Hürriyet

19 Aralık 2016 Pazartesi

Equilibrium: Dönülmez Akşamın Ufku

Equilibrium: Dönülmez Akşamın Ufku: 15 Temmuz gecesi ve sonrasında zaruri olarak oluşan yapay 'toplumsal mutabakat' görüntüsü hızla dağıldı. Temelsiz ve geçici o...

Dönülmez Akşamın Ufku



15 Temmuz gecesi ve sonrasında zaruri olarak oluşan yapay 'toplumsal mutabakat' görüntüsü hızla dağıldı. Temelsiz ve geçici olduğu öngörülebilir 'Yenikapı Ruhu' masalı zamanla bir korku hikayesine dönüştü. MHP-AKP konsolidasyonu en azından tavan ve parti temsilcileri düzeyinde sürse de, CHP taban ve tavanı tahmin edilebilir şekilde bu monoblogdan doğası gereği 'hafif sola çekmek' suretiyle hızla ayrıldı. Ağustos, Eylül, Ekim ve Kasım ayları OHAL-Kanun Hükmünde Kararname ekseninde, 'Na'palım olağanüstü durumlar yaşıyoruz, zorunda olduğumuz için hukuku askıya alıyoruz' dayatmalarıyla geçildi.

Yine bu dönemde artık kanıksar hale geldiğimiz ve yaşamaya alıştığımız terör ve bombalı saldırı realitesi hayatımızı ve gündemimizi işgal etmeye devam etti. Gaziantep, İstanbul Yenibosna, Bingöl, Şırnak gibi bombalı eylemler bunlardan büyük hasar yaratanlarıydı. Son olarak geçtiğimiz hafta sonu İstanbul Beşiktaş'ta 45 kişinin ölümüne yol açan ve TAK terör örgütünün üstlendiği eylemle, terör endişesi yeniden en üst seviyeye çıktı. Bu hafta için özellikle Ankara adına birçok istihbarat uyarısı yapıldığına, devletin elinde ciddi saldırı bulguları olduğuna ve uluslararası bazı kuruluşların çalışanlarına önleyici uyarı maili attığına dair birçok duyum ve bilgi mevcut.

Kısacası geçtiğimiz dört ay boyunca anlaşıldı ki, kaos, sürdürülemezlik, yönetilemezlik, iktidarsızlık, kriz, terör gibi olumsuz temalar 15 Temmuz sonrasında da geçerliliğini sürdürdü ve sürdürecek. Bu yönetilemezliğe ve kaos ortamına, yaklaşık 200 bin işten atılan kamu personeli,  onbinlerce işten atılan TSK ve Emniyet mensubu eklendi. Çarpan etkisiyle yaklaşık bir milyon insan, doğrudan işten ve kamudan atılmalar nedeniyle oluşan durumdan olumsuz etkilendi. Buna 2015'den beri barut, kurşun, tnt, amonyum nitrat gibi maddelerle hayatın doğal akışı içerisinde kabul edilemeyecek şekilde ölen yaklaşık 2000 insanı ve onların çarpan etkisini de eklersek tahminen bir kaç milyon insan ideolojik-siyasal ve ekonomik olarak yaşadığımız travmalardan doğrudan etkilendi. Bu travmaların dolaylı etkilerini ise uzun vadede derinden hissetmeye devam edeceğiz.

Yine bu dönemde Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Birliği Temsilcileri ile Türkiye politikacıları ve Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki bağların neredeyse tamamen koptuğunu gördük, Cumhurbaşkanı'nın Avrupa'yı Suriyeli mültecilerle tehdit ettiğine tanıklık ettik. Batı, 2008-2013 arasında Amerika merkezli ekonomik krizden kaçış durağı olarak gördüğü ve bankalarını büyük portföyler ve yatırımcılar aracılığıyla fonladığı, Ortadoğu'nun sakin ve güvenilir limanı ilan ettiği, AB fasılları açıp aday ülke konumuna getirdiği, neoliberal tanrılarının yeni peygamberlerini bulacağına inandığı Anadolu topraklarındaki bu 4 yıla sıkışan çılgın dönüşümüne şaşırmış olmalı. Demokratikleşme ideali bir yana tam otokratikleşme haline bürünen son durum, hem Batı yatırımcısını hem de Batı bürokratlarını ürkütmüşe benziyor. Dolayısıyla Batı algısındaki 'etken ülke' sıfatı, 2012-2013 yılından başlamak üzere kademeli olarak edilgen ve sömürge ülke mertebesine hızla indi.



SURİYE

Türkiye'nin içinde bulunduğu olumsuz konjonktürü Suriye'den bağımsız okumak imkansız. Suriye'de yaşanan son gelişmelere bakarsak ; Halep, tamamen ordu ve Esad kontrolüne geçti. Neo Osmanlıcı, Siyasal İslamcı, Sunni ekoller açısından Halep düştü.

Türkiye'ye yansımaları çok büyük olacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan her zamanki pragmatist ve koşullara uyum sağlayan yapısıyla zaten aylardır bu gidişatı sezmişti ve yeni bir pozisyon alma çabası içindeydi. O yeni pozisyonun gereği(Ve tabi zorunluluk) olarak Rusya bloğuna yakınlaştı(Davutoğlu dönemine denk gelen ve spekülatif uçak düşürme hikayesini saymazsak), Suriye parçalanma projesinin Hillary Clinton ekolüyle birlikte yerel olarak en büyük uygulayıcısı ve mimarı konumundaki Ahmet Davutoğlu'nu keyfi bir şekilde yakın çevresinden ve başbakanlıktan uzaklaştırdı, MİT saha elemanlarını kademeli olarak Halep kırsalından çekti veya çekmeye zorlandı. Suriye hava sahasındaki etkinliğini zamanla yitirdi. Türkiye içinde Perinçek ekolü ve eski ordu kurmayları gibi Avrasyacı-Rusyacı olduğu hatta Esad yanlısı olduğu bilinen kişilerle iletişimini arttırdı. Bu iletişimin eseridir ki Gaziantep bombalı IŞİD saldırısı ertesinde Suriye Kuzeyinde sınırlı bir alanda hem PKK/PYD/HPG hem IŞİD'i durdurmak üzere bir operasyona kalkışabildi. Yine Türkiye içinde Cizre, Şırnak, Silopi, Yüksekova gibi yerlerde tarihin en şiddetli iç operasyonlarını PKK'ya karşı, çözüm süreci emeklerini hiçe sayarcasına yapabildi.( Ki Perinçekçi Avrasyacıların PKK'ya ve Kürt siyasetine bakışı uzun süredir belli. NATO'nun taşeronu olarak gördükleri bu yapıların yok edilmesi onların isteyip de yapamadığı idi, Erdoğan'a yaptırmaya çalıştılar.) Tüm bunların gelişen yeni koşullara uyum sağlamak ve Türkiye içinde de Natocu kanadın aksine Avrasyacı kanadın da kullanabileceği bir lider durumuna dönüşebileceği, bu konuda esnek olduğu sinyalini vermek amaçlı olduğunu sanıyorum. '15 Temmuz Natocu-Gladyocu-Fettullahcı Darbe' girişiminin Erdoğan için bu makas değişimine kılıf hazırladığı, zaten yapmak istediği paradigma revizesinin darbe sayesinde en güçlü bahanesinin de doğal (Veya yapay ?) yollarla oluştuğunu da söyleyebiliriz. Söylem olarak hala 'Esed' karşıtlığı sürse de, kendi tabanının ikna olunabilirlik düzeyine göre her an 'Kardeşim Esad' dönüşümü yaşanabilir.

Suriye'de bundan sonrası için öngörü ve beyin jimnastiği ;

1-) Halep-Antep arasına sıkışmış muhalifler ne yapacak. Marjinalleşip, Türkiye'den de yeterli destek almadıkları bahanesiyle Türkiye iç siyaseti ve güvenliği için bir tehdit oluşturacaklar mı(Özellikle Hatay, Antep, Kilis, Adana gibi güney illerde) Bu kontrolsüzlük ve iç kaos, zaten yönetilemez olarak konumlanan ülke algısını daha da yönetilemez bir görünüme sokacak mı ? Marjinalleşip IŞİD'e kayabileceği öngörülen bu yapıların alacağı pozisyonlar, El Bab ve Membiç kırsalındaki Fırat Kalkanı operasyonunu ve ÖSO ile müttefiklik yürütenTSK güçlerini nasıl etkileyecek ? Elini güçlendiren Esad, geçmişten(Düşürülen uçak olayı) ciddi bir kin biriktiren Putin birlikte TSK'yı Suriye kuzeyinde zora sokacak bir girişimde bulunabilir mi ?

2-) Halep'te 6 yıldır sürdürdüğü dış politikası tamamen çöken, her anlamda iç ve dış dinamikler açısından sıkışan muktedir ekol dış politika açısından en güçsüz durumdayken(AKP ve Erdoğan), Avrasyacı-Rusyacı klikler (Ergenekoncu eski askerler ve kurmaylar eliyle ordu ve gayrı resmi devlet içinde halen süren etkilerini de kullanarak) 15 Temmuz'un Doğu-Avrasya destekli versiyonunu, 'Ülkenin yönetim yapısı değişiyor, M. Kemal, Ulus Devlet ve Cumhuriyet hafızalardan ve resmi hukuktan siliniyor' disturuyla deneyip, daha kanlı ve Avrasyacı bir darbe girişimini yapacak mı ?

3-) Cumhurbaşkanı Erdoğan bu olasılıklara karşı yarattığı gayrı nizami militarist yapıları(Sadat, İslamcı halk güçleri vs) böyle bir durumda harekete geçirecek mi ? (Ki bu Suriye İç Savaşı'nın başlangıcını hatırlatır hepimize, Ordu ve militarist yapılar içindeki nizami ve gayrı nizami bölünmeler. 15 Temmuz gecesi bunun prototipini yaşadık aslında. İmkansız değilmiş, onu anladık en azından. Ne ordu ne emniyet ne MİT yekpare değil, eğilimlerin ve ideolojilerin çarpışması gözle görülmez düzeyde de olsa sürüyor) Veya Erdoğan her zamanki esnek manevralarıyla hızlı bir Esad görüşmesi ayarlayıp, Suriye'de yıllardır benimsediği 'Baas- Nusayri-Esad' karşıtı propagandayı ve paradigmayı tamamen çökertir ve yeni bir tez sunarak iktidar süresini bir miktar daha uzatır mı ?

İşte bu soruların cevapları, dış ve iç politikanın gelecek projeksiyonunu ortaya çıkaracak diyebiliriz.



BEŞİKTAŞ SALDIRISI

Cumartesi gecesi saat 22:30 sıralarında gerçekleşen ilk saldırının tek hedefi Çevik Kuvvet, yani bir anlamıyla da hükümetti. TAK herhangi bir sivili (Konum itibariyle ve tesadüfen orada bulunan kişiler dışında) hedef almayı seçmek yerine, stadın kalabalığının da dağılmasını bekleyip, muhtemel bir istihbarat sızıntısından da yararlanıp polis ekibine bombalı araçla saldırmayı tercih etti. Saldırıdan sonra gerçekleşen ikinci bir intihar canlı bomba eylemi de 6 polisin hayatını kaybetmesine ve şehit olmasına neden oldu. İki saldırıda toplam 45 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Saldırıda kimyasal içerik olarak, bulunması daha kolay olan Amonyum Nitrat yerine; TNT ile karıştırılmış RDX, PETN gibi laboratuvar ortamında üretilmesi gereken ve kimyasal uzmanlık isteyen güçlü etki arttırıcıların kullanılması, TAK'ın birçok eyleminde olduğu gibi yine bir dış istihbarat desteği aldığının göstergesi olabilir. Bir diğer okuması gereken alt metin de, tıpkı 19 Şubat 2016 Merasim Sokak Saldırısı'nda olduğu gibi bu saldırıda da devlete verilmeye çalışılan ; '' Ne önlem alırsanız alın. Kalbinizdeyiz, içinizdeyiz, her yerdeyiz'' mesajıdır. Bu mesaj Suriye'de Membiç -El Bab koridorunun TSK tarafından ele geçirilmeye başlanmasına bir  mesaj olabileceği gibi TAK'ın her zamanki gibi Kürt politikası dışında bir insiyatif alıp 2015 Temmuz ayından beri yaşananlara karşı tepkileri zayıf bulup ses getirici bir terör eylemine başvurduğu da düşünülebilir. Zira herhangi bir terör saldırısı sonucu (11 Eylül gibi tarihin en büyük saldırısı dahil) yıkılan bir ülke yoktur. Ama politikalarını, ideolojik yönünü ve güvenlik aygıtı paradigmalarını zaruri olarak revize eden devletler olmuştur. Bir diğer projeksiyon ve tahmin Kuzey Suriye'de yaşanması kimseyi şaşırtmayacak olan PYD-TSK kara savaşının fitilinin bizzat TAK ve uluslararası istihbarat tarafından ateşlenmesi isteği olabilir.


TAK HAKKINDA

TAK 2006'da kurulan, terör eylemlerine küçük çapta saldırılarla başlayan bir gruptu. 2004 yılında PKK ve diğer oluşumlardan ayrılıp Kürt Halkı ve Abdullah Öcalan adına 'şahinleşme'(Eylem dozunu arttırma) kararı almıştı. 2007 Mayıs ayında Ankara'da gerçekleşen patlamayı üstlenmişlerdi. 2008'de İzmir'de bir askeri geçiş konvoyuna saldırı düzenlemişlerdi. Dönemin GKB İlker Başbuğ askeri konvoy patlamadan 10 dakika önce aynı yoldan geçtiği(Buca Yeşildere caddesi, Nato Üssü yakınları)daha sonra Ergenekon iddianamesinin gizli tanığının ifadelerine yansımıştı.. Yine 3 Ocak 2008 Diyarbakir dersane patlaması TAK tarafından üstlenilmişti. 2013'e kadar küçük eylemlere (Yakma, orman yangını, otel yangını, kundaklama, patlama, 2012 Ağustos Foca Saldırısı vb.) devam ettiler. 2013-2015 arası örgüt eylem yapmadı(Çözüm süreci dönemi)Gecen sene 2015 Aralık'ta Sabiha Gökçen'de aprondaki Pegasus uçağına havan topu attılar. Bu haber medyada fazla yer almadı, üstü örtüldü. Ölen güvenlik görevlileri haber yapılmadı. Apronda bekleyen uçaga ormanlık alandan atılan havantopunun ve saldırının nasıl büyük bir tehdit unsuru olduğu, örgütün ciddi bir dış istihbarat destegi alan, iç istihbarat sızıntısından da beslenen hibrit (PKK, Zilan Ölümsüzler Taburu, HPG) ve tehlikeli bir örgüt olduğu bilinçli olarak atlandı ve umursanmadı. Sonrası uluslararası çaptaki Ankara Merasim Sokak, Ankara Güvenpark ve Istanbul Beşiktaş kitlesel katliam ve eylemleri. (Arada Vezneciler ve Yenibosna eylemleri de oldu.)TAK, son bir yıldaki eylemselliği ile (DHKP-C, MLKP hatta büyük sehir eylemi yetenek ve kabiliyeti acısından PKK )vs gibi örgütlerle kıyaslanmayacak derece tehlikeli, ISID tehdit ve önem mertebesinde bir örgüttür. PKK ile TAK'ı aynı kefeye koyup değerlendirmek de ancak Türkiye kıt bürokrasisine yaraşır sığlıkta bir analizdir.


EKONOMİ

Tüm bu hengame arasında Pazartesi sabahı TÜİK verileri açıklandı. Türkiye ekonomisinin 3. çeyrek bazında yüzde 1.8 küçüldüğü açıklandı. TÜİK'in yapılandırdığı yeni hesaplama yöntemleri ve revizyonlara (İlüzyonlara) rağmen ekonominin ve sanayinin çarklarının yeterli hızda dönmediği matematiksel olarak da kanıtlandı. Zaten üzerinde hem iç politik hem de küresel nedenlerle bir yüksek kur (Dolar-Euro baskısı) yüksek enflasyon ve işsizlik, yüksek faiz basıncı hisseden Türkiye ekonomisi parametrelerine 2009'dan beri(2008 Küresel Kriz Etkisi) ilk defa küçülen bir ekonomi verisi eklendi. 4. çeyrek verilerinin daha da olumsuz olacağı da aşikar. Ekonomideki resesyonun tahribatı bir yana rakamlara bakınca anlaşılan ve ekonomistlerin yorumladığı gerçek şu ki, devlet bu büyüme rakamının olumsuzluğunu sezmiş ve sanayi, hanehalkı tüketimi gibi alanlardaki dramatik düşüşün etkisini kamu harcamalarını arttırarak azaltmaya çalışmış. Fakat bu çabaya rağmen veriler beklenenin de altında geldi. Trump etkisiyle, FED'in faiz arttırma kararları beklentisiyle ve kronik Türkiye ekonomik problemlerine eklemlenen yönetilemez ülke algısıyla, dış politikadaki ve dış ilişkilerdeki sorunlarla,Türkiye 7-8 yıllık kriz periyotlarına da sadık kalarak yeni bir ekonomik krize doğru yol almakta. Bu kez bir kamu krizi değil ciddi bir reel sektör krizi geldiği aşikar. Dolayısıyla krizin etkisi hane halkı ve halk kitleleri açısından daha da yakından hissedilir olacak. 2017 Türkiye ekonomisi için de bir felaketi haber veriyor.


SONUÇ 

Türkiye 2012-2013 yıllarından itibaren bir türbülans periyodu içerisine düşmüştür. Batı'nın huzur adası olarak nitelendirdiği, Ortadoğu'nun laik-seküler ama aynı zamanda inançlara(Hatta inançsızlıklara) saygılı görülen ülkesi, inanılmaz bir metamorfoz evresine girmiştir. Ekonomik ve politik olarak genleşen, gelişen ve Batı'nın fonlarıyla kendi iç tüketimini fonlayan Türkiye, sistematik olarak son 5 yıldır inanılmaz bir düşüş trendine girmiştir. Bu düşüş trendinin sonucunda ülke kendi iç barışını sağlamakta zorlanan, toplumsal fay hatları negatif şekilde aktive olmuş(Kürt-Türk, Alevi-Sunni, Dindar-Laik), dış politika öngörüleri tutmayan, ekonomisi kırılgan, güvenlik aygıtı ve paradigması çökmüş (2015 Haziran'ından beri 25 büyük terör saldırısı, PKK-TSK çarpışması sonucu şehit olanlar ve ölen siviller, 15 Temmuz Darbe Girişimi neticesinde bilanço : 2000 ölü, 5000 yaralı) bir hale dönüşmüştür.

Kişisel öngörülerimi daha önce paylaştığım yazılarda aktarmıştım. Kendi yakın çevremi bile inandırmakta zorlandığım ve yanılmayı umduğum öngörüm Türkiye İç Savaşı'nın eşiğinde olduğumuz gerçeğiydi. Bu iç savaşı çok ciddi bir ekonomik kriz ve kıtlık,  darbe girişimi, ardışık terör saldırısı dizisi, bir Batı ambargosu ve son olarak da uluslararası bir işgalin  izleyebileceğini, 'Delirdi mi acaba bu çocuk' bakışları ardında yakın çevreme hissettirmeye, bu bloğa da örtülü ve otosansürlü de olsa yazmaya çalıştım. Özetle kendi adıma yeni olmayan bu kavramı ve terminolojiyi 2014 yılından beri kendi çapımda dillendirmekte ve yazmaktaydım.(Kanıtları 2012 yılından beri yazdığım ve ilgili blogtan ulaşabileceğiniz diğer yazılarımdır.) Her geçen gün bu iddia ve hipoteze yakınsadığımızı korkarak ve çaresizlikle gözlemliyorum. Türkiye özellikle Suriye İç Savaşı kaynaklı nedenlerle yaşadığı sapmalar ve Batı'yı yekpare bir düşmanmış gibi konumlandırıp kendi iç politik konsolidasyonu uğruna neredeyse tüm gezegene resmi bir savaş ilan etmesi nedeniyle, gerek kurgulanan gerek doğal ve dünyevi nedenlere dayanan gerekçelerle, bu disyopya sürecini ve iç savaş dinamiğini hızlandırmıştır. Haziran 2015 seçimleri ve 15 Temmuz 2016 sonrası süreçler, mantıklı, konsensüs ve akıl hakim olacak bir şekilde ele alınabilseydi bu kaotik süreç bir nebze ertelenebilirdi. Türkiye Suriyelileşme sendromunu maalesef atlatamamıştır.

Artık açıkça görülüyor ki devlet katında, istihbarat düzeyinde de bu realite kanıksanmaya başladı. Saatler öncesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan halkına 'Seferberlik Çağrısı' yaptıSeferberlik, normal bir ülke için, başka bir ülkenin kendi topraklarına bir saldırı başlattığı ve artık durumun devlet güçlerinin kontrol edilemeyeceği düzeye ulaştığı ve dolayısıyla halkın da paramiliter güçlerle bu savaşa destek olması gerektiği gerçeğini açıklamak için kullanılan bir hukuk, siyaset ve ideoloji kavramı. Tıpkı Kurtuluş Savaşı döneminde oluşturulan Kuvayi Milliye birliklerinin felsefesinde olduğu gibi. Düşman ve işgalciler kim en kısa zamanda açıklanır diye umuyoruz ?

Türkiye için yapılabilecek bi'şey kaldı mı emin değilim. Önerim ; şu ana kadar bu kaosu önleyebilecek bir aksiyon almadıysanız,  doğuda katledilen ve 'Toplumsal Çelişkiyi Derinleştiren' devlet politikalarına, talana, yalana, hukuksuzluğa, belirli zümre ve cemaatlerin kayrılmasına hiç ses çıkarmadıysanız. 'En azından maaşım yatıyor, evim sıcak, dizimi konforla izliyorum, kadroya atandım, bana dokunmayan yılan bin yaşasın' perspektifindeyseniz, sevdiklerinize sarılın, dizilerin son bölümlerini tamamlayın, kalan son keyif sigaralarını yakın ve tadını doya doya çıkarın.

Coğrafya kaderdir. Kaderden kaçamayacağız.

Dönülmez akşamın ufkundayız.
Vakit çok geç.

6 Ağustos 2016 Cumartesi

Dinci Oligarşinin İmkansızlığı




Türkiye Cumhuriyeti Siyasal Tarihi, dönemsel sert kopuşların ve akabinde yeni paradigmaların kuruluşlarının kromatik olarak tekrarlandığı, dalgalı ve dengesiz bir periyotu tasvir eden bir süreç. II. Mahmut ve III. Selim ile ivmelenen Osmanlı Yenileşme Hareketleri, II. Abdülhamit'le farklı bir görünüme bürünürken, I. ve II. Meşrutiyet ile yenileşme çabasının aksiyomunun arttığı söylenebilir. 20.yüzyılın ilk on senesinde baskın siyasal akım halini alan Jöntürkçü ve İttihatçı hareketlerle yeni bir yöne evrilen süreç ; kaos, savaş ve yokluklarla dolu 1910-1920 sürecinin ardından tamamı ile Mustafa Kemal'e endeksli bir sekter-yenilikçi trende girip, kazandığı ivmeyi Cumhuriyet'in ilanı ile taçlandırmış ve yenileşme hareketinin sert değişikliklerle sürmesi şeklinde tarihin olağan akışında yön bulmaya devam etmiştir.

Osmanlı'da ve Cumhuriyet'te Tarihsel Kopuş

Osmanlı Yenileşme Hareketleri'nden itibarek diyalektik bir metod izleyen süreç, tüm kritik kırılma anlarında 'Gelenekçiler-Yenilikçiler', 'Devletçi Seçkinciler-Gelenekçi Liberaller' ikilemini yaşamış, Cumhuriyet ilanı ile birlikte bu diyalektik yapıyı 'Cumhuriyetçiler-İslamcılar', 'Kurucu Paradigma-Karşı Hareket' ikircikli düzlemlerine oturmuştur. Metodolojisini, temelini ve varoluşunu Osmanlı'daki ilerlemeci akım ile ona rijit bir karşı duruş gösteren muhafazakar akıma kadar dayandırabileceğimiz bu birbiri ile çelişik iki ekol, Modern Türk Siyasi Tarihi'ndeki 'Laik-İslamcı' tarihsel yarılması ve ontolojik kopuşunu da yaratmıştır. Bu tarihsel kopuş an itibariyle de devam etmekte ve sıcaklığını korumaktadır. İşte bu ikircikli yarılmanın M. Kemal yenileşmesine karşı cevabı, muhalefeti ve alternatifi de ; İkinci Dünya Savaşı'nın bitişi ile başlayan sürecin başında, Demokrat Parti ve Adnan Menderes ile olmuştur. Önce 1946
 seçimleri ve sonrasında 1950 çok partili seçimleri ile kendi gerçekliğini somut bir şekilde oluşturan bu ekol, Demokrat Parti yoluyla Milli Şef İsmet İnönü'ye karşı kazandığı ezici seçim zaferi ile tarihsel kopuşlarımıza bir yenisini eklemiştir.

Siyasal İslam kavramının, 1946 sonrası Türk politik tarihindeki yükselişinin ve kurucu paradigmaya ilk kitlesel baş kaldırışının sembolünün Adnan Menderes ve kurmayları olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 1960 darbesi ve Menderes, Polatkan ve Zorlu'nun idamı ile kurucu paradigmanın, Siyasal İslam ekolüne ilk sert karşı hamlesini yaptığı ve 1950 seçimlerinin 'intikamını' aldığı da bir gerçek. 

 1970-1990 tarihsel periyodu, gerek darbeler, gerek politik potansiyelin çıkardığı karizmatik liderlerin halkta bulduğu karşılık-teveccüh nedeniyle, Siyasal İslam kavramının yaygınlığını arttırdığı bir dönem oldu. Osmanlı İmparatorluğu'dan Cumhuriyet'e uzanan toplumsal ve sosyolojik din-tarım temelli sosyoloji de, bu argümanı destekleyen bir başka unsur oldu. Köy ve kırsal alanlardan kente göçün 1960 sonrası hızlanması faktörü de, Siyasal İslam ekolünün kendisini kamuya, gettolara ve devlete dair tüm alanlarda geliştirmesinde ve toplumsal bir fenomen-kült halini almasında bir diğer önemli faktör olarak sayılabilir. 

 Cumhuriyet'in tam olarak tüm toplumsal kesim ve coğrafi bölgeler bazında gerçekleştiremediği ''Halkla ve Halkın Değerleriyle Bütünleşme'' idealini, tarikat ve cemaat kültü ve bu külte eklemlenen ''İslami İktisadi'' alternatif birliktelikler sayesinde, Siyasal İslam gerçekleştirdi ve zamanla 'İslami Burjuva' sınıfını olgunlaştırdı. Siyasal İslam'ın toplumsal düzlemde gerçekleştirdiği bu başarı ve kurucu paradigmanın  elinden  önemli bir kozu çalması, tarihsel birçok kırılmaya yol açtı. Demokrat Parti, Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ve Özal'ın Anavatan Partisi (1960-1980 dönemini kapsayan bu beş politik fenomen, beş politik parti, bu yazının ana ekseninin dışında ele alınması gereken, farklı detay ve bilgileri içinde barındıran olgulardır. Dolayısıyla bu yazıda detaylı olarak ele alınmayacaktır. Daha önce bu blogda yazılmış yazılarda bu dönemle ilgili daha detaylı bilgiye ulaşılabilir.) ile kitlesel varoluşunu ve İslami politizasyonunu arttıran bu ekol, 1990 sonrası Türkiyesi'nde, Refah Partisi ile 1994 yerel ve 1995 genel seçimlerinde, oy oranı ve halk potansiyeli açısından önemli başarılar elde etti. Yine akabinde kurucu paradigmadan bir başka büyük darbe aldı ve '28 Şubat Süreci' devreye sokuldu. Erbakan ve Refah Partisi sistemden kısmen(Ve kabul etmeliyiz ki hukuksuz bir şekilde) pasifize ve tasfiye edildi.


İslamcıların Tarihsel Kopuşu

Erbakan ve Refah Partisi kurmaylarının makamlarından tasfiyesi süreci, İslamcı politik kitle için bir kaos süreci olmakla birlikte, zamanla kaostan yeni bir düzene evrilme sürecine de dönüştü. Süreç, İslamcı ekoller içerisinde ciddi bir hesaplaşma ve bir ayrışma yarattı. 'Gelenekçiler' -'Yenilikçiler' olmak üzere iki farklı eğilim kendi iç politik savaşına girişti. Yıllardır hareketin tartışılmaz lideri olan Necmettin Erbakan fenomenine karşı 'Erdemliler Hareketi' adı altında yenilikçi bir parti içi muhalefet ortaya çıktı ve dış politikadan dünyayı algılayışta, ekonomik modellemelerden iç siyasete ve ulaşılması hedeflenen kitleye kadar birçok meselede yeni bir vizyon ve tavır ortaya koydu.
Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi politik ve popüler figürlerin öncülüğünde gelişen bu yenilikçi hareket, eş zamanlı olarak hem liberal hem de muhafazakar kesime ulaşmaya ve hitap etmeye çalıştı. Klasik İslamcı çizginin hem ideolojik, hem iktisadi hem de politik potansiyelinin sığ kaldığını düşünen bu ekol ; hem Batı ile ilişkileri daha ılımlı-iyi tutma(Batı desteğini arkasına alma, Orta Doğu'ya rol model olacak kapsayıcı bir ekol oluşturma amacı), hem ekonomik burjuvazi bağlamında farklı kitlelere ulaşıp alternatif bir eko-politik birikim oluşturma(İslamcı sermaye portföyünü geliştirme ; ideolojiyle, teolojiyle, İslami politizasyonla sermayeyi ve kapitali buluşturma amacı) hem de düşünsel-medyatik-entellektüel güç ve fikirler bağlamında, monolitik İslamcı kısır döngüden uzaklaşıp, daha çağdaş bir vizyona bürünme gibi gerçekçi nedenlerle kendi içsel 'Açılım' sürecini başlattı. Bu süreci de 'İslamcıların Birbiri İçerisindeki Tarihsel Kopuşu' olarak nitelendirebiliriz. Bu süreç klasik İslamcıları oy potansiyeli ve eğilimleri açısından, ana akım siyasal odaktan uzaklaştırmadığı gibi(Ak Parti'nin İslamcılardan oy alma potansiyeli 2002'den beri istikrarını sürdüyor), konjonktürel de olsa İslamcı çizgi veya yaşam tarzında olmayan, sol, entellektüel, liberal kesimleri de bu yenileşen-muhafazakar çekim merkezine toplamayı zaman zaman başardı. (2002-2004-2007-2011 Seçimleri, 2007 ve 2010 Referandumları)

Hem ana kitlesini ve ideolojisini kaybetmeyip, hem de farklı etnisite, sosyo ekonomi ve politik eğilimlerden oy devşirebilen bu proje, tarihsel süreç bağlamında ele alındığında, Refah Partisi'nin kapatılmasından sonraki hamlesiyle, özünde doğru bir kırılma yaratmış ve bu kırılma, hareketin kaostan kendi içsel yeni düzenini oluşturabilmesine ve politik güç kazanmasına zemin hazırlamıştır.


Fettullah Gülen Fenomeni ve Ak Parti'ye Entegrasyonu

'Siyasal İslam' kavramının 28 Şubat Süreci'ndeki bu kritik kırılması, aslında yıllardır İslami çizgide faaliyet gösteren bir başka politik-sosyal-teolojik figürün daha da görünür olmasını sağladı. Hizmet Hareketi veya Gülen Cemaati adıyla anılan ve gelişime 1970'li yılların sonuna kadar dayanan bu oluşum ve oluşumun doğal lideri Fethullah Gülen, fiziki ve cismi olarak Türkiye'den uzaklaşmasına rağmen(1999 yılındaki ABD'ye gidişi) politik ve sosyolojik olarak devletin tüm ana hatlarına kademeli olarak daha da yaklaştı. 2002 Türkiye Genel Seçimleri ve Ak Parti'nin zaferi ile politik başarısını görünür kılan İslami çizgi, zamanla Ak Parti kadroları ve Gülen Cemaati arasında bir konsolidasyon kurdu, birlikte politika ve siyaset üretilmeye başlandı. Kurucu Paradigma'nın '28 Şubat Postmodern Darbe' Hamlesine, Dinci ve Gelenekçi kadro bu konsolidasyona yönelerek ve iki farklı İslami ekolün gücünü birleştirerek cevap verdi.

Siyasal İslam'ın iki farklı ekolünden(Sunni-Nakşiler / Nurcular) beslenen ancak 2002 seçim zaferinden itibaren daha  içli-dışlı bir görünüme bürünen bu ikiliyi, konjonktürel olarak birbirine entegre eden dışsal bir zorunluluk zincirinin bulunduğunu da kabul etmek gerekir. Bu zorunlulukları ve nedenlerini sıralayıp açıklarsak ;

1-) İnsan Kaynağı Sıkıntısı 
Ak Parti 2002 Genel Seçim ve 2004 Yerel Seçim zaferlerine rağmen halihazırda kamusal alanda hizmet ve değer üretecek rafine kadrolara sahip değildi. Refah Partisi'nin yerel ve merkezi hükümet tecrübeleri İslamcıların devlet kadrolarıyla tanışması ve pekişmesini kısmen sağlasa da ; Batı'ya da Orta Doğu'ya da, Türkiye devlet yapısına da entegre, kamu yönetimi konusunda tecrübeli, politik değer ve hizmet üretecek ve tüm bu stratejik faaliyetlerin finansmanını da yine İslami kesimler yoluyla elde edebilecek bir yapı ve insan kadrosu 2002-2004 Ak Parti teşkilatında mevcut değildi. Dolayısıyla Ak Parti hükümetleri bu yapısal açığını, Batı'da yüksek bir kredibilitesi bulunan, Türkiye'nin tüm kamusal alanlarında da büyük bir atak içerisinde bulunan 'Gülen Cemaati' yoluyla kapattı.

2-) Sekülerlere Karşı Birlik Olma İç Güdüsü
Türkiye Cumhuriyeti, yüksek oranda Osmanlı İmparatorluğu kodlarını genlerinde taşıyor olsa da, kabul etmeliyiz ki 1924 yılı ve sonrasında M. Kemal ile bütünleşen yenilikçi hareket ve aksiyomlarla yepyeni bir yapıya büründü. Bu yapı gerek sosyal, gerek iktisadi, gerek kamusal alanda kendini sert ve geri dönüşsüz olarak gerçekleştirirken, eş zamanlı olarak sermaye sınıfı etkileşimleri de yarattı. Yenilikçi ekol, yepyeni bir Burjuva oluşturup yepyeni bir kültürel elit ortaya çıkardı. Temel olarak M.Kemal'in kişisel enerjisi ve vizyonunu referans alan bu sekter yenilikçi ve değişimci 'Modernite' etkileşimli ortam, İslami kesimlerin giderek pasifleşip-etkinsizleşmesini ve doğal bir 'Rejime Karşı Gelenekleri Koruma' refleksi içine girmesine yol açtı. İşte İslami kesim ve politik kitle açısından kökenleri çok derinlerde olan bu refleks, 2000'lerin ilk yarısındaki seçim zaferleri sonrasında da yeni İslami bir birliktelik arayışına, tabiri uygun ise İslamcı ekoller açısından 'Safları Sık Tutmaya' yol açtı.

Kurucu paradigmaya karşı elde edilen seçim zaferlerinin tek başına hegemonyayı ve devleti ele almaya yetmediğini defalarca deneyimleyen 'Siyasal İslami' çizgi, kurucu devlet aygıtının sistematik ayar ve 1923'e dayanan kuruluş kodlarına karşı stratejik bir savaşa girişti. Bu savaş, hem kamu kurum ve kuruluşlarındaki stratejik köşeleri kapma, hem siyasaya ait tüm alanlarda yeni politik ve kitlesel zaferler kazanma, hem de kurucu paradigmanın ana motoru olma özelliğiyle stratejik bir üs ve 'Rejimin Anahtarı' olarak konumlanan 'Türk Silahlı Kuvvetleri'ni önce itibarsızlaştırma sonra da ele geçirme gibi edimlerle, değişik birçok cephede yıllar boyunca sürdü. 

Önce Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, sonrasında Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, İslami Ak Parti-Gülen Cemaati koalisyonunun yıpratmaya ve konumlarını ele geçirmeye çalıştığı isimler ve 'Rejim Sembolleri' oldu. 2007 yılındaki 27 Nisan Muhtırası ve akabinde gerçekleşen 22 Temmuz seçimleri, rejimin ön plandaki bekçileri Büyükanıt ve Sezer'in fonsiyonlarını yitirdiğinin kanıtları oldu. Ardından devreye sokulan Ergenekon, Balyoz, Ayışığı, Sarıkız, Poyrazköy gibi dava ve içeriklerle konsorsiyumun siyasal gündem belirleme yetisi ve etkisi daha da arttı. 

Özetlersek ; Sekülerizm-Laisizm sembolü devlet simgeleri ve stratejik konumları, kurucu paradigmanın devletin her alanındaki yapısal ve kurumsal hegemonyası, kırılması zor bir rijit rejim koruma yapısını yıllar boyunca biriktirdiği tecrübe vasıtasıyla oluşturdu. Ne Ak Parti iktidarı, ne de Gülen Hareketi tek başına bu rijit yapıyı yerinden oynatabilirdi. Bu iki ekol birlikte hareket edip, Batı Dünyası'nın da espiyonaj ve istihbarat desteğini arkasına alırlarsa, belki bir şansları olabilirdi. Bu aslında birbirine çok da benzemeyen iki İslamcı ekolü birlikteliğe zorlayan en büyük neden, kurucu paradigmanın her şeye rağmen ihtişamını kaybetmeyen ve İslami kesimlerin üzerinde bir baskı aracı olarak konumlanan ürkütücülüğüydü.


Ortaklığın Bozuluşu ve Tarihsel Kırılma Anları

2007-2010 döneminde yükseliş dönemini yaşayan ve devletin kuruluş kodlarını esnetmeyi başaran çok uluslu Ak Parti- Gülen Cemaati konsorsiyumu, ilk olarak 2009'da Davos Zirvesi'nde Erdoğan'ın 'One Minute' çıkışıyla ciddi bir sarsılma yaşadı. İki farklı siyasal ekolden beslendiği bilinen ama bu farklılığı daha büyük bir düşman olarak gördükleri 'Devletçi-Seçkin' Laisist ekibe karşı verilen savaş sürecinde keskinleştirmemeye özen gösteren konsorsiyum, ilk çatlağını 'Davos Zirvesi' ile vermiş oldu.

Hem İsrail'le, hem ABD ile ilişkiler bakımından Nakşi-Sunni İslamcı ekolüne göre daha ılımlı ve kozmopolit bir bakışa sahip olan Gülenciler, Erdoğan'ın Simon Peres'e karşı çıkışına çok sert söylemlerle olmasa da kısmen eleştirel bir bakış geliştirdiler. Akabinde Gülen'in haftalık konuşmalarında da İsrail'le iyi ilişkiler vurgusu yapması, Gülen  Cemaati - Ak Parti konsorsiyumu içindeki çatlağın ilk görünür işareti oldu.

2010 yılındaki Mavi Marmara olayı da yine benzer şekilde, kısık sesli de olsa, Gülen Cemaati'nin Erdoğan'ı ve dış politikayı etkilemeye ve hatta eleştirmeye yönelik girişimlerinin görünür olduğu bir göstergeydi.

12 Eylül 2010 Referandum sürecinde ve 2011 Seçim Sürecinde de konsorsiyumun, tüm olumsuzluk, hayatı algılayış farklılıkları ve fikir ayrılıklarına rağmen, görünür yüzeyde mutabık olduğu görüntüsü verme refleksiyle hareket etti. 2010 Referandumu da 2011 Genel Seçimleri de, 'Vesayetlerden Kurtulma' söylemi içerisinde, kurucu paradigmaya karşı bir birliktelik ve bu birlikteliğin seçim sonuçlarına olumlu yansıması olarak gerçekleşti.  2010 referandumu özellikle HSYK yapısının ve hukuk merkezli kamusal alanın Gülen Cemaati üyesi, yetişmiş hakim ve savcılar tarafından hegemonya altına alındığı bir sonuç doğurdu. 2011 seçimleri sonunda ise Gülen Cemaati'nin istediği sayıda cemaat mensubu milletvekilini meclise sokamadığı, Ak Parti ve Erdoğan'ın cemaatin kontrolsüz şekilde güçlenmesinden rahatsız olduğu söylentileri duyulsa da, yine görünür yüzeyde kısmi mutabakat tüm hızıyla ve operasyonelliği ile sürüyordu.

'Küçük fikir ayrılıklarına rağmen temel hedefte büyük birliktelik' mottosuyla devam eden Gülen-Ak Parti sürecini tam mutabakata zorlayan esas faktörün, eş zamanlı olarak yürütülen Balyoz-Ergenekon ve benzeri davaların sürüyor olması ve henüz yargılamaların tamamlanmamış, sonucun tam olarak alınamamış olmasına da bağlayabiliriz. Dolayısıyla ekoller arasındaki fikir ayrılıkları ve şikayet homurtuları, 'Vesayet ile yüzleşme' ve ilgili vesayetin iktisadi ve kültürel hegemonyası da ele geçirme ana hedefinin oluşturduğu baskı nedeniyle ön plana çıkarılamamıştır.

7 Şubat 2012 MİT Krizi - Konsorsiyumda İlk Görünür Ayrılık

7 Şubat 2012 akşamı tüm Türkiye'de anlaması zor gelişmeler yaşanmıştı. Özel yetkili mahkeme tarafından görevlendirilen savcılar, MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı ifade vermek üzere emniyete çağırıyor, Hakan Fidan Başbakan Erdoğan'dan aldığı talimatla bu çağrıya uymuyor ve makamını terk etmiyordu.

Cemaate yakın olduğu bilinen savcılar, Erdoğan'a yakınlığı ile bilinen Hakan Fidan'a operasyon yapmak istiyor ve bu operasyon akşamını da dönemim Başbakanı Erdoğan'ın bağırsak ameliyat olacağı akşama ve saatlere denk getiriyorlardı.

Kaos kısmen aşıldı fakat arkasında iki ekol için karşılıklı derin bir güvensizlik duygusu da bıraktı. 7 Şubat 2012 tarihini, Gülen Cemaati ve Ak Parti İktidarı arasındaki ilk görünür ve resmi kopuş olarak tanımlayabiliriz.

Kopuş Hızlanıyor

2012 yılı itibariyle, ilk beş yılı düşük, son beş yılı ise yüksek mutabakat seviyesi ile geçen Gülen-Ak Parti birlikteliği, 2013'ten itibaren tamamiyle çözülme sürecine girdi.

Ak Parti ve Erdoğan'ın Kürt Hareketi ile birlikte başlattığı 'Çözüm Süreci' periyodu, ardından 2013 Haziran'ına ve tüm ülke gündemine damga vuran 'Gezi Parkı Eylemleri', genel olarak izlenen dış politika ve özelinde  'Suriye Dış Politikası' gibi nedenler, Gülen Cemaati ve Ak Parti İktidarı arasındaki birlikteliğin çözülmesini hızlandırdı.

Tüm bu çözülmelere rağmen, 5 Ağustos 2013 tarihinde açıklanan Ergenekon Kararları ile konsorsiyumun pasifize edip mahkum sıfatına indirdiği onlarca politik ve askeri figür, çok büyük hukuki yaptırımlara maruz bırakıldı, müebbet hapis cezalarına çarptırıldı. Birlikteliğin kırılma ve çözülme işaretlerine rağmen, iki İslami ekol için de ana hedef olan 'Kurucu Sistem ve Ordu' bir şekilde istenilen cezalara çarptırıldı. Fakat bu cezalandırmaların İslami konsorsiyumun çöküş evresine denk gelmesi, pasifize etme eyleminin kalıcı olmasını engelledi. (Ergenekon Cezalarının açıklandığı 2013 Ağustos'undan , 2014 Haziran'ına uzanan süreçte hapiste tutuklu olan herhangi bir Ergenekon sanığı veya mahkumu kalmadı)

Erdoğan'ın ve Hükümetin, 2013 Kasım ayında cemaatin en güçlü olduğu alanlardan eğitimde yaptığı yeni düzenleme ve dersanelerin revize edilmesi(Veya kapatılması) kararı ise, 10 yıllık yoğun konsorsiyumun resmi olarak dağıldığı nokta oldu.

Sürecin devamında bizzat cemaat tarafından dizayn edildiği anlaşılan(Ama gerçekçi nedenlere dayandığı da unutulmaması gereken) 17-25 Aralık Yolsuzluk Soruşturmaları ve MİT Tırları krizleri yaşandı. İki dost ekol, birbirleri düşman ve vatan haini olarak nitelendirecek yepyeni bir sürece girdiler.

Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı dönemi, 7 Haziran Seçimleri ve yeni Ak Parti İktidarları'nın(Davutoğlu ve Yıldırım Hükümetleri) kurulması gibi süreçlerde de topyekün bir mücadele halinde bulunduğu görülen bu iki mevzi, 15 Temmuz'daki , ana eksenini cemaate yakın TSK mensuplarının oluşturduğu darbe girişimi ile, savaşın tüm ülkeyi yakacak bir boyuta ulaştığını hepimize belgeledi.

15 Temmuz Darbe(Veya Terör) Girişimi ile artık bu savaş, yakın tarihin kadim dostları, günümüzün keskin düşmanları olan bu iki ekol için, aynı zamanda bir varoluş savaşıdır.


Sonuç : 

'Osmanlı Yenileşme Hareketleri' döneminden itibaren Anadolu coğrafyasında zayıflama belirtileri gösteren Sunni-Nakşi İslami kesimler ve siyasetteki varlıkları, Cumhuriyet Paradigması ve M. Kemal idealizmiyle büyük bir darbe daha aldı.

Tarihsel derinliği ve kitlede bulduğu karşılık nedeniyle zaman içerisinde tedrici olarak toparlanan ve 1950 seçimleri ile bir karşı taarruza geçen bu akım, Türkiye Siyasi Tarihi akışkanlığı içerisinde sürekli form değiştirdi ve güç dengeleri zaman içerisinde çok kez farklılaştı.

Yakın tarihimize odaklandığımızda ise, konsorsiyumun 2002 seçimlerinden 2007 dönemine kadar orta düzeyde, 2007'den itibaren ise yüksek düzeyde seyir gösteren kozmopolit (Sunni-Nakşi-Nurcu) bir konsolidasyon içerisine girdiğini söyleyebiliriz.

Tarihsel gösterge bilim ve yaşam biçimi kaygısı açısından 'Laik-Dindar' ikilemini yaratan ve derinleştiren bu sistematik, 2007'den itibaren artmak suretiyle, günümüzde de sosyolojik sıcaklığını koruyor.

Fakat kabul etmeliyiz ki, Gülen Cemaati-Ak Parti konsolidasyonunun dağılması, dindar-sunni cephe için çok büyük bir handikaba da neden oldu.

Halihazırda gözlemlemek gerekirse, Ak Parti ekolünün devlet ve kamuda nitelikli hizmet üretecek kadroları bulunmuyor ve şu an itibariyle böyle bir alternatif nesil veya insan kaynağı üretecek enerji, Ak Parti cenahında bulunmuyor. Bununla birlikte, hangi amaca hizmet ettiği şüpheli de olsa, 'alnı secdeli' ve akademik yetkinliğe sahip olarak tanımlanan Gülen kadroları, hem Ak Parti'nin yönetsel zaafiyetlerini kapatmada rol oynuyordu, hem de önemi hayati olan 'Dış ve İç Politika Dengesi' bağlamında yine iktidar ve hegemonyaya destek veriyordu. Artık bu destek bir yana, iki ekol birbirlerinin prestijlerini ve devlet içindeki hakimiyetlerini yok etmek için kanlı bir savaş veriyor.

Basın, yayıncılık, entellektüel mecralar, edebiyat, tarih, görsel sanatlar gibi konularda 'Sunni İslam' ekolünün ne kadar değer ürettiği ayrı bir tartışma konusu. Bu noktada da Gülen Cemaati'nin, Seküler-Laisist çevrelere karşı en azından bir alternatif ürettiğini, hatta bazen Seküler çevrelere bile sızabilecek bir manevra yeteneğine sahip olduğunu yakın tarihimizde gözlemledik. Cumhurbaşkanı'nın Beştepe davetleri sanat camiasının bir bölümünün itibar ettiği davetler olabilir fakat ülkenin değer üreten sanatçılarına Saray'dan servis edilen görsellerde değil, kapatılmak istenen devlet tiyatroları veya alternatif sanat galerilerinde rastlayabiliyoruz. Entelektüel değer üretimi bağlamında'Uğur Işılak-İsmail Türüt' ekseninde bir alternatif sanat oluşturma fikrinin ne kadar ütopik ve imkansız olduğu konusunda herhalde hem fikiriz.

Bu noktada bir diğer tarihi kırılmanın da iktisadi çevrelerde olduğunu söyleyebiliriz. Son on yılda iç içe giren Siyasal İslam burjuvasının, an itibariyle dağıldığını, hatta bazılarına bizzat devlet eliyle operasyonlar düzenlenip, mal varlıklarına el konulduğunu izliyoruz.

Seküler kuruluş kodlarına sahip oluşumlara (TÜSİAD) alternatif oluşumlar olarak tasarlanan iktisadi birlikteliklerin dağıldığına şahit oluyoruz(TUSKON). Medya ve sermaye ilişkileri bağlamında, birliktelik sürecinde yükselen İslami medya gücünün dağıldığını, kendi içerisinde jurnalciliğe giriştiğini ve kalitesizleştiğini de gözlemliyoruz.

Seküler kuruluş kodlarına karşı bir ivme kazandırılmak üzere tasarlanan ana projenin, burjuvazi ayağının da ya çöktüğü ya da daha da niteliksizleşip mecburiyetten iktidarın yanında yer alma edimine giriştiği bir gerçek.

Sonuç olarak , Siyasal İslam ekolünün, burjuvazi ve yansıttığı entellektüel değer anlamında, bu niteliksizleşme ve dağılmanın karşısında geliştirecek sağlam bir argümanı kalmamıştır.



Dinci Oligarşinin İmkansızlığı

Dinci Oligarşi(Sunni-Nakşi İslamcı Gelenek), Gülen Cemaati ile işbirliğine gidip, devletin kurucu ayarlarını değiştirmeyi, hegemonyayı ele geçirip sitemi dönüştürmeyi amaçladı. Proje yıllar boyunca başarı ile uygulansa da bir noktada tıkandı, ters tepti.

Ergenekon Operasyonları ile rejimin anahtarlarından sadece birini elinde tutan TSK, kısmen pasifize edilip cemaat eliyle itibarsızlaştı,( Hatta 15 Temmuz'da görüldü ki, cemaat güdümünde hareket eden belirli grupların terör girişimlerine çanak tutacak kadar ileri gidilebildi.) Fakat seküler kuruluşun kodları sadece TSK, HSYK, Anayasa Mahkemesi değildi. Ak Parti- Cemaat birlikteliğinin gözden kaçırdığı veya operasyonlarının boyutunu çeşitli nedenlerle genişletemediği esas olgunun, Seküler Burjuvazi ve periferisinde ürettiği tüm değerlere karşı kapsamlı bir alternatif geliştirememe olduğu öngörülebilir. (Cemaatin 2010-2012 döneminde Türkiye Ekonomisi'nin tek başına yüzde 20'sini elinde tutan ve kuruluş kodu sekülerizm olan belirli finansal gruplara- üniversitelere- medya patronlarına-holdinglere operasyonlara hazırlandığı söylentileri yayılmıştı. Bu girişimi neden yapamadıkları ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte ; Ak Parti- Gülen birlikteliğinin, her şeye rağmen Seküler, Laisizm yanlısı Burjuvazi ve yarattığı değer kapasitesini durduramamasının kodları, bu girişimin yapılamaması-yaptırılmaması veya gücün-konsorsiyumun bunu başarabilecek bir güce ulaşamamasında aranabilir.)

Geldiğimiz son noktada, dağılan İslami konsorsiyumun elinde halen daha, eskisi kadar güçlü olmasa da, bir güç sembolü olarak iktidar erki bulunmakta. Büyük bir halk desteğinin de hala malum iktidar erkini destekleyeceği öngörülebilir. Fakat politika-siyasa ana ekseninin genişleme metodunun, burjuvazi ve çevresel ilişkileri(Medya-Kamu Yönetim Kabiliyeti-Entelektüel Elit Oluşturma Potansiyeli) ile ilintili olduğu düşünülürse, İslamcı ekol aslında hiç olmadığı kadar güçsüzleşmiş durumda. Üretebileceği herhangi bir evrensel değer veya fikir kalmadığı gibi, ülkenin geldiği son durum da, bu ekolün yönetim zaafiyeti ve hatalarının sonucudur. İslami ekolün elinde kalan son kozu, meydanları şiddetli-politik bir ihtirasla daha da sertleştirecek bir sokak kitlesi-hareketi ve sistemi tamamen kaosa yönlendirebilecek bazı olumsuz argümanlar olabilir. Daha fazlası olamaz.

Dolayısıyla Türkiye'nin geldiği son nokta, tarihsel süreci bağlamında yorumlanırsa ; ya güçlü bir Seküler-Dindar toplumsal barışı ve mutabakatı zorunlu kılacaktır ya da güçlü ve tüm fay hatlarının harekete geçtiği bir iç savaş başlangıcına evrilecektir.

 Politik yetkinlik açısından insiyatif sahibi olması, tek başına İslami ekolün, yeni bir hegemonya oluşturabileceğine dair bir işaret veya kanıt göstermiyor. Dolayısıyla kurucu paradigmayı zayıflatma projesi kısmen başarılı da olsa, yerine yeni bir sistem inşa etme noktasına geldiğimizde, 'İslamcı Ütopya' tam anlamıyla bir distopyaya dönüşmüş durumda...

Mevcut 'İslami Kısmi Hegemonya', sadece tüm ülkenin yangın yerine dönebileceği alternatifleri devreye sokabilecek yetkinlikte bir siyasi akla indirgenmiş durumda. Bu indirgenmişlikten, yükseltgen-yapıcı bir felsefe veya siyasa fikri çıkamayacaktır.

Sonuç olarak ; 'Türkiye Siyasal Tarihi' bizlere çeşitli imkansızlıkları kanıtlar nitelikte bir olumsal süreç işletmekte ve siyasal hataları kaba tabiriyle 'Kafalara vura vura' fark ettirmekte gayet cömert davranıyor. Cumhuriyet'in ilk yıllarında, devlet tarafından dizayn edilmiş bir 'İslam' ve 'Müslümanlık' tasarımının mümkün olabileceği ön görüldü fakat insan denen varlığın herhangi bir tasarımı katı-modernist kalıp içerisinde kabullenemeyeceğini ön göremedi. Dolayısıyla 'İslam' kavramının devlet kontrolüne girmesi bir yana, tamamen kontrolsüzleşip, devlet denen yapıya cemaat-tarikat yoluyla güçlü bir alternatif oluşturabileceği sonucuna yol açtı.

Konjonktürel olarak iktidar erkini ele geçiren İslamcılar da, kurucu paradigma ile benzer bir yanılgıya düşerek, bu ülkenin kurucu aklına ve imtiyazına da sahip olan, ve ülkenin ana değerini üreten seküler-laik kitleleri, sadece seçmen kitlelerinin kalabalıklarına dayandırdıkları nedenlerle, kolaylıkla dönüştürebileceklerini öngördüler. Onlar da yanıldılar. Yaşananlar ve devletin geldiği son hali ortada. Bu büyük yanılgıların bedellerini bedellerini ödüyoruz, ödeyeceğiz...

Yakın tarihimize dönersek, 2002-2016 döneminde yaşanların özeti ; Dinci Oligarşinin İmkansızlığı'dır.

Tüm kesimlerin, sindirilip dönüştürülmeden, kendi benliği, etnisitesi, inancı, inançsızlığı ve/veya varlığı ile içine dahil olacağı yeni geniş bir toplumsal mutabakat alternatiflerin en rasyoneli olarak görünürken ; girişilecek yeni bir 'Devlet Ayarlarını Bozma ve Kitleleri Zorla Dönüştürme' eyleminin bilançosunun ağır bir iç savaş bilançosuna eşit olacağını ve Ulus Devlet'i yerle bir edeceğini de akılda tutmakta fayda olduğunu düşünüyorum.






29 Temmuz 2016 Cuma

Bir Ulus Devletin Çözülüşü

Önce 7 Haziran'da sandıklar patladı. Kesintisiz 12 yıllık mutlak iktidar, kısmi bir kesintiye maruz kalacaktı anlaşılan.

Sonra Baykal bombası patladı. Ana muhalefetin ‘ana muhalif’ lideri saray ile meclis arasında mekik dokuyor, yıllar sonra yeniden gündem olmayı, televizyonların konuk yeniden koltuklarını doldurmayı başarıyordu.

Sonra MHP patladı, belki de 13 yıllık iktidara ilk ve büyük yenilgisini tattırabilecek olanağa sahipken, meclis başkanlığı gibi stratejik bir göreve dolaylı yoldan da olsa bir Ak Parti'liyi seçtirmeyi başardı. Yıllardır bu gölge milliyetçi-muhafazakar destek sürüyordu, şaşırmadık.

Sonra Suruç patladı, 33 can ve kalpler paramparça hala.

Akabinde çözüm süreci patladı, ‘yüzyılın kardeşlik projesi’ olarak pazarlanan ve ‘en azından şehit haberi gelmiyor’ perspektifinden okumak ve iç rahatlatmak dışında makul bir temele oturamayan ‘barış süreci’ ivedilikle yerini  savaş marşlarına bırakıverdi. Barış Süreci'nin sonlanmasıyla, Temmuz 2015-Temmuz 2016 tarihleri arasında binlerce sivil, asker ve polis hayatını kaybetti.

Sonra Ankara patladı. Barış mitingi için buluşan ve çoğunluğu Kürt hareketine yakın olan kalabalığın arasında patlayan IŞİD bağlantılı militanlar, Türkiye tarihinin en büyük saldırısını gerçekleştirip yüzü aşkın kişinin ölümüne sebep oldu.

Sonrası malum 1 Kasım... Yaratılan kontrollü kaos projesi kısmen işledi ve Ak Parti'nin  'kesinti' olarak tanımladığı yol kazasının hasarlarını telafi edebilecek fırsatı Erdoğan ve partisine tekrardan sağladı.

Kasım'ın 13'ünde tabiri caizse Avrupa patladı. Paris'in en merkezi noktalarına eş zamanlı düzenlenen IŞİD bağlantısı olduğu tahmin edilebilen saldırılarda yüzlerce kişi öldü.

Kasım'ın 24'ünde, Suriye sınırında Rus Uçağı patladı. Rusya ile yıllarca süren emekle kurulan diplomatik ilişkiler yerle yeksan oldu. 

2015 Kasım'ının son günlerinde silahlar Tahir Elçi'nin başında patladı. Tahir Elçi'yi Hrant'ın yanına uğurladık. 


12 Ocak 2016'da Sultanahmet patladı, IŞİD saldırısı sonucu 11 kişi öldü 16 kişi yaralandı.

17 Şubat 2016'da TAK terör örgütü saldırısında Ankara Merasim Sokak patladı, devletin merkezi çöktü. 28 kişi hayatını kaybetti.

13 Mart 2016'da Güvenpark patladı, TAK terör örgütünün üstlendiği eylemde 38 kişi hayatını kaybetti.

19 Mart 2016'da 'İstiklal' patladı, IŞİD saldırısı sonucu 5 kişi hayatını kaybetti.

22 Mart'ta ABD'de gündem adına büyük bir patlama gerçekleşti, Reza Zarrab Miami'de tutuklandı. 

27 Nisan'da Bursa Ulu Cami patladı, saldırıyı gerçekleştiren kişi dışında bir kayıp yaşanmaması tek teselliydi.

1 Mayıs'ta Gaziantep Polis Karakolu patladı, 4 kişi hayatını kaybetti, 23 kişi yaralandı.

7 Haziran'da İstanbul Vezneciler patladı, 13 kişi hayatını kaybetti.

28 Haziran'da Atatürk Havalimanı patladı, IŞİD'in üstlendiği saldırıda 45 kişi hayatını kaybetti, 236 kişi yaralandı.

14 Temmuz 2016'da Nice bir katliama tanıklık etti, bir kargo kamyonu Bastille Günü'nü kutlayan kalabalığın arasına daldı, 84 kişi hayatını kaybetti.

Ve 15 Temmuz'da tabiri caizse Türkiye patladı, gerçekleştirilen darbe (veya terör girişimi) sonucunda 260 kişi hayatını kaybetti. Darbe denemesi başarıya ulaşmadı ama ülke adına onarılamaz derin yaralar bıraktı. 


Normal bir ülkede yüzyıllara yayılabilecek gündem yoğunluğu, mevzu Orta Doğu ve Türkiye olunca işte böyle bir yıla şıkışabiliyor.

Bu ulus ötesi terör ve saldırı dalgası sadece Orta Doğu ve Türkiye ile sınırlı kalmayıp, Avrupa ve diğer 'Batı Dünyası' olarak tanımlanabilecek kıtalara da sıçrıyor. Barut ve kan kokusu yavaş yavaş kutsal ama karmaşık coğrafyalardan, konforlu-güvenli Batı'ya da yayılıyor...


Bir Ulus Devletin Çözülüşü

'Ulus devlet, meşruiyetini bir ulusun belli bir coğrafi sınır içindeki egemenliğinden alan devlet şeklidir. Devlet politik ve jeopolitik bir varlık, ulus ise kültürel ve/veya etnik bir varlıktır. Ulus devlet kavramı ise bu ikisinin belli bir coğrafyada örtüştürür, ve böylelikle kendisinden önce gelen devlet yapılarıyla büyük ölçüde farklılaşır.'

Tarihteki diğer devletlerden farklı olarak, ulus devlet modelinde devleti oluşturan tüm vatandaşların ortak bir dil, ortak bir kültür ve ortak değerleri paylaşması teorisi esastır.

Türkiye'deki 2013 Gezi Eylemleri ile başlayan türbülans ve sonucunda tarihin akışı ile geldiğimiz son nokta, malesef tam da bu ulus devletin çözülüşüne işaret ediyor. Milli birliği, kültürel, etnik veya ideolojik konsolidasyonu sağlamak bir yana, tüm toplumsal fay hatları ile birbiri içerisine geçmiş, karmaşıklaşmış ve kamu-güvenlik aygıtını tamamen kaybetmiş bir devlet sistemi ile karşı karşıyayız. Bu durumu sadece Türkiye üzerinden okuyabileceğimiz gibi tüm dalganın ulus ötesi parametrelerle de okunması mümkün. Sadece Türkiye üzerine odaklandığımızda ve konuyu detaylandırdığımızdaysa durum Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan beri  geldiği en kritik kavşakta olduğunu gösteriyor.

Devletin güvenlik, bürokrasi ve siyasa önlemleriyle karşı koyamadığı çözülme süreci, eş zamanlı olarak ulus devleti ayakta tutan hangi kavram ve teori varsa tek tek yok ediyor. Darbe sabahı başlayan sembolik devlet-millet bütünleşmeleri ve en azından 15 Temmuz darbesine topyekün karşı koyuş ufak da olsa bir umudu beslese bile teknik anlamda devlet aygıtı her anlamda çöküşünü resmediyor, dağılma sinyalleri veriyor.


Çözülüş ve Yapısöküm Her Zaman Kötü müdür ?

Devletin çözülüşü aslında her zaman olumsuz bir sonuca yol açar denemez. Anlamlı bir çözülüş belki de devletin kurumsallığı ile bireyin ikileminin, devlet ile vatandaşın arasındaki buzların çözülüş sürecine de evrilebilir. Dolayısıyla gücünü tanrısallığa ve kutsiyete bile dayandırabilen, anayasal bir sonsuzluk hakkına sahip 'devlet' kavramının karşısında, zavallı bireyi güçlendirebilir.  

2013 Gezi süreci ve ardından harekete geçen eylemsellik zinciri veya 7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan kozmopolit meclis tablosu, devlet bürokrasisi tarafından doğru anlaşılabilseydi, tüm bu denklemden anlamlı bir yapı söküm ve güçlü bir yenilenme ivmesi doğabilirdi. Bu hem ulus devletin sınır ve çizgilerini biraz olsun esnetip, onun ömrünü ve yetkinliğini artırabilir, hem de sosyolojik enerji birikimlerini kısmen de olsa boşaltmaya yardımcı olabilirdi.

Ama malesef bu ihtimal gerçekleşmedi. Toplumsal dinamikler ve harekete geçen sosyolojik fay hatları, tarihsel devlet refleksiyle tehdit olarak algılandı ve sindirilip kolluk kuvveti yoluyla bastırılmaya çalışıldı. Yüzyılların aşılamaz Türk devlet savunma refleksi, sosyal dinamizm açısından bir antagonizma yarattı ve eylemselliği anlamak bir yana daha da marjinalleştirdi.

Öyle ki bu eylemsellik, meydan muharebeleri ve agorademokratik eğilimler devlet tarafından tamamen sakıncalı görüldü ve bastırıldı.(Darbe sürecinde geç de olsa anlaşıldı ki meydan ve direniş demokratik rejimlerin en doğal hakkıdır.) 2007'den itibaren normalleştiği söylenen Türk Siyasası ve demokratikleşme tarihi, geri dönüşü olmaz bir şekilde monolitikleşti ve tek merkezde toplanarak katı bir savunma pozisyonuna geçti. Dolayısıyla devletin tarihsel refleksi ve takıntıları nedeniyle, Türk-Kürt, Alevi Sunni, Dindar-Laik fay hatlarının normalleşmesi ve ideolojik enerjilerini boşaltabilme ütopyası gerçekleşmedi, hatta bu fay hatları daha da keskinleşmekle birlikte yeni fay hatları kategorileri(X Cemaati-Y Cemaati fay hattı, X tarikatı- Y tarikatı savaşı) oluşmaya ve devlet güvenlik aygıtını tamamen enterne etmeye başladı. Bir üst seviyeye demokratikleşme şansı da bu süreçte tamamen kayboldu.


Bu Aşamada Ne Yapılabilir ?

Yaklaşık bir yıllık kısa bir periyot içerisinde barut, kurşun, tnt, amonyum nitrat ve türevi patlayıcılar nedeniyle, hayatın normal akışı dışında, yaklaşık 2000 kişinin hayatını kaybettiği bir ülkede inanın ne yapılabileceğine dair somut bir fikrim yok.

Yine de gerilimin, ölümlerin ve sosyolojik kopuşların en üst seviyede yaşandığı şu ortamda, başta iktidar erki olmaz üzere tüm devlet mekanizmasından ve siyaset sosyolojisine dair tüm gruplardan olabildiğince itidalli olması beklenebilir.

Çelişkilerimiz zaten yeterince derinleşmişken, bu yaraların kaşınması ve derinleşmesi, en azından tüm sürece devlet aklıyla ve 'devlet bekası' objektifinden baksak bile anlamsız olur. Belki 2007’den beri yaşanan süreç için, yaşanan hukuksuzluklar için, devlet yapısında geri döndürülemez hasarlar oluşturan uygulamalar için kapsamlı bir özürle başlanmalı her şeye. Devletin içinde yapılanmış ve viral hareketler icra ettiği artık toplumun her kesimi tarafından somut delillere dayanarak kabul edilen bir grubun, devlet içindeki haksız makamlardan tasfiyesi ile devam edilebilir yola. Tabi bu tasfiye ve değişim sürecinin de birey hakkına saygı şartıyla, toplumsal hassasiyete hasar vermeden ve hukuk çerçevesi içerisinde gerçekleştirilmesi temenni edilir.

Fakat ne yaparsak yapalım, ne dilersek dileyelim tarihin bizlere dayattığı olay ve olgular,Türkiye Ulus Devleti'nin yavaş yavaş çözüldüğünü ispatlar nitelikte. Eğer en azından bu çözülüşün bir nebze yavaşlaması ve toplumsal konsolidasyonun kısmi olarak da olsa sağlanması isteniyorsa, uzun süredir tanık olamadığımız bir ‘devlet aklı’nın ve birleştirici barış dilinin devreye girmesi şart.

Bu noktada da hem Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Yıldırım’a, hem de meclisteki diğer parti liderlerine önemli görevler düşmekte. Her türlü olumsuzluğa rağmen, meclisine ve havalimanlarına bombalar da yağsa, şehirlerinde canlı bombalar da patlasa, Sur, Cizre, Nusaybin gibi tarihi ve mistik şehirleri yerle bir de olsa, ordusuyla polisi birbirine karşı nöbet de tutsa, bu ülke 45 milyon seçmenin sandığa ve demokratik seçimlere hala güvenebildiği laik-parlamenter bir demokrasi ülkesi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da en azından aklında tutması gereken ve özeleştiri yapması gereken konu şu olabilir ; Dost bildikleri onu devirmek için hain planlar yaparken ; düşman ilan ettikleri ona meydanlardan, haklı, demokratik ve dürüst karşı çıkışlar yaptı. Bu doğruluğu zamanla daha iyi anlaşılan karşı çıkışlara ve haklı eleştirilere kulaklar-yürekler daha fazla kapalı kalamaz...

Halen bir ulus devlet olmayı sürdüreceksek bu ; Laik, Dindar, Kürt, Türk veya Alevi ayrılmaksızın tüm eğilimlere, bu coğrafyada dışlanmadan yaşayabilme şansı verebilirsek olacak.

Kısacası tüm kesimlerle mutabakat ve herkesin dahil olduğu büyük bir çözüm ve restorasyon süreci başlatılmalı. Hala siyasete ve parlamentoya dair bir umut kaldıysa...

Aksi, göç yollarına düştüğümüz ve bizlere sahip çıkacak bir yeni ülke aradığımız bir çözülüş ve çöküş süreci olacak, en iyi ihtimalle.