inanç kalıbı da olabilir. Bunca laf etmişken Türkiye’deki süregelen bir tartışmaya da değinerek bitirmek gerek. Charlie Hebdo saldırısı ile birlikte, dönemsel olarak gündeme gelen ‘Gerçek İslam bu değil’ serzenişi, yeniden ortaya çıktı. Haklı olabilecek bir serzeniş ama yeterli değil. Gerçek İslam muhtemelen bu değil. Kozmolojisi ve felsefesi ile kültürel beslenme kaynakları epey karmaşık bir semavi dinin, gerçeğini ve özünü bulmaya çalışmak beyhude bir çaba farkındayım. Yine de bu konunun tartışılması bile büyük bir değişimin başlangıcı olabilir. En azından elimizdeki, hayatın bizlere vermiş olduğu kültürel –modern değerlerle baktığımızda, kendisi için dokunulmaz bir alan yaratan ve bu alana dokunanları din dışı ilan edip öldürmeyi bile doğru sayan bir din (İslam ve Hristiyanlık adına tarihte yapılmış katliamlar veya Filistin’de benzer referansları baz alarak insan öldürebilen Yahudilik anlayışı fark etmeksizin ), 21. Yüzyıl akıl ve ahlak dinamikleriyle uyumlu görünmüyor. Bütün kainatı yaratan bir varlığın, onun elçilerinin, iman edenlerinin ve yüzlerce peygamberinin vardığı son noktanın da, bir karikatürist grubunu vahşice öldürmeyi emretmek olduğunu sanmıyorum. Muhtemelen mesajı alanlarla verenler arasında ciddi bir kopukluk olmalı. Tabi öte yandan, İslam dininin hali hazırda hüküm sürdüğü coğrafyalara objektif bir gözle bakınca, sorunun daha karmaşık ve içinden çıkılmaz hale gelmiş olabileceği hissine kapılmamak elde değil. Aşiretlerle yönetilen bir toplumsal yapı, post-modern derebeylikler, on yıllarca süren iç savaşlar, arkaik din-tarım toplumuz bilinçaltı ve toplumsal tezahürü, linç kültürünün yaygınlığı, gülümsemeyi unutmuş ve Batı değerlerini yararlı veya yararsız ayrımı gözetmeyen toptancı bir refleksle dışlayan bir yapı ve daha da fazlası... Öte yandan bu coğrafyanın son dönem popüler ürünleri ; Boko Haram, ISIS veya IŞİD, El Nusra, El Kaide, El Şebab… Sanıyorum felsefesi ve tarihi derin bir dinden, tarihin çeşitli evrelerinde insanlığa ; Ömer Hayyam, Mimar Sinan, Takuyiddin, İbn-i Haldun , İbn-i Sina, Farabi, Gazali ve daha nicesini hediye etmiş bir coğrafyadan ve medeniyetten, daha aydınlık bir dönem geçirmesini beklemek çok anormal bir beklenti değil. Yine bu medeniyetin yükseliş evresinin, hangi dünyevi nedenler, felsefi değişimler ve kültürel beslenme dinamikleriyle gerçekleştiğine göz atmakta da fayda var. Belki de işe, şu an medeniyet, bilim ve parayı elinde tutan ve içten içe imrendiğimiz fakat bir diğer yandan da düşman ilan ettiğimiz Batı’nın ortaçağında, bazı Müslüman düşünürlerin nasıl Latince metinleri çevirip astronomi, tıp ve felsefe ile ilgili ciddi uğraşlara giriştiklerine göz atarak başlamalıyız. Belki de potansiyel Ogün Samast’ları aramızda dolaştıran, ’Bir bebekten katil yaratılan’, kağıt ve kalemle değil de gaz bombalarıyla ‘destan’ yazılan bu anlamsız dönemi, hangi anlayışların ve eğilimlerin beslediğini daha iyi sorgulamalıyız. Sonsöz : Je suis Charlie. Je suis Desole. Not afraid...

Hiç yorum yok: