Hürriyet

16 Nisan 2015 Perşembe

Türbülans

* Türbülans veya Çalkantı (Latince turbare - dönmek, şaşmak) bir sıvının ya da gazın hareket halindeki düzensizliğidir. Akışkan dinamiklerde, türbülans veya türbülanslı akışı, kaotik, stokastik özellik değişimleriyle tanımlanmış bir akış rejimidir. Türbülansı, bir maddenin hareket halindeki düzensizliği, savrukluğu veya yaşadığı çalkantı hali olarak tanımlarsak, bunu ülkemizin hali hazırdaki siyasi ve sosyal durumuyla da eşleştirebiliriz. Hayatı algılama değerlerimiz ne olursa olsun, kendimizi daha dindar değerlerle tanımlayalım veya laik- seküler olalım ; siyaseti klasik sağ değerlerle algılayalım veya sol değerlere sempati duyalım fark etmeksizin, ülkenin ve buna paralel olarak bizlerin yani bu ülkenin vatandaşlarının yaşadığı son dönem Türkiye gündemi, oldukça çalkantılı geçiyor ve yoğun türbülans içeriyor. Sözü edilen kaotik hareket ve serbest düşme eğilimin bir arka planı ve nedenselliği var. Bu yazı elinden geldiği kadar bu nedenselliğin kodlarını çözmeye çalışan bir yazı olacak. Son dönem politik hafıza geçmişimizi zorlar ve biraz geriye gidip 2002 yılından itibaren süreci ele alırsak, yaşanan dönemin sancılarının mihenk taşının 3 Kasım 2002 seçimiyle birlikte Türkiye’de yaşanan iktidar değişimi ve sonrasında yaşanan siyasi paradigma değişim sancısına bağlı olduğunu düşünebiliriz. ‘Erdemliler’ hareketi adı altında Refah Partisi’nden kopan ve yeni bir yolu açan siyasal eğilim, 2002 yılında büyük bir başarı gösterdi ve büyük bir uluslararası desteği de kuruluşundan itibaren arkasında bulundurarak ve akabinde seçimlerde görülen halk desteği ile tek başına iktidar oldu. İçerisinde zamanın gerisinde kaldığı düşünülen Türkiye devlet statik mantığını değiştirmeye yönelik vizyon sahibi kişileri de, dindar ve arkaik eğilimleri olan ve geçmişinden kopamayan partilileri de, Batı Dünyası ile iç içe olan önemli isimleri de bulunduran ve bu farklı kanatlardan bir sentez çıkarmaya çalışan hareket, 13 yılın verdiği ‘metal yorgunluğu’ etkisi ile paydaşlarından ve içerisindeki bazı kesimlerden ve görünmez koalisyondan bazı parçaları yitirdi ve yitirmeye de devam ediyor. TÜRBÜLANSA NEDEN OLAN KIRILMA NOKTALARI : 1- Gezi Eylemleri /Liberaller, Entellektüeller, Orta-Üst Sınıflardan Kopuş Ak Parti iktidarının ve tüm ülkenin son döneminin en sansasyonel üç gündem maddesinden biri Gezi Olayları’ydı. Kimi birkaç heyecanlı genç meydana çıktı diyerek küçümsemeye çalıştı, kimileri devrim oluyor hissine kapılıp eylemi kapasitesinin dışına taşıdı. Konuya daha rasyonel bakıp analiz etmeye çalışırsak, Gezi ne bir sitem değişikliğine- iktidar devirmeye yol açabilecek dinamikleri tam anlamıyla içinde barındırıyordu, ne de küçümsenecek, azımsanacak, etkisiz bir eylemdi. Bir iktisadi alt yapısı olan (Orta üst sınıflar- Anadolu sermayesi ikilemi), bir sosyolojik yansıması ve referansı olan(Seküler- dindar ikilemi), birikmiş bir enerjinin patlaması, ülkenin gittiği yol ile yine aynı ülkenin içindeki yolcuların bir bölümünün yaşamsal değer tanımlamaları arasındaki uçurumu keskinleştiren ve gösteren, post-modern, çok sesli, zaman zaman kaotik, siyasi bir alanda devam etmesi zor ama bir sosyal enerji olarak varlığını sürdürebilecek bir direniş, bir başkaldırıydı. Yok sayılan ve ülkenin mentalite değişimiyle kendi varlığından değersizleştirilerek koparılmaya çalışan bir kitlenin ayağa kalkışıydı. Ak Parti açısından ele aldığımızda ise en önemli sonucun, yıllardır parti içi entelektüel birikimi olan, Ak Parti’nin yenilikçi kararlar almasını (Açılımlar, etnik milliyetçilikten kopuş ve daha demokrat bir tutum hayali, Ordu etkisinin azalmasına yönelik hareketler, Avrupa Birliği ve Batı Dünya’sına entegre model oluşturma gayesi) destekleyen liberal, eski sol veya alternatif içindeki en iyi seçeneği AKP olarak gören kesimlerin büyük bölümüyle arasının açılması olduğunu söyleyebiliriz. Bu kayıp Ak Parti cenahından ‘pisliklerden temizlendik, zaten bunlar vatan hainleri’ algısı ve hissiyle küçümsense de, aslında iktidarın önemli bir medya gücünden, önemli bir yazar ve düşünür gücünden, önemli bir entelektüel birikimden koptuğunu söyleyebiliriz. Ak Parti’nin 2007 seçimleri sonrası makyajının en önemli rötuşlarını yapan, ‘demokrat-çok sesli- askeri darbe dönemlerine boyun eğmeyen Erdoğan’ imajını yaratan bu kesim, Gezi etkisi ile Ak Parti’den uzaklaşmış, bu kopuş Ak Parti ve Erdoğan’ı yıllar önce çıkardıkları milliyetçi-muhafazakar gömleğini yeniden giymeye mecbur bırakmıştır. Aynı zamanda ; Ahmet İnsel, Murat Belge, Cengiz Çandar, Baskın Oran çizgisindeki yazar ve düşünürleri , ‘yetmez ama evet’ kampanyasının öncü isimlerini, açılım süreci fikrinin mimarlarını ve geçmişte Ak Parti’ye oyunu vermiş orta-üst sınıf vatandaşları, Ak Parti hareketinden uzaklaştıran nedenlerin en başında Gezi’deki tutum ve kırılma yer alıyor. Tabi Ak Parti adına olumsuz tarafını görüp olumlu tarafını görmemek haksızlık olur. Anadolu’daki milliyetçi ve dindar değerleri önemseyen seçmenin, Ak Parti cenahında konsolide olduğunu ve bu durumun Erdoğan’a pozitif bir güç sağladığını da belirtmek gerekir. 2. 17-25 Aralık Operasyonları / Ak Parti – Gülen Cemaati ve Sermayesi Kopuşu Ak Parti’nin 12 yıllık görünmez koalisyonunun en aktif temsilcilerinden biriydi ‘Cemaat’. Özellikle 2007 yılından itibaren daha sesli bir şekilde dile getirilmeye başlanan ‘askeri vesayet’ kavramı, cemaat ve Ak Parti politikalarının tam anlamıyla kesişmesini, hitap ettikleri kitlelerin de bu politik akıl arkasında konsolide olmasını sağladı. Safiyane dini duygularla politik ve iktisadi ilişkiler geliştirdikleri varsayılan, vatan aşkıyla yanıp tutuştukları iddia edilen bu ‘dogmatik’ motiflerde de, hayatın ve doğanın dünyevi kanunlarından bağımsız olmadığı prensibinden olsa gerek, kutsal birliktelik bir iktisadi rant paylaşımı-devletteki güç erkleri bölüşümü ikileminde tıkanıp kaldı. 75 milyon insanın dolaylı ve dolaysız vergilerle ayakta tuttuğu, yine 75 milyon insanın yılların süregelen ‘devletçi’ ve ‘milliyetçi’ refleksleriyle kendi kişilik ve konforlarından feragat ederek yaşatmaya devam ettiği bu ’kutsal’ topraklar, aynı zamanda büyük bir rant ve iktisadi değer paylaşım alanıydı. Dolayısıyla alnı ne kadar secdeli veya secdesiz olursa olsun, her insanın güce ve bunun son yüzyıldaki bilinçaltı karşılığı olan ‘para’ ve’rant’a ihtiyacı vardı. İşin içine iktisat ve politik çelişkiler girince, devlete egemen olacak güç olma ihtirası iki kesim için de çok çekici görününce, yılların kurduğu kardeşlik bağı bir anda iki düşman kardeşin doğmasına yol açtı. 2010 yılındaki Mavi Marmara olayı, İsrail ilişkilerindeki farklı fikirler, 2012 yılındaki Mit operasyonu gibi konularda da hissedilebilen ikilemin doruk noktası 2013 Aralık ayındaki operasyonlar oldu. Günümüze de, yaklaşık bu operasyonların üzerinden 1.5 yıl geçmesine rağmen, hala bu savaşın tüm cephelerde tüm enerjisiyle sürdüğünü gözlemleyebiliyoruz. Konuyu Ak Parti’nin görünmez koalisyonlarından belki de en önemlisi olan ‘cemaat’ ve bu ikilinin birbirinden kopuşuna getirirsek, bu kopuşun iktidara da cemaate de maliyetinin büyük olduğunu göreceğiz. Objektif olduğu tartışmalı da olsa ciddi bir medya gücüne sahip, toplumda ve parti tabanında karşılık bulan, uluslar arası bağları kuvvetli, sermayesi çok güçlü bir oluşum ile Ak Parti arasında giren bu kara kedi, iki tarafından da üstesinden gelmesi zor bir travmaya dönüştü. Yıllarca yargıda, emniyette, istihbaratta, kamunun neredeyse her alanında destekçiniz olan bir insan gücü ve potansiyelini, kendi elinizle soktuğunuz tüm kurumlardan temizlemeye çalışmaya başlıyorsunuz. Siyasi hareketinizin 2007-2012 dönemindeki en önemli ideolojik ve iktisadi destekçisiyle, süresi ve kapsamı tam olarak bilinemeyen ve geri dönüşü olmayan büyük bir savaşa giriyorsunuz. Sonuç olarak bir koalisyon ortağınızla daha kopma noktasına geliyorsunuz. 4 yıl önce savcısı olduğunuzu iddia ettiğiniz davaların bir an önce gündemden düşmesini sağlıyorsunuz, kendi insiyatifinizle tutuklanan insanları yine kendi insiyatifiniz ve emrinizle tahliye ettiriyorsunuz. Yine 4 yıl önce, ‘ Türkiye bağırsaklarından temizleniyor’ diyerek desteklediğiniz operasyonları, şimdi birkaç yıl önce birlikte olduğunuz güçlere, yeni bir bağırsak temizliği iddiasıyla siz yapıyorsunuz… 3. Kobani Eylemleri / Ak Parti – Kürt Hareketi kopuşu Görünmez koalisyonun dağılışına göz atarken atlanamayacak bir kırılma da 2014 Ekim ayında yaşanan kalkışma ve olaylardı. Dış ilişkiler bağı da kuvvetli olan bu kırılma, Ak Parti ve hükümetin IŞİD konusunda gereken adımları atmadığı, terör konusunda bu amorf oluşumlara destek verdiği gerekçesiyle , toplumsal bir infiale dönüştü. Sadece doğu illerinde değil batı illerinin metropollerinde de büyük olaylar yaşandı. Onlarca vatandaş hayatını kaybetti, protestolar hükümetin ‘kamu düzeni’ refleksi ile sert bir karşılık buldu. Neyse ki 6-8 Ekim tarihleri arasındaki kaos, Ekim ayı sonuna doğru bir nebze azaldı ve sonunda tansiyon düştü. Açılım sürecinin ilerlediği bir dönemde, Kürt siyaseti ve hükümet arasında yaşanan ve toplumsal karşılığı ve sonuçları ile maliyeti büyük olan bu türbülans, hala tam anlamıyla atlatılmış değil. Ak Parti’nin hem dış hem de iç politikada siyaset metodunun en doğru tanımının ‘pragmatizm’ olduğunu, zaman zaman kırılmalara yol açacak kadar esnek olduğunu, 5 yıl önce katı savunucusu olduğu bir fikrin an itibariyle tam karşıt noktasında duruyor olduğunu veya olabileceğini biliyoruz. Bu açıdan bakınca Kürt siyasetinin ve açılım sürecinin her an tıkanabileceğini gerçeğinin de, milliyetçi oylardaki büyük bir kaymanın hassasiyetine bağlı olduğunu da gözlemleyebiliyoruz. Bu hassas dengeler içerisinde, iki kanat arasında tam bir kopma olmadığının hakkını vererek, tam bir mutabakat olamayacağının da gerçekliğini teslim etmemiz gerektiğini ve açılım sürecinin değişken politikalara tabi olduğunu ve bundan sonra da hassas dengeler içererek ilerleyebileceğini belirtmek gerekir. 4. Diğer Etkenler a) Suriye İç Savaşı : Suriye İç Savaşı sadece Türkiye için değil Dünya için de çok hayati bir kırılma. 2010 Aralık ayında Tunus’ta başlayan ve kiminin doğal akışında gelişen bir sosyal halk dalgası kiminin ise yapay-sunni bir kakışma olarak nitelendirdiği, ‘Arap Baharı’ süreci hızla Türkiye sınırlarına kadar dayanmıştı. 2011 Şubat ayına geldiğimizde bu yayılan etkinin Suriye’de de ses getirmeye başladığını görebiliriz. Mart ayındaki Dera’daki olaylar ve rejim güçleri tarafından bastırılış şekli ile artan kaotik sosyal olgular, Nisan-Mayıs aylarında Devlet Başkanı Esad’ı görece reformlar yapmaya zorlamış, ama bu stratejik hamleye rağmen artık Suriye geri dönülemez bir yola girmiştir. 2011 yaz aylarından günümüze kadar süren iç savaş ise yüzbinlerce sivilin ölümüne, milyonlarcasının zorunlu göçüne neden oldu. Türkiye, tarihsel reflekslerine de uygun olarak, bu zorunlu göçe kucak açmış ve masum-iki delilik arasına sıkışmış, acziyet içindeki Suriyelilere sınırlarını açmıştır. Bir devletin, özellikle genlerinde ve kapsamında bölgesel bir liderlik bulunan Türkiye gibi bir ülkenin bu tavrını eleştirmek haksızlık olur. Fakat şunu da göz ardı edemeyiz ki, milyonlarca insanın, herhangi bir gümrük ve sınır kontrolünden geçirilmeksizin(Savaş şartlarında bu zor bir durum olsa da) başka bir ülkeye bu çapta bir göçünün, istihbarati zafiyet ve büyük güvenlik açığı yarattığı ve yaratmaya devam edeceği açık . Hükümeti göç dalgasına karşı verdiği reaksiyondan değil ama Suriye’deki iç savaşı kışkırtan-mezhepçi politikaları sebebiyle eleştirebiliriz. Suriye’deki savaşı bir dram-duygusal atmosfer- Müslümanlığın belli bir mezhebinin olası zaferi gözüyle algılayabildiğimiz gibi ; Levant bölgesinin stratejik önemi, Katar’daki enerji hatlarının Akdeniz koridoruna taşınması, Doğu Akdeniz’deki stratejik küresel güç-filo savaşları, Kürt petrolünün Kuzey Irak’tan Akdeniz’e ulaştırma çabası gibi kodlarla da okuyabiliriz. En azından şunlar elimizdeki net bilgiler ki ; Esad barışçıl ve devrimci bir lider değil, totaliter eğilimleri olan bir despot, ÖSO, El Nusra- El Kaide- IŞİD ve türevleri de İslami ve Sunni inanç için savaşan cici devrimciler değil, bas baya cani-gözü dönmüş ruh hastaları. Suriye’de Ortadoğu kültürünü yok eden, dünyanın en güzel ve mistik şehirlerini talan eden, bir ülkeyi günden güne eriten bu savaş bir inanç-din savaşı falan görünse de aslıda bir ‘rant’ savaşı… 2011’den beri sistematik olarak dış politikasını Esad’ın düşeceği olasılığı üzerine kurgulayan hükümetimizin de hesaplarındaki şaşma ortada. Anlaşılan o ki tıpkı Lübnan İç Savaşı’nda olduğu gibi Suriye’de de işler ve küresel güç çarpışmaları son hızıyla sürecek, hatta bu çarpışma sadece Irak-Suriye hattında kalmayıp Yemen’de son günlerde olduğu gibi yeni körfez ülkelerine de sıçrayacak. Ne muhaliflerin ne de rejimin kolay kolay geri çekilmeyeceği ve vazgeçmeyeceği açık. Sürecin ve konjonktürün oluşturduğu IŞİD-ISIL gibi biçimsiz yapıların da ülkede genel kaos bitse bile nasıl kontrol altına alınacağı bir muamma. Suriye sınırındaki, yanı başımızdaki bu kaosun ülke içi güvenliğimize bir tehlikesi de oluyor(Reyhanlı Patlamaları, sınır patlamaları) ve olmaya devam edecek. El Muhaberat gibi güçlü bir istihbarati yapılanmanın da, Türkiye’nin bizzat ilişkide olduğu terör güçlerinin güvenilmez oluşları da, Türkiye sınırlarını hatta sınır içindeki bütün illeri tehdit eden bir olgu olduğu iddia edilebilir. Özetle Esad 2012’de düşmüş olsaydı veya ortak bir operasyonla devrilseydi, Erdoğan Hükümeti, elindeki kartları çok güçlendirmiş olacaktı. Ama hem Suriye’deki politika çöküşü hem Mısır’daki yatırım yapılan İhvan hareketinin marjinalleştirilmesi ve darbe ile iktidardan uzaklaştırılması hem de Türkiye’nin bu sıcak arenadaki karmaşık ilişkileri, Batı’nın tatlı çocuğu- Ortadoğu uydu ülkesi imajını yavaş yavaş İran sınırlarına kaydırıyor. Türkiye de bu yeni denklemde kendine yeni bir formül, çözüm ve çıkış yolu arıyor. b)Türkiye’deki ekonomik durgunluk : Türkiye ekonomisi, 2011 yılında itibaren kademeli olarak ‘yavaş’ büyüyor. Nüfusunun artış hızı ve genç işsizlik oranındaki artışa paralel olarak ekonomistlerin Türkiye için öngördüğü sınır büyüme hızı, yüzde 5-6 dolaylarında öngörülüyor. Yani Türkiye, yüzde 5-6 civarında bir oranın altında büyüdüğünde potansiyelinin altında büyümüş, yeterli istihdamı sağlayamamış, kapasitesini verimli kullanamamış ve 10.000 dolar civarında seyreden kişi başı gayri safi yurtiçi hasıla rakamıyla, ‘orta gelir tuzağına’ saplanmış oluyor. Dahası milli gelir düzeyleri ve ekonomik büyüklükleri Türkiye’den daha fazla olan ülkeleri yakalamak için yüzde 5-6 oranlarındaki büyümelerin de çok üstüne çıkılması gerekiyor. 2012 yılında % 2.2, 2013 yılında % 4.2, 2014 yılında da % 2.9 oranında büyüyen Türkiye ekonomisinin, kişi başına gelir miktarının dolar bazında 10.444 $ civarına saplanıp kaldığı ve artmadığını söyleyebiliriz. Buna ek olarak son TÜİK verilerine baktığımızda ; sanayi büyümesinin istenilen seviyede olmadığını ve Şubat ayında %1.7 ile sınırlı kaldığını, enflasyonun Mart ayında yüzde %1,19 oranında arttığını ve yıllık bazda % 7.61 oranına dayandığını, Ocak – Mart dönemi ihracat rakamlarında % 6.8 düşüş olduğunu görüyoruz. Dolar kurunun 2013 yılından 2015 yılına gelene kadar 1.80 seviyelerinden 2.60 seviyelerine geldiğini de ayrıca belirtmek gerek. Son 13 yılın ekonomik vizyonuna baktığımızda da , bütçe açığı küçülen fakat cari açığı artan, kamu borç stoğu küçülen fakat özel sektör borcu artan bir modelin tercih edildiğini görüyoruz. Aynı zamanda hane halkının bankalara olan kredi ve kart borçlarının ve borçları sebebiyle takibe düşen kişi sayısının çok yükseldiğini de göz önünde tutmak gerek. Ekonomi konusunda ekleyebileceğimiz çok detay var. (Türkiye’nin ve Ak Parti hükümetinin 13 yıllık ekonomik performansını değerlendiren daha kapsamlı bir yazı için : http://www.egepolitik.com/yazar/turkiye-ekonomisinin-yapisal-analizi-571.html) Objektif bir gözle baktığımızda sosyal alandaki türbülans ve çalkantının son yıllarda ekonomi cephesinde de artarak devam ettiğini gözlemliyoruz. Davutoğlu hükümetinin açıkladığı teşvik paketleri, yeni yaptırımlar ve vaatleri de bu açıdan okursak, onların da tıkanan yolu açmak için gayret gösterdiğini söyleyebiliriz. Tabi palyatif tedbirler, paketler ve girişimlerle çözülebilecek kadar basit sorunlarımız olmadığı da açık. Şeffaflıktan, herkes için daha fazla demokrasi ve özgürlükten, çok seslilikten, farklı olana tahammül edebilme yetisinden vazgeçip ; kendi ideolojisi dışında kalan bütün grupları sistematik olarak ‘hain’ ilan eden bir politika tarzına kayışın, altından kalkılamaz ekonomik ve politik sonuçları olacağını da biliyor olmalıyız. Tüm kurumlarıyla bir kaos ve türbülans halinde ilerlemeye çalışan, resmen kendi kendisiyle savaşan bir devlet algısının, yatırım yapılabilir, şeffaf ve hukukuna güvenilir olmaktan çok Orta Doğu iklimindeki diğer türdeşleri gibi vasatlaştığına bizzat tanık oluyoruz. Son olarak, artan genç işsizliğin toplumsal olayları ve sosyal eylemleri arttırabileceğini söyleyebiliriz. Gerçekten kendisini mutlu hisseden, iyi bir geliri, iyi bir işi olan ve ülkesinin geleceğinden umutlu olan bireyleri marjinalleştiremeyeceğiniz gibi ; işsiz, mutsuz, öfkeli, gelir sıkıntısı yaşayan ve bu öfkesi patlamaya hazır milyonları da rahatça manipüle edebilirsiniz. c) Türkiye’deki son dönemde yaşanan travmatik- sosyal olgular : Türkiye’de son dönemde yaşanan ve toplumsal travma yaratan birkaç olayı sıralamak, toplumsal psikolojimizin ne kadar bozuk ve ayrışmış olabileceğini anlatmak için yeterli olacaktır. Berkin Elvan’ın vefatı, Burak Can Karamanoğlu vefatı, Uğur Kurt’un vefatı, Kobani eylemlerindeki vefatlar… Soma Faciası, Ermenek Faciası, 10 işçinin öldüğü Mecidiyeköy’deki inşaat faciası… DHKP- C eylemleri ve bu eylemlerde hayatını kaybeden bürokrat, memurlar… Ege Üniversitesi’nde saldırı sonucu hayatını kaybeden Fırat Çakıroğlu. Özgecan Aslan cinayeti ve daha nicesi. Bütün bu olaylara verilen tepkileri ve bu tepkiler sonucu yaşanan ayrışmayı hatırlayın. Yukarıda saydığımız olayların bir bölümü siyasi içerikli olsa da bir bölümü tamamen siyaset-ideoloji adına ayrışma gerektirecek bir içerik taşımıyor görünüyor. Ama yine de toplum tüm sınıflarıyla ve neredeyse her konuda ayrışabiliyor. Toplumun bir bölümü bir terör örgütünü kınarken yurt dışında veya sınırlarımızda faaliyet gösteren başka bir terör örgütüne içten içe sempati duyabiliyor. Türkiye’de artık son aşamaya geldiğini gözlemleyebildiğimiz ontolojik ayrım hepimizi bir uçurum kenarına doğru sürüklüyor. Türkiye’de her grubun bir favori terör örgütü olduğu gibi bir de lanetlediği terör örgütü var. Yine bu ayrışmayı ve düşmanlığı bazı medya gruplarının övülürken bazılarının herhangi bir kesim tarafından ‘vatan haini’ ilan edilmesinden anlayabiliyoruz. Ülkemizdeki farklı sosyolojik-iktisadi tabanlardan herkesin istisnasız olarak alışveriş etmediği-almayı tercih etmediği bir marka mutlaka var. İçine bile girmeye tahammül edemediğiniz perakende zincirleri hemen aklınıza geliyor olmalı. Bunlardan bazıları ‘dinci’ adı altında öcüleştirilirken, bazıları da ‘baron-faiz lobisi-ermeni tohumu’ klişeleri altında ötekileştiriliyor. Türkiye bürokrasisinde herhangi bir kadroda, herhangi bir insanı gördüğümüzde aklınıza şu alternatif yaftalamalardan biri geliyor olmalı : Ergenekoncu, Cemaatçi-Paralel, Reisçi-Erdoğancı, Faiz Lobisi… Adeta aklını kaçırmış, anlamlılıktan uzak bu karikatürde eksik kalan parça ise şu ; Burası bir ülke ve bu ülkenin varoluş amacı içindeki bireyleri mutlu etmek. 65 yıllık ortalama ömürlerini biraz daha az hastalıkla, biraz daha fazla mutlulukla, biraz daha iktisadi bolluk içerisinde geçirmesini sağlamak. Devlet tüm aygıtlarıyla bireyi mutlu etmek, psikolojik yükünü azaltmak, hayatın doğasından kaynaklanan sorunları azaltmak için kurulmuş bir yapı, en azından öyle olmalıydı… Evet, Türkiye artık tüm birimleri-yapıları- vatandaşlarıyla dönülmez akşamın ufkundadır. Sadece biraz daha mutlu, adaletli, güzel bir yaşam isteyen ve bunu hak da eden büyük bir nüfusun, en ufak toplumsal travmada bile birbirine girebilen gladyatörlere dönüşümü süreci başarıyla tamamlanmış görünüyor. Bu ayrışma ise uzun vadede büyük bir sosyolojik kırılmaya işaret ediyor. Türkiye'de günden güne daha keskinleşen ; Seküler-Dindar, Kürt- Türk, Alevi-Sunni fay hatları kırılmaya her zamankinden daha müsait. 5. Öngörüler : Son 13 yılın baskın siyasal erkinin, tıpkı öykündüğü Osmanlı’nın ve diğer bütün siyasi hareket ve sosyal olguların da yaşadıkları gibi bir kuruluş, yükseliş, duraklama ve yıkılış evresine tabi olduğu ve gün itibariyle bu evrelerden son iki basamağa daha yakın olduğunu öngörebiliriz. Bunun en net göstergelerinden bir tanesi de koalisyon ortaklarının neredeyse hepsiyle tek tek kopma noktasına gelinmesi. Türkiye yaşadığı gün itibariyle farklı ideolojik cephelerin, küresel sistemlerin, enerji koridorlarını elinde tutmak isteyen hacimli oligarkların ve stratejik akıl yürüten iç ve dış siyasi cephelerin bir deney- simülasyon kobayı ve daha da ötesi görünmez bir ‘Dünya Savaşı’ cephesidir. Aynı zamanda Türkiye, dış ve iç dinamikler sebebiyle büyük bir güvenlik açığı noktasıdır. Yaşayacağımız süreçte ayrışma- toplumsal kutuplaşma artacaktır, eylemsellik yükselecektir. Şu gün itibariyle karmakarışık bir hal almış hudut sınırlarımızda ve bizzat ülkenin metropollerinde büyük bir istihbarat savaşının sürdüğünü de tahmin etmek zor değil. Muhtemelen akşam haberlerinde içimizi karartan olayların dışında, hiçbir zaman haber olamayacak ve gizli kalacak bir arka planı olan türdeşleri de her an yaşanıyor. Konvansiyonel savaş tekniklerinin demode olduğu ve farklı savaş metotların hüküm sürdüğü yeni bir çağdayız. (İstihbarat savaşlarının daha detaylı anlatıldığı yazı için : http://www.egepolitik.com/yazar/turkiyenin-kara-kutusu--hakan-fidan-588.html) Ve ortalama bireyler olarak, çok klişe gibi görünse de bu savaşta başrolü kapan fillerin altında ezilen çimenleriz. Türbülansın sonu 'stall' ve serbest düşme. Türkiye’nin içine düştüğü türbülans, maalesef daha çok çimeni ezecek ! Ve tabi bazı filleri de...

Hiç yorum yok: