Hürriyet

29 Temmuz 2016 Cuma

Bir Ulus Devletin Çözülüşü

Önce 7 Haziran'da sandıklar patladı. Kesintisiz 12 yıllık mutlak iktidar, kısmi bir kesintiye maruz kalacaktı anlaşılan.

Sonra Baykal bombası patladı. Ana muhalefetin ‘ana muhalif’ lideri saray ile meclis arasında mekik dokuyor, yıllar sonra yeniden gündem olmayı, televizyonların konuk yeniden koltuklarını doldurmayı başarıyordu.

Sonra MHP patladı, belki de 13 yıllık iktidara ilk ve büyük yenilgisini tattırabilecek olanağa sahipken, meclis başkanlığı gibi stratejik bir göreve dolaylı yoldan da olsa bir Ak Parti'liyi seçtirmeyi başardı. Yıllardır bu gölge milliyetçi-muhafazakar destek sürüyordu, şaşırmadık.

Sonra Suruç patladı, 33 can ve kalpler paramparça hala.

Akabinde çözüm süreci patladı, ‘yüzyılın kardeşlik projesi’ olarak pazarlanan ve ‘en azından şehit haberi gelmiyor’ perspektifinden okumak ve iç rahatlatmak dışında makul bir temele oturamayan ‘barış süreci’ ivedilikle yerini  savaş marşlarına bırakıverdi. Barış Süreci'nin sonlanmasıyla, Temmuz 2015-Temmuz 2016 tarihleri arasında binlerce sivil, asker ve polis hayatını kaybetti.

Sonra Ankara patladı. Barış mitingi için buluşan ve çoğunluğu Kürt hareketine yakın olan kalabalığın arasında patlayan IŞİD bağlantılı militanlar, Türkiye tarihinin en büyük saldırısını gerçekleştirip yüzü aşkın kişinin ölümüne sebep oldu.

Sonrası malum 1 Kasım... Yaratılan kontrollü kaos projesi kısmen işledi ve Ak Parti'nin  'kesinti' olarak tanımladığı yol kazasının hasarlarını telafi edebilecek fırsatı Erdoğan ve partisine tekrardan sağladı.

Kasım'ın 13'ünde tabiri caizse Avrupa patladı. Paris'in en merkezi noktalarına eş zamanlı düzenlenen IŞİD bağlantısı olduğu tahmin edilebilen saldırılarda yüzlerce kişi öldü.

Kasım'ın 24'ünde, Suriye sınırında Rus Uçağı patladı. Rusya ile yıllarca süren emekle kurulan diplomatik ilişkiler yerle yeksan oldu. 

2015 Kasım'ının son günlerinde silahlar Tahir Elçi'nin başında patladı. Tahir Elçi'yi Hrant'ın yanına uğurladık. 


12 Ocak 2016'da Sultanahmet patladı, IŞİD saldırısı sonucu 11 kişi öldü 16 kişi yaralandı.

17 Şubat 2016'da TAK terör örgütü saldırısında Ankara Merasim Sokak patladı, devletin merkezi çöktü. 28 kişi hayatını kaybetti.

13 Mart 2016'da Güvenpark patladı, TAK terör örgütünün üstlendiği eylemde 38 kişi hayatını kaybetti.

19 Mart 2016'da 'İstiklal' patladı, IŞİD saldırısı sonucu 5 kişi hayatını kaybetti.

22 Mart'ta ABD'de gündem adına büyük bir patlama gerçekleşti, Reza Zarrab Miami'de tutuklandı. 

27 Nisan'da Bursa Ulu Cami patladı, saldırıyı gerçekleştiren kişi dışında bir kayıp yaşanmaması tek teselliydi.

1 Mayıs'ta Gaziantep Polis Karakolu patladı, 4 kişi hayatını kaybetti, 23 kişi yaralandı.

7 Haziran'da İstanbul Vezneciler patladı, 13 kişi hayatını kaybetti.

28 Haziran'da Atatürk Havalimanı patladı, IŞİD'in üstlendiği saldırıda 45 kişi hayatını kaybetti, 236 kişi yaralandı.

14 Temmuz 2016'da Nice bir katliama tanıklık etti, bir kargo kamyonu Bastille Günü'nü kutlayan kalabalığın arasına daldı, 84 kişi hayatını kaybetti.

Ve 15 Temmuz'da tabiri caizse Türkiye patladı, gerçekleştirilen darbe (veya terör girişimi) sonucunda 260 kişi hayatını kaybetti. Darbe denemesi başarıya ulaşmadı ama ülke adına onarılamaz derin yaralar bıraktı. 


Normal bir ülkede yüzyıllara yayılabilecek gündem yoğunluğu, mevzu Orta Doğu ve Türkiye olunca işte böyle bir yıla şıkışabiliyor.

Bu ulus ötesi terör ve saldırı dalgası sadece Orta Doğu ve Türkiye ile sınırlı kalmayıp, Avrupa ve diğer 'Batı Dünyası' olarak tanımlanabilecek kıtalara da sıçrıyor. Barut ve kan kokusu yavaş yavaş kutsal ama karmaşık coğrafyalardan, konforlu-güvenli Batı'ya da yayılıyor...


Bir Ulus Devletin Çözülüşü

'Ulus devlet, meşruiyetini bir ulusun belli bir coğrafi sınır içindeki egemenliğinden alan devlet şeklidir. Devlet politik ve jeopolitik bir varlık, ulus ise kültürel ve/veya etnik bir varlıktır. Ulus devlet kavramı ise bu ikisinin belli bir coğrafyada örtüştürür, ve böylelikle kendisinden önce gelen devlet yapılarıyla büyük ölçüde farklılaşır.'

Tarihteki diğer devletlerden farklı olarak, ulus devlet modelinde devleti oluşturan tüm vatandaşların ortak bir dil, ortak bir kültür ve ortak değerleri paylaşması teorisi esastır.

Türkiye'deki 2013 Gezi Eylemleri ile başlayan türbülans ve sonucunda tarihin akışı ile geldiğimiz son nokta, malesef tam da bu ulus devletin çözülüşüne işaret ediyor. Milli birliği, kültürel, etnik veya ideolojik konsolidasyonu sağlamak bir yana, tüm toplumsal fay hatları ile birbiri içerisine geçmiş, karmaşıklaşmış ve kamu-güvenlik aygıtını tamamen kaybetmiş bir devlet sistemi ile karşı karşıyayız. Bu durumu sadece Türkiye üzerinden okuyabileceğimiz gibi tüm dalganın ulus ötesi parametrelerle de okunması mümkün. Sadece Türkiye üzerine odaklandığımızda ve konuyu detaylandırdığımızdaysa durum Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan beri  geldiği en kritik kavşakta olduğunu gösteriyor.

Devletin güvenlik, bürokrasi ve siyasa önlemleriyle karşı koyamadığı çözülme süreci, eş zamanlı olarak ulus devleti ayakta tutan hangi kavram ve teori varsa tek tek yok ediyor. Darbe sabahı başlayan sembolik devlet-millet bütünleşmeleri ve en azından 15 Temmuz darbesine topyekün karşı koyuş ufak da olsa bir umudu beslese bile teknik anlamda devlet aygıtı her anlamda çöküşünü resmediyor, dağılma sinyalleri veriyor.


Çözülüş ve Yapısöküm Her Zaman Kötü müdür ?

Devletin çözülüşü aslında her zaman olumsuz bir sonuca yol açar denemez. Anlamlı bir çözülüş belki de devletin kurumsallığı ile bireyin ikileminin, devlet ile vatandaşın arasındaki buzların çözülüş sürecine de evrilebilir. Dolayısıyla gücünü tanrısallığa ve kutsiyete bile dayandırabilen, anayasal bir sonsuzluk hakkına sahip 'devlet' kavramının karşısında, zavallı bireyi güçlendirebilir.  

2013 Gezi süreci ve ardından harekete geçen eylemsellik zinciri veya 7 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan kozmopolit meclis tablosu, devlet bürokrasisi tarafından doğru anlaşılabilseydi, tüm bu denklemden anlamlı bir yapı söküm ve güçlü bir yenilenme ivmesi doğabilirdi. Bu hem ulus devletin sınır ve çizgilerini biraz olsun esnetip, onun ömrünü ve yetkinliğini artırabilir, hem de sosyolojik enerji birikimlerini kısmen de olsa boşaltmaya yardımcı olabilirdi.

Ama malesef bu ihtimal gerçekleşmedi. Toplumsal dinamikler ve harekete geçen sosyolojik fay hatları, tarihsel devlet refleksiyle tehdit olarak algılandı ve sindirilip kolluk kuvveti yoluyla bastırılmaya çalışıldı. Yüzyılların aşılamaz Türk devlet savunma refleksi, sosyal dinamizm açısından bir antagonizma yarattı ve eylemselliği anlamak bir yana daha da marjinalleştirdi.

Öyle ki bu eylemsellik, meydan muharebeleri ve agorademokratik eğilimler devlet tarafından tamamen sakıncalı görüldü ve bastırıldı.(Darbe sürecinde geç de olsa anlaşıldı ki meydan ve direniş demokratik rejimlerin en doğal hakkıdır.) 2007'den itibaren normalleştiği söylenen Türk Siyasası ve demokratikleşme tarihi, geri dönüşü olmaz bir şekilde monolitikleşti ve tek merkezde toplanarak katı bir savunma pozisyonuna geçti. Dolayısıyla devletin tarihsel refleksi ve takıntıları nedeniyle, Türk-Kürt, Alevi Sunni, Dindar-Laik fay hatlarının normalleşmesi ve ideolojik enerjilerini boşaltabilme ütopyası gerçekleşmedi, hatta bu fay hatları daha da keskinleşmekle birlikte yeni fay hatları kategorileri(X Cemaati-Y Cemaati fay hattı, X tarikatı- Y tarikatı savaşı) oluşmaya ve devlet güvenlik aygıtını tamamen enterne etmeye başladı. Bir üst seviyeye demokratikleşme şansı da bu süreçte tamamen kayboldu.


Bu Aşamada Ne Yapılabilir ?

Yaklaşık bir yıllık kısa bir periyot içerisinde barut, kurşun, tnt, amonyum nitrat ve türevi patlayıcılar nedeniyle, hayatın normal akışı dışında, yaklaşık 2000 kişinin hayatını kaybettiği bir ülkede inanın ne yapılabileceğine dair somut bir fikrim yok.

Yine de gerilimin, ölümlerin ve sosyolojik kopuşların en üst seviyede yaşandığı şu ortamda, başta iktidar erki olmaz üzere tüm devlet mekanizmasından ve siyaset sosyolojisine dair tüm gruplardan olabildiğince itidalli olması beklenebilir.

Çelişkilerimiz zaten yeterince derinleşmişken, bu yaraların kaşınması ve derinleşmesi, en azından tüm sürece devlet aklıyla ve 'devlet bekası' objektifinden baksak bile anlamsız olur. Belki 2007’den beri yaşanan süreç için, yaşanan hukuksuzluklar için, devlet yapısında geri döndürülemez hasarlar oluşturan uygulamalar için kapsamlı bir özürle başlanmalı her şeye. Devletin içinde yapılanmış ve viral hareketler icra ettiği artık toplumun her kesimi tarafından somut delillere dayanarak kabul edilen bir grubun, devlet içindeki haksız makamlardan tasfiyesi ile devam edilebilir yola. Tabi bu tasfiye ve değişim sürecinin de birey hakkına saygı şartıyla, toplumsal hassasiyete hasar vermeden ve hukuk çerçevesi içerisinde gerçekleştirilmesi temenni edilir.

Fakat ne yaparsak yapalım, ne dilersek dileyelim tarihin bizlere dayattığı olay ve olgular,Türkiye Ulus Devleti'nin yavaş yavaş çözüldüğünü ispatlar nitelikte. Eğer en azından bu çözülüşün bir nebze yavaşlaması ve toplumsal konsolidasyonun kısmi olarak da olsa sağlanması isteniyorsa, uzun süredir tanık olamadığımız bir ‘devlet aklı’nın ve birleştirici barış dilinin devreye girmesi şart.

Bu noktada da hem Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Yıldırım’a, hem de meclisteki diğer parti liderlerine önemli görevler düşmekte. Her türlü olumsuzluğa rağmen, meclisine ve havalimanlarına bombalar da yağsa, şehirlerinde canlı bombalar da patlasa, Sur, Cizre, Nusaybin gibi tarihi ve mistik şehirleri yerle bir de olsa, ordusuyla polisi birbirine karşı nöbet de tutsa, bu ülke 45 milyon seçmenin sandığa ve demokratik seçimlere hala güvenebildiği laik-parlamenter bir demokrasi ülkesi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da en azından aklında tutması gereken ve özeleştiri yapması gereken konu şu olabilir ; Dost bildikleri onu devirmek için hain planlar yaparken ; düşman ilan ettikleri ona meydanlardan, haklı, demokratik ve dürüst karşı çıkışlar yaptı. Bu doğruluğu zamanla daha iyi anlaşılan karşı çıkışlara ve haklı eleştirilere kulaklar-yürekler daha fazla kapalı kalamaz...

Halen bir ulus devlet olmayı sürdüreceksek bu ; Laik, Dindar, Kürt, Türk veya Alevi ayrılmaksızın tüm eğilimlere, bu coğrafyada dışlanmadan yaşayabilme şansı verebilirsek olacak.

Kısacası tüm kesimlerle mutabakat ve herkesin dahil olduğu büyük bir çözüm ve restorasyon süreci başlatılmalı. Hala siyasete ve parlamentoya dair bir umut kaldıysa...

Aksi, göç yollarına düştüğümüz ve bizlere sahip çıkacak bir yeni ülke aradığımız bir çözülüş ve çöküş süreci olacak, en iyi ihtimalle.