Hürriyet

19 Aralık 2016 Pazartesi

Dönülmez Akşamın Ufku



15 Temmuz gecesi ve sonrasında zaruri olarak oluşan yapay 'toplumsal mutabakat' görüntüsü hızla dağıldı. Temelsiz ve geçici olduğu öngörülebilir 'Yenikapı Ruhu' masalı zamanla bir korku hikayesine dönüştü. MHP-AKP konsolidasyonu en azından tavan ve parti temsilcileri düzeyinde sürse de, CHP taban ve tavanı tahmin edilebilir şekilde bu monoblogdan doğası gereği 'hafif sola çekmek' suretiyle hızla ayrıldı. Ağustos, Eylül, Ekim ve Kasım ayları OHAL-Kanun Hükmünde Kararname ekseninde, 'Na'palım olağanüstü durumlar yaşıyoruz, zorunda olduğumuz için hukuku askıya alıyoruz' dayatmalarıyla geçildi.

Yine bu dönemde artık kanıksar hale geldiğimiz ve yaşamaya alıştığımız terör ve bombalı saldırı realitesi hayatımızı ve gündemimizi işgal etmeye devam etti. Gaziantep, İstanbul Yenibosna, Bingöl, Şırnak gibi bombalı eylemler bunlardan büyük hasar yaratanlarıydı. Son olarak geçtiğimiz hafta sonu İstanbul Beşiktaş'ta 45 kişinin ölümüne yol açan ve TAK terör örgütünün üstlendiği eylemle, terör endişesi yeniden en üst seviyeye çıktı. Bu hafta için özellikle Ankara adına birçok istihbarat uyarısı yapıldığına, devletin elinde ciddi saldırı bulguları olduğuna ve uluslararası bazı kuruluşların çalışanlarına önleyici uyarı maili attığına dair birçok duyum ve bilgi mevcut.

Kısacası geçtiğimiz dört ay boyunca anlaşıldı ki, kaos, sürdürülemezlik, yönetilemezlik, iktidarsızlık, kriz, terör gibi olumsuz temalar 15 Temmuz sonrasında da geçerliliğini sürdürdü ve sürdürecek. Bu yönetilemezliğe ve kaos ortamına, yaklaşık 200 bin işten atılan kamu personeli,  onbinlerce işten atılan TSK ve Emniyet mensubu eklendi. Çarpan etkisiyle yaklaşık bir milyon insan, doğrudan işten ve kamudan atılmalar nedeniyle oluşan durumdan olumsuz etkilendi. Buna 2015'den beri barut, kurşun, tnt, amonyum nitrat gibi maddelerle hayatın doğal akışı içerisinde kabul edilemeyecek şekilde ölen yaklaşık 2000 insanı ve onların çarpan etkisini de eklersek tahminen bir kaç milyon insan ideolojik-siyasal ve ekonomik olarak yaşadığımız travmalardan doğrudan etkilendi. Bu travmaların dolaylı etkilerini ise uzun vadede derinden hissetmeye devam edeceğiz.

Yine bu dönemde Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Birliği Temsilcileri ile Türkiye politikacıları ve Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki bağların neredeyse tamamen koptuğunu gördük, Cumhurbaşkanı'nın Avrupa'yı Suriyeli mültecilerle tehdit ettiğine tanıklık ettik. Batı, 2008-2013 arasında Amerika merkezli ekonomik krizden kaçış durağı olarak gördüğü ve bankalarını büyük portföyler ve yatırımcılar aracılığıyla fonladığı, Ortadoğu'nun sakin ve güvenilir limanı ilan ettiği, AB fasılları açıp aday ülke konumuna getirdiği, neoliberal tanrılarının yeni peygamberlerini bulacağına inandığı Anadolu topraklarındaki bu 4 yıla sıkışan çılgın dönüşümüne şaşırmış olmalı. Demokratikleşme ideali bir yana tam otokratikleşme haline bürünen son durum, hem Batı yatırımcısını hem de Batı bürokratlarını ürkütmüşe benziyor. Dolayısıyla Batı algısındaki 'etken ülke' sıfatı, 2012-2013 yılından başlamak üzere kademeli olarak edilgen ve sömürge ülke mertebesine hızla indi.



SURİYE

Türkiye'nin içinde bulunduğu olumsuz konjonktürü Suriye'den bağımsız okumak imkansız. Suriye'de yaşanan son gelişmelere bakarsak ; Halep, tamamen ordu ve Esad kontrolüne geçti. Neo Osmanlıcı, Siyasal İslamcı, Sunni ekoller açısından Halep düştü.

Türkiye'ye yansımaları çok büyük olacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan her zamanki pragmatist ve koşullara uyum sağlayan yapısıyla zaten aylardır bu gidişatı sezmişti ve yeni bir pozisyon alma çabası içindeydi. O yeni pozisyonun gereği(Ve tabi zorunluluk) olarak Rusya bloğuna yakınlaştı(Davutoğlu dönemine denk gelen ve spekülatif uçak düşürme hikayesini saymazsak), Suriye parçalanma projesinin Hillary Clinton ekolüyle birlikte yerel olarak en büyük uygulayıcısı ve mimarı konumundaki Ahmet Davutoğlu'nu keyfi bir şekilde yakın çevresinden ve başbakanlıktan uzaklaştırdı, MİT saha elemanlarını kademeli olarak Halep kırsalından çekti veya çekmeye zorlandı. Suriye hava sahasındaki etkinliğini zamanla yitirdi. Türkiye içinde Perinçek ekolü ve eski ordu kurmayları gibi Avrasyacı-Rusyacı olduğu hatta Esad yanlısı olduğu bilinen kişilerle iletişimini arttırdı. Bu iletişimin eseridir ki Gaziantep bombalı IŞİD saldırısı ertesinde Suriye Kuzeyinde sınırlı bir alanda hem PKK/PYD/HPG hem IŞİD'i durdurmak üzere bir operasyona kalkışabildi. Yine Türkiye içinde Cizre, Şırnak, Silopi, Yüksekova gibi yerlerde tarihin en şiddetli iç operasyonlarını PKK'ya karşı, çözüm süreci emeklerini hiçe sayarcasına yapabildi.( Ki Perinçekçi Avrasyacıların PKK'ya ve Kürt siyasetine bakışı uzun süredir belli. NATO'nun taşeronu olarak gördükleri bu yapıların yok edilmesi onların isteyip de yapamadığı idi, Erdoğan'a yaptırmaya çalıştılar.) Tüm bunların gelişen yeni koşullara uyum sağlamak ve Türkiye içinde de Natocu kanadın aksine Avrasyacı kanadın da kullanabileceği bir lider durumuna dönüşebileceği, bu konuda esnek olduğu sinyalini vermek amaçlı olduğunu sanıyorum. '15 Temmuz Natocu-Gladyocu-Fettullahcı Darbe' girişiminin Erdoğan için bu makas değişimine kılıf hazırladığı, zaten yapmak istediği paradigma revizesinin darbe sayesinde en güçlü bahanesinin de doğal (Veya yapay ?) yollarla oluştuğunu da söyleyebiliriz. Söylem olarak hala 'Esed' karşıtlığı sürse de, kendi tabanının ikna olunabilirlik düzeyine göre her an 'Kardeşim Esad' dönüşümü yaşanabilir.

Suriye'de bundan sonrası için öngörü ve beyin jimnastiği ;

1-) Halep-Antep arasına sıkışmış muhalifler ne yapacak. Marjinalleşip, Türkiye'den de yeterli destek almadıkları bahanesiyle Türkiye iç siyaseti ve güvenliği için bir tehdit oluşturacaklar mı(Özellikle Hatay, Antep, Kilis, Adana gibi güney illerde) Bu kontrolsüzlük ve iç kaos, zaten yönetilemez olarak konumlanan ülke algısını daha da yönetilemez bir görünüme sokacak mı ? Marjinalleşip IŞİD'e kayabileceği öngörülen bu yapıların alacağı pozisyonlar, El Bab ve Membiç kırsalındaki Fırat Kalkanı operasyonunu ve ÖSO ile müttefiklik yürütenTSK güçlerini nasıl etkileyecek ? Elini güçlendiren Esad, geçmişten(Düşürülen uçak olayı) ciddi bir kin biriktiren Putin birlikte TSK'yı Suriye kuzeyinde zora sokacak bir girişimde bulunabilir mi ?

2-) Halep'te 6 yıldır sürdürdüğü dış politikası tamamen çöken, her anlamda iç ve dış dinamikler açısından sıkışan muktedir ekol dış politika açısından en güçsüz durumdayken(AKP ve Erdoğan), Avrasyacı-Rusyacı klikler (Ergenekoncu eski askerler ve kurmaylar eliyle ordu ve gayrı resmi devlet içinde halen süren etkilerini de kullanarak) 15 Temmuz'un Doğu-Avrasya destekli versiyonunu, 'Ülkenin yönetim yapısı değişiyor, M. Kemal, Ulus Devlet ve Cumhuriyet hafızalardan ve resmi hukuktan siliniyor' disturuyla deneyip, daha kanlı ve Avrasyacı bir darbe girişimini yapacak mı ?

3-) Cumhurbaşkanı Erdoğan bu olasılıklara karşı yarattığı gayrı nizami militarist yapıları(Sadat, İslamcı halk güçleri vs) böyle bir durumda harekete geçirecek mi ? (Ki bu Suriye İç Savaşı'nın başlangıcını hatırlatır hepimize, Ordu ve militarist yapılar içindeki nizami ve gayrı nizami bölünmeler. 15 Temmuz gecesi bunun prototipini yaşadık aslında. İmkansız değilmiş, onu anladık en azından. Ne ordu ne emniyet ne MİT yekpare değil, eğilimlerin ve ideolojilerin çarpışması gözle görülmez düzeyde de olsa sürüyor) Veya Erdoğan her zamanki esnek manevralarıyla hızlı bir Esad görüşmesi ayarlayıp, Suriye'de yıllardır benimsediği 'Baas- Nusayri-Esad' karşıtı propagandayı ve paradigmayı tamamen çökertir ve yeni bir tez sunarak iktidar süresini bir miktar daha uzatır mı ?

İşte bu soruların cevapları, dış ve iç politikanın gelecek projeksiyonunu ortaya çıkaracak diyebiliriz.



BEŞİKTAŞ SALDIRISI

Cumartesi gecesi saat 22:30 sıralarında gerçekleşen ilk saldırının tek hedefi Çevik Kuvvet, yani bir anlamıyla da hükümetti. TAK herhangi bir sivili (Konum itibariyle ve tesadüfen orada bulunan kişiler dışında) hedef almayı seçmek yerine, stadın kalabalığının da dağılmasını bekleyip, muhtemel bir istihbarat sızıntısından da yararlanıp polis ekibine bombalı araçla saldırmayı tercih etti. Saldırıdan sonra gerçekleşen ikinci bir intihar canlı bomba eylemi de 6 polisin hayatını kaybetmesine ve şehit olmasına neden oldu. İki saldırıda toplam 45 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Saldırıda kimyasal içerik olarak, bulunması daha kolay olan Amonyum Nitrat yerine; TNT ile karıştırılmış RDX, PETN gibi laboratuvar ortamında üretilmesi gereken ve kimyasal uzmanlık isteyen güçlü etki arttırıcıların kullanılması, TAK'ın birçok eyleminde olduğu gibi yine bir dış istihbarat desteği aldığının göstergesi olabilir. Bir diğer okuması gereken alt metin de, tıpkı 19 Şubat 2016 Merasim Sokak Saldırısı'nda olduğu gibi bu saldırıda da devlete verilmeye çalışılan ; '' Ne önlem alırsanız alın. Kalbinizdeyiz, içinizdeyiz, her yerdeyiz'' mesajıdır. Bu mesaj Suriye'de Membiç -El Bab koridorunun TSK tarafından ele geçirilmeye başlanmasına bir  mesaj olabileceği gibi TAK'ın her zamanki gibi Kürt politikası dışında bir insiyatif alıp 2015 Temmuz ayından beri yaşananlara karşı tepkileri zayıf bulup ses getirici bir terör eylemine başvurduğu da düşünülebilir. Zira herhangi bir terör saldırısı sonucu (11 Eylül gibi tarihin en büyük saldırısı dahil) yıkılan bir ülke yoktur. Ama politikalarını, ideolojik yönünü ve güvenlik aygıtı paradigmalarını zaruri olarak revize eden devletler olmuştur. Bir diğer projeksiyon ve tahmin Kuzey Suriye'de yaşanması kimseyi şaşırtmayacak olan PYD-TSK kara savaşının fitilinin bizzat TAK ve uluslararası istihbarat tarafından ateşlenmesi isteği olabilir.


TAK HAKKINDA

TAK 2006'da kurulan, terör eylemlerine küçük çapta saldırılarla başlayan bir gruptu. 2004 yılında PKK ve diğer oluşumlardan ayrılıp Kürt Halkı ve Abdullah Öcalan adına 'şahinleşme'(Eylem dozunu arttırma) kararı almıştı. 2007 Mayıs ayında Ankara'da gerçekleşen patlamayı üstlenmişlerdi. 2008'de İzmir'de bir askeri geçiş konvoyuna saldırı düzenlemişlerdi. Dönemin GKB İlker Başbuğ askeri konvoy patlamadan 10 dakika önce aynı yoldan geçtiği(Buca Yeşildere caddesi, Nato Üssü yakınları)daha sonra Ergenekon iddianamesinin gizli tanığının ifadelerine yansımıştı.. Yine 3 Ocak 2008 Diyarbakir dersane patlaması TAK tarafından üstlenilmişti. 2013'e kadar küçük eylemlere (Yakma, orman yangını, otel yangını, kundaklama, patlama, 2012 Ağustos Foca Saldırısı vb.) devam ettiler. 2013-2015 arası örgüt eylem yapmadı(Çözüm süreci dönemi)Gecen sene 2015 Aralık'ta Sabiha Gökçen'de aprondaki Pegasus uçağına havan topu attılar. Bu haber medyada fazla yer almadı, üstü örtüldü. Ölen güvenlik görevlileri haber yapılmadı. Apronda bekleyen uçaga ormanlık alandan atılan havantopunun ve saldırının nasıl büyük bir tehdit unsuru olduğu, örgütün ciddi bir dış istihbarat destegi alan, iç istihbarat sızıntısından da beslenen hibrit (PKK, Zilan Ölümsüzler Taburu, HPG) ve tehlikeli bir örgüt olduğu bilinçli olarak atlandı ve umursanmadı. Sonrası uluslararası çaptaki Ankara Merasim Sokak, Ankara Güvenpark ve Istanbul Beşiktaş kitlesel katliam ve eylemleri. (Arada Vezneciler ve Yenibosna eylemleri de oldu.)TAK, son bir yıldaki eylemselliği ile (DHKP-C, MLKP hatta büyük sehir eylemi yetenek ve kabiliyeti acısından PKK )vs gibi örgütlerle kıyaslanmayacak derece tehlikeli, ISID tehdit ve önem mertebesinde bir örgüttür. PKK ile TAK'ı aynı kefeye koyup değerlendirmek de ancak Türkiye kıt bürokrasisine yaraşır sığlıkta bir analizdir.


EKONOMİ

Tüm bu hengame arasında Pazartesi sabahı TÜİK verileri açıklandı. Türkiye ekonomisinin 3. çeyrek bazında yüzde 1.8 küçüldüğü açıklandı. TÜİK'in yapılandırdığı yeni hesaplama yöntemleri ve revizyonlara (İlüzyonlara) rağmen ekonominin ve sanayinin çarklarının yeterli hızda dönmediği matematiksel olarak da kanıtlandı. Zaten üzerinde hem iç politik hem de küresel nedenlerle bir yüksek kur (Dolar-Euro baskısı) yüksek enflasyon ve işsizlik, yüksek faiz basıncı hisseden Türkiye ekonomisi parametrelerine 2009'dan beri(2008 Küresel Kriz Etkisi) ilk defa küçülen bir ekonomi verisi eklendi. 4. çeyrek verilerinin daha da olumsuz olacağı da aşikar. Ekonomideki resesyonun tahribatı bir yana rakamlara bakınca anlaşılan ve ekonomistlerin yorumladığı gerçek şu ki, devlet bu büyüme rakamının olumsuzluğunu sezmiş ve sanayi, hanehalkı tüketimi gibi alanlardaki dramatik düşüşün etkisini kamu harcamalarını arttırarak azaltmaya çalışmış. Fakat bu çabaya rağmen veriler beklenenin de altında geldi. Trump etkisiyle, FED'in faiz arttırma kararları beklentisiyle ve kronik Türkiye ekonomik problemlerine eklemlenen yönetilemez ülke algısıyla, dış politikadaki ve dış ilişkilerdeki sorunlarla,Türkiye 7-8 yıllık kriz periyotlarına da sadık kalarak yeni bir ekonomik krize doğru yol almakta. Bu kez bir kamu krizi değil ciddi bir reel sektör krizi geldiği aşikar. Dolayısıyla krizin etkisi hane halkı ve halk kitleleri açısından daha da yakından hissedilir olacak. 2017 Türkiye ekonomisi için de bir felaketi haber veriyor.


SONUÇ 

Türkiye 2012-2013 yıllarından itibaren bir türbülans periyodu içerisine düşmüştür. Batı'nın huzur adası olarak nitelendirdiği, Ortadoğu'nun laik-seküler ama aynı zamanda inançlara(Hatta inançsızlıklara) saygılı görülen ülkesi, inanılmaz bir metamorfoz evresine girmiştir. Ekonomik ve politik olarak genleşen, gelişen ve Batı'nın fonlarıyla kendi iç tüketimini fonlayan Türkiye, sistematik olarak son 5 yıldır inanılmaz bir düşüş trendine girmiştir. Bu düşüş trendinin sonucunda ülke kendi iç barışını sağlamakta zorlanan, toplumsal fay hatları negatif şekilde aktive olmuş(Kürt-Türk, Alevi-Sunni, Dindar-Laik), dış politika öngörüleri tutmayan, ekonomisi kırılgan, güvenlik aygıtı ve paradigması çökmüş (2015 Haziran'ından beri 25 büyük terör saldırısı, PKK-TSK çarpışması sonucu şehit olanlar ve ölen siviller, 15 Temmuz Darbe Girişimi neticesinde bilanço : 2000 ölü, 5000 yaralı) bir hale dönüşmüştür.

Kişisel öngörülerimi daha önce paylaştığım yazılarda aktarmıştım. Kendi yakın çevremi bile inandırmakta zorlandığım ve yanılmayı umduğum öngörüm Türkiye İç Savaşı'nın eşiğinde olduğumuz gerçeğiydi. Bu iç savaşı çok ciddi bir ekonomik kriz ve kıtlık,  darbe girişimi, ardışık terör saldırısı dizisi, bir Batı ambargosu ve son olarak da uluslararası bir işgalin  izleyebileceğini, 'Delirdi mi acaba bu çocuk' bakışları ardında yakın çevreme hissettirmeye, bu bloğa da örtülü ve otosansürlü de olsa yazmaya çalıştım. Özetle kendi adıma yeni olmayan bu kavramı ve terminolojiyi 2014 yılından beri kendi çapımda dillendirmekte ve yazmaktaydım.(Kanıtları 2012 yılından beri yazdığım ve ilgili blogtan ulaşabileceğiniz diğer yazılarımdır.) Her geçen gün bu iddia ve hipoteze yakınsadığımızı korkarak ve çaresizlikle gözlemliyorum. Türkiye özellikle Suriye İç Savaşı kaynaklı nedenlerle yaşadığı sapmalar ve Batı'yı yekpare bir düşmanmış gibi konumlandırıp kendi iç politik konsolidasyonu uğruna neredeyse tüm gezegene resmi bir savaş ilan etmesi nedeniyle, gerek kurgulanan gerek doğal ve dünyevi nedenlere dayanan gerekçelerle, bu disyopya sürecini ve iç savaş dinamiğini hızlandırmıştır. Haziran 2015 seçimleri ve 15 Temmuz 2016 sonrası süreçler, mantıklı, konsensüs ve akıl hakim olacak bir şekilde ele alınabilseydi bu kaotik süreç bir nebze ertelenebilirdi. Türkiye Suriyelileşme sendromunu maalesef atlatamamıştır.

Artık açıkça görülüyor ki devlet katında, istihbarat düzeyinde de bu realite kanıksanmaya başladı. Saatler öncesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan halkına 'Seferberlik Çağrısı' yaptıSeferberlik, normal bir ülke için, başka bir ülkenin kendi topraklarına bir saldırı başlattığı ve artık durumun devlet güçlerinin kontrol edilemeyeceği düzeye ulaştığı ve dolayısıyla halkın da paramiliter güçlerle bu savaşa destek olması gerektiği gerçeğini açıklamak için kullanılan bir hukuk, siyaset ve ideoloji kavramı. Tıpkı Kurtuluş Savaşı döneminde oluşturulan Kuvayi Milliye birliklerinin felsefesinde olduğu gibi. Düşman ve işgalciler kim en kısa zamanda açıklanır diye umuyoruz ?

Türkiye için yapılabilecek bi'şey kaldı mı emin değilim. Önerim ; şu ana kadar bu kaosu önleyebilecek bir aksiyon almadıysanız,  doğuda katledilen ve 'Toplumsal Çelişkiyi Derinleştiren' devlet politikalarına, talana, yalana, hukuksuzluğa, belirli zümre ve cemaatlerin kayrılmasına hiç ses çıkarmadıysanız. 'En azından maaşım yatıyor, evim sıcak, dizimi konforla izliyorum, kadroya atandım, bana dokunmayan yılan bin yaşasın' perspektifindeyseniz, sevdiklerinize sarılın, dizilerin son bölümlerini tamamlayın, kalan son keyif sigaralarını yakın ve tadını doya doya çıkarın.

Coğrafya kaderdir. Kaderden kaçamayacağız.

Dönülmez akşamın ufkundayız.
Vakit çok geç.

Hiç yorum yok: